Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geldi geçti breh breh…

Kariyerime gıdada, bir yeme içme girişimcisi olarak başladıysam da oradan önce gıda adaleti ve ardından da ekoloji mücadelesine çevirecek şansım oldu. Hayatımın özetini yapacak halim yok ama geldiğim noktada, haysiyetli bir çıkış arayan endişeli bir kadın, bir anne, bir aktivist olarak 2019’dan bana ne kaldı; paylaşmak istiyorum.

Dilerim baktıklarınızı, gördüklerinizi benimle kıyasladığınız kadar, atladığınız, yakalayamadığınız bir kaç şey de siz bulun listemde:

Bu yılın ana teması iklim kriziydi.

İklim Krizi

İklim değişikliği değil, küresel ısınma değil, iklim krizi. Bu konuda hepimiz artık hemfikiriz, şüphesiz.

Yılın kişisini seçmek genelde zordur, bu yıl hiç zor gelmedi. Kalp çırpıntımıza eşlik eden umudumuzla beraber, biraz da eril beyaz sataşmaya cevaben, bir ağızdan Greta Thunberg dedik; ama ben, hayal kırıklığına düşmeden gösterdiği gayretin belki artık neticesini de görmeye başlayan Ömer Madra’yı da unutmayalım isterim. Bu yılın en ilham verici kadroları da aynı ufukta belirdiler: Fridays For Future, Extinction Rebellion ve havayollarını kullanmamaya kararlı bilim insanları.

Tüm karanlığına rağmen dünyanın, haysiyetli bir geleceğe dair umudumuzu besleyen, cesaret veren anlar yaşadık. Benim hatırımda Greta’nın ödünsüz duruşu ve Küresel İklim Grevi’nin dünyanın her köşesine yayılan rengi kaldı.

2019 Birleşmiş Miletler İklim Eylem Zirvesi, New York

Medeniyetimizle yüzleşmeye kullansaydık bari, dedirten anlar da olmadı değil ve ne çoktular:

Ne yazık!

COP 25’de de başaramadığımızı bu anların en az birinde başarmak mümkündü oysa: Harekete geçmek!

Yeni Yıl kararları

8 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bir rapor yayımladı: İklim Değişikliği ve Arazi ile ilgili özel bir rapor. 2018’de yayınlanan ve ısınmanın 1,5° C’ı aşması halinde gezegende gerçekleşecek değişime, kayba ve yok oluşa dair uyarı içeren bir önceki raporun devamı niteliğinde yayımlanan İklim Değişikliği ve Arazi raporunun mesajı çok netti:

Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!

Gıdada dönüşümü konuşarak geçen en az iki on yılın sonunda, iklim krizi sebebiyle de olsa, toprağa, araziye dair kavrayışımızla yüzleşmek ve dönüşmek zorunda olduğumuzu konuşmaya başladık 2019’da. Buğday Derneği’nin Zehirsiz Sofralar kampanyasıyla eş zamanlı, yeni bir endişe katmanı, toplu zehirlenmeler yüzünü gösterdi ve son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’ne eleştiri de yine bu yıl geldi.

Toprak kullanımımıza dair değişim dönüşüm tartışmalarıyla birlikte kimi üretim alanları, biçimleri bu yıl her zamankinden çok konu oldu. Bitki temelli bir beslenme modeline kaymanın, gezegenin ve üzerindeki canlılığın bekası adına önemli bir adım olup olmadığı, bu yıl özellikle bu raporla birlikte daha derin, daha canlı tartışılan konulardan biriydi.

“A famous paper in Science shows that a plant-based diet would release 76% of the land currently used for farming. This land could then be used for the mass restoration of ecosystems and wildlife, pulling the living world back from the brink of ecological collapse and a sixth great extinction.”

Science’taki meşhur bir makale, bitki temelli bir diyetin, şu anda tarım için kullanılan arazilerin yüzde 76’sını serbest bırakacağını gösteriyor. Bu topraklar, ekosistemlerin ve vahşi yaşamın toplu restorasyonu için kullanılabilir, yaşayan dünyayı ekolojik bir çöküşün ve altıncı büyük yok oluşun eşiğinden geri çekebilir.

