Köşe YazılarıYazarlar

Halk sağlıkçıları niçin Kanal İstanbul’a karşı?

Kanal İstanbul’a ait Çevresel Değerlendirme Raporu (ÇED) bilindiği gibi 23 Aralık 2019 tarihinde İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu’nca yeterli bulunarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından on gün süre ile halkımızın görüşüne açıldı. Bu on günlük süre içinde bakanlık yetkililerinin pek beklemediği bir şey oldu. Sürenin yetersizliğine ve raporun ekleri dışında 1600 sayfayı aşan hacmi ile yıldırıcı büyüklüğüne rağmen gerek İstanbul’dan gerekse projenin tüm ülkeyi ilgilendiren çevresel ve ekonomik boyutu nedeniyle diğer bir çok ilden binlerce kişi; üstelik o günlerde tüm yurdu etkisi altına alan yağışlı ve soğuk havaya karşın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il müdürlüklerinin önünde uzun kuyruklar oluşturarak itiraz dilekçesi verdi. 1983’de çıkarılan Çevre Kanunu’na dayanarak tam on yıl sonra 1993’de çıkarılan ÇED yönetmeliği sonrası yapılan hiçbir yatırımın ÇED çalışmasına toplum bu boyutta karşı bir tepki vermemişti…

Her şeyden önce çevre sağlığı alanında çalışan bir halk sağlıkçı olarak dikkatimi ilk çeken şey raporu hazırlayan grup içinde bir halk sağlığı uzmanının olmayışıydı. On günlük süre içinde ekleri dışında 1600 sayfaya yakın rapor hızlıca incelenince halk sağlığı açısından tamamen eksik olduğu görülüyor.

ÇED raporunda dikkat çeken en önemli konu ise projenin yaratacağı ‘tatlı su’ sorunu.  Türkiye gibi ‘su kıtlığı içinde olan’ bir ülkenin su kıtlığının ötesinde ‘su fakiri olan’ en büyük kentinin zaten sınırlı olan tatlı su kaynakları, bu proje büyük ölçüde yok ediliyor. Proje güzergahı incelendiğinde İstanbul için çok değerli olan irili ufaklı birçok derenin güzergah üzerinde yer aldığı; kent için önemli bir içme suyu kaynağı olan Sazlıdere Barajı’nın tam kanal güzergahı üzerinde bulunduğu ve proje ile yitirileceği görülüyor. Tatlı su kayıpları Sazlıdere Barajı ile sınırlı değil üstelik… Terkos Gölü de bu proje ile ciddi bir tuzlanma tehlikesi ile karşı karşıya… Ayrıca bu bölgede İstanbul’un stratejik tatlı su kaynakları olarak yarınlara saklanan yeraltı ve üstü su kaynakları da var ve o kaynaklar da Kanal İstanbul nedeniyle ciddi bir tuzlanma tehditi ile karşı karşıya…

Su kaynakları, hava kirliliği, deprem, gıda güvencesizliği

Buna karşın projede alternatif su kaynaklarından bahsediliyor. Ancak raporun bu bölümü dikkatli incelendiğinde kaybedilen tatlı su kaynaklarına karşı ciddi bir alternatif kaynak ortaya konmadığı, ayrıca bölgede kentleşme nedeni ile artacak talebin göz ardı edildiği fark ediliyor.  Alternatif kaynaklar arasında sayılan Melen Barajı’nın ise bugün bile imalat hatalarından dolayı su tutamadığı tüm kamuoyu tarafından biliniyor üstelik… Bu durumda İstanbul’a çok uzak mesafelerden su taşınacağı açık… Bu maliyetli bir çözüm ve bu maliyetin artırılan su faturaları ile İstanbulluya ödettirileceği açık…

Yine bölgede su rejiminin büyük çaplı değiştirilmesi, önceden öngörülmeyen sel ve su taşkınlarına neden olabilecek. ÇED raporunda Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün konu ile ilgili bir çözüm önerisi de görülmüyor. Atık su sorunu da konunun başka bir boyutunu oluşturuyor. Kanal projesi ile bölgedeki atık su biyolojik arıtma tesislerinin ortadan kaldırılması planlanıyor. Bu nedenle bölgeye yeni biyolojik atık su arıtma tesisleri yapılması gerekiyor.

İkinci önemli halk sağlığı sorunu ise kanalın projeye göre yedi yıl sürmesi planlanan inşaatı sırasında yaşanacaklar. Bu kadar büyük çaplı hafriyat çalışması sırasında özellikle partikül maddeye bağlı hava kirliliği kaçınılmaz olacak. Ayrıca gürültü, trafik yoğunluğu, kazalar ciddi boyutta halk sağlığı sorunu yaratacak. Proje tamamlandığında bölgeye yeni bir kent kurulması öngörülüyor. Zaten 16 milyonluk nüfusu ile ciddi kentleşme sorunları yaşayan İstanbul’a yeni 4-6 milyon arası nüfus eklenecek. Hava kirliliği, su kaynaklarının yetersiz kalması, trafik yoğunluğunun artışı, gürültü, tarım alanlarının proje ile kullanımdan çıkması nedeniyle uzak mesafelerden bu kadar büyük bir nüfusa hayvansal ve bitkisel gıdaların getirilmesi nedeni ile gıda güvencesizliği ortaya çıkabilecek. Ayrıca kentin bu yeni bölümüne birinci ve ikinci basamak sağlık hizmetlerinin hangi kalitede getirilebileceği de belirsiz ÇED raporunda…

Beklenen İstanbul depremine gelince, aşırı artan nüfus kayıpları çoğaltacak, özellikle deprem sırasında yaralanan ve ölenlerin sayısını artıracaktır. İstanbul’un Avrupa yakasının bu kanalla ada haline dönüştürülmesi ve bu bölüme erişimin köprülerle sağlanacak olması da, deprem sırasında bu köprülerin yıkılması riskini ve buna bağlı olarak yardım ekiplerinin bölgeye erişimini de zorlaştıracak… Ayrıca proje zemin konusunda da değişikliklere yol açarak yıkımın artmasına ve can kayıplarının artmasına da yol açabilir. Tüm bu noktalarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından olumlu değerlendirilen ÇED raporunda doyurucu bilimsel çözümler yer almıyor.

Çaresiz değiliz

Peki çaresiz miyiz? Kesinlikle hayır. Yönetmeliğe göre proje için verilen ‘ÇED Olumlu’ kararını Bakanlık ve Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile halka duyurulmasından sonra yasal süre içinde ‘ÇED Olumlu’ kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali için gerek bireysel olarak, gerekse meslek kuruluşları olarak dava açabiliriz. Proje tüm ülkeyi ilgilendirdiği için ülkenin her tarafından bireysel ve kurumsal davalar açılabilir. Tüm meslek odaları, uzmanlık kuruluşları; bu arada üyesi olduğum Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) de bu dava sürecine katılabilecek. Havamızı, suyumuzu, toprağımızı, tarım alanlarımızı, ekosistemlerimizi korumak için Kanal İstanbul’un yapılmaması gerekiyor. Bunun için de çok çalışmamız gerekiyor. Şimdiden bu dava süreci için bilimsel ve hukuksal temelde hazırlanmamız gerek, yarın dava sürecine girildiğinde ‘yasal süre’ kısıtlılığına yakalanmamak için…