Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] En iyi hükümet en az hükmedendir – Nuran Bayer

Yıl artık 2020 …İklim değişikliği kapımıza dayanmakla kalmayıp salonumuza kadar girdi ve çoğumuz salonumuzdaki koca filin farkında bile değiliz. Farkında olanlar da sadece sosyal medyada ya imza kampanyalarına katılıyorlar ( ki bu bazı kazanımları getirdi) ya da farkındalığı artırmak için paylaşımlar yapıyorlar. Çok az kişi yaşam biçimini değiştirdi, geri kalanlar lükslerinden, rahatlarından ödün vermek istemiyor. İsrafın her türlüsü özellikle gıdadaki israf yıllardır karar vericiler tarafından dile getiriliyor ama sadece kağıt üzerinde, raporlarda, araştırmalarda. Alınan herhangi bir somut önlem, yaptırımlı bir yasa yok.

2019 yılında ülke olarak şampiyon olduğumuz tek şey ‘sosyal medya’ kullanımında Avrupa’da birincisi olmamız. Tabii bu kullanım bilgi almak ya da dünyamız için yapılması gerekenleri öğrenmek adına değil ne yazık ki. Kıskanılası bir şampiyonluk ise Danimarka’ya ait: Fosil yakıttan yenilenebilir enerjiye geçiş şampiyonu. 50 yıl önce enerjisinin %90’ını fosil yakıttan karşılayan Danimarka 70’lerdeki petrol krizinde endüstrisi çökünce halk evlerinde ısınamaz oldu ve hükümet radikal bir değişim için karar verip rüzgar enerjisini önceleyerek bu teknolojiyi destekledi. İlk tribünü 1979’da , dünyanın ilk açık deniz rüzgar çiftliğini de 1991’de kurdu. Şimdi elektriğinin %40’ını rüzgar enerjisiyle karşılıyor. Açık denizde inşa edilen bugüne kadarki en büyük rüzgar tarlasından…

Kendi bindiğin dalı kesmek

Bu kadarla da kalmadı Danimarka. Çiftlik atıklarını, gübre, saman, hayvan yağı gibi, bioyakıt olarak kullanıyor. Böylece de enerjisinin 2/3’sinden fazlasını yenilenebilir enerjiden karşılıyor. Evlerin 2/3’si merkezi sistem atık enerjisiyle ısınıyor. Bu durum karbon emisyonunu da %36 düşürmüş. 2050 de ‘karbon nötr’ olmayı hedefliyor. Biliyorum bir çoğunuz “ama Danimarka küçük bir ülke” diyeceksiniz, ama bu bir gerekçe değil. Keşke Danimarka büyüklüğünde bir bölgede biz de bunu güneş ,rüzgar ve bioenerjiyle başarabilsek.

Toprağı, dağları kazmadan, doğal dengeyi bozmadan kullanabileceğimiz ve hiç bitmeyecek rüzgar ve güneş varken en verimli Aydın ovasından da çığlıklar yükseliyor artık. Karar vericiler bu çığlıkları duymuyorsa duyurmanın da yollarını bulmak zorundayız. Kendi bindiğimiz dalı kesmekten vazgeçmeliyiz.

Bunun için toplumsal taleple hemen başlanabilecek ve değiştirebileceğimiz iki şeyden biri gıda israfı diğeri de yenilenebilir enerji. Yıl 2020 ve biz hala termik santrallerin bacasına filtre takılması tartışmasının içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Danimarka’nın güneşi yok, ama bizim var. Kanal İstanbul yerine güneş enerjisi üretmek için tarlalar kurup evlerin çatısında güneş enerjisi üretimi yapması için imar yasasında değişiklik yapılsaydı, 2020’ye umutla başlayabilirdik. “İsteseniz de istemeseniz de yapacağız” dayatmasının her gün kabaran elektrik, doğalgaz faturaları için bir çözüm olmayacağı kesin. Bu fatura şüphesiz sadece maddi değil. Fosil yakıt kullanmanın faturası iklim değişikliği. Bu faturayı, paramız olsa da ödememiz mümkün olmayacak.

Pozitif geri besleme

“En iyi hükümet en az hükmedendir” şiarını hatırlayıp benimsenmesi için toplumun talepkar olması ilk şarttır. Tabi bunun bilimsel bir dayanağı da var ve yukarıdaki şekilde görüleceği gibi; toplumun temiz teknolojiyi talep ederek politikacıların üzerindeki baskıyı arttırmasının; hükümetlerin buna kayıtsız kalamaması, bunun doğrudan finans sektörüne yansıyarak kapitalin yeni teknolojilere yönelmesi ve girişimcilerin yeni teknoloji için üstün icatlar üretmesiyle sonuçlanmasına dayanıyor. Bu birbirini iten bir döngü. World Economic Forum kaynaklı bu saptama  “POZİTİF GERİ BESLEME DÖNGÜSÜ” olarak adlandırılıyor. Yani, aslında güç toplumun elinde. Ülkemizde bile sadece imza kampanyalarıyla elde edilen kazanımlar bunun en güzel örneği. ”ZEHİRSİZ SOFRALAR“ kampanyalarının zirai ilaçlar ve temiz tarım konusundaki farkındalığı  ne kadar arttırdığına bir bakın. Toplum olarak gücümüzün farkına vardığımızda, değişimin ayak seslerini duyacağımız kuşkusuz.

Birçok ülke iklim krizini hafifletmek için hedefler koydu. Bazıları 2030 bazıları da 2050 için. Bunlar arasında başı fosil yakıtlardan kurtulmak için benzinli ve dizel araba kullanımının yasaklanması var. Ülkemizde henüz böyle bir hedef konmadı. Elektrikli otomobil üretmek iyi bir başlangıç gibi görünse de bir yandan denizlerde petrol arama için yapılan yatırım ve maliyet bu üretimi gölgede bırakıyor. Dünya düzeninde söz sahibi ülkeler arasına girme çabasının bir sonucu olan Arktik’e kadar uzanan deniz talanını, savaşlar pahasına sürdürmenin bir parçası olmak niye? O zaman petrole bağımlı olmamızı isteyen kartellere boyun eğmiş olmayacak mıyız? Sorun kaynak değil, tercih. Övünmemiz gereken, ilk milli arabamızı üretmek olmamalı, bu yarım yüzyıl önce kaçırılan bir fırsattı zaten. O otomobilin elektrikli olması ve petrole ve dolayısıyla dışa bağımlı olmayan bir ülkeye dönüşmemiz asıl övünülecek, ‘milli’ bir atılım olur.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma  yetimizdir.”

Hannah  ARENDT

Kategori: Hafta Sonu