Medeniyetimizin derin bir sömürü sisteminin eseri olduğunu hatırlatan tartışmalar eşliğinde tamamladık 2000’lerin ilk iki on yılını. Kanaatimce sürecin bir makül sonucuydu, insan olmayan hayvanlara dair sorumluluk duygusundaki artış ve hayvan içermeyen beslenme modelinin yükselişi.

VEGAN 2019 – The Film

2019, bu bağlamda, Türkiye’ye nasıl yansıdı, bakmak istedim:

Basit grafikler, gördüğünüz gibi. Her gün kullandığımız Google arama motoru üzerinden ölçmeyi denedim zira. Zira maalesef iklim ve gıda tercihlerimiz üzerine benim bildiğim, okuma fırsatı bulduğum bir araştırma yok, Türkiye’de.

Arama kelimelerimi özenle seçtim, vegan yerine veganizm kullanabilirdim ama daha bilgili bir vurgu olduğu düşündüğüm için tercih etmedim. Aynı şekilde konuya yeni uyananların terminolojisi olabileceğine inandığım küresel ısınma ve iklim değişikliği terimlerine COP 25’i katarak sorgulamayı istedim. Bunu yaparken İklim grevi ve Greta’nın etkisini göz ardı etmek kabil mi deyip, bir sorgu trend’i de onlara talep ettim.

Google Trends eğer benim bu özenli seçişlerimi atlayacak, genele taşıyacak bir algoritmaya sahip değilse, yukarıdaki grafikler konuyu yakından takip edenlerin aramalarını değil, aksine, konunun yenisi olanların merakını yansıtıyor olmalı, diye düşünüyorum.

Sonuçlar bir hayli enteresan geldi bana.

Siz de dilerseniz, merak ettiğiniz konu başlıklarına dair, Google Trends’den benzer grafikler oluşturabilirsiniz. Tarih aralığını, bölgeyi seçip tek ya da birden çok arama sözcüğünü sisteme girip, milyonlarca google kullananının merak miktarlarına dair kaba da olsa bilgilenebilirsiniz.

Şimdi…

Trend grafiklerinde peak yapan tarih aralığı dikkatinizi çekmiştir: 15-22 Eylül. Onun bir öncesindeki mini peak 18-24 Ağustos, bir sonrasındaki miniler ise sırayla 27 Ekim-2 Kasım ve 17-23 Kasım.

Ne olmuştu diye baktım.

Geniş bir salınımda okursak, 14-28 Ağustos Greta’nın ilk deniz yolculuğunun tarihleri. Greta kim diye araştırmalarda bir peak yok (kırmızı ile işaretli) ama vegan aramasında bu yılın ilk yükselmesi gerçekleşmiş. 8 Ağustos’ta yayınlanan İklim Değişikliği ve Arazi raporu mu diye düşündüm. Ağustos’tan kasım sonuna Avusturalya’daki yangınları bu tabloya yerleştirebiliyoruz. Eylül başı Dorian Kasırgası var, hatırlayacaksınız. Bolivya’da 2 milyon hektarlık alanın yanışı da aynı ayın haberleri arasında geçiyor. En sıcak ekim ve kasım rekoru halen 2016’ya aitse de; 2019 Ekim’i ve Kasım’ı da, 1880’den bu yana yapılan kayıtlar bağlamında, yer ve deniz sıcaklıkları bağlamında ikinci en sıcakları olmuşlar.

Eylül ise net: Küresel İklim Grevi eylemlerinin yaş ve sınır tanımadan gerçekleştiği, Greta’nın 18’inde ABD Temsilciler Meclisi’nde ve takiben Birleşmiş Milletler İklim Eylem Zirvesi’nde yaptığı  #howdareyou konuşmalarıyla tarihe geçen sıra dışı bir ay oldu.

Trend grafikleri şüpheye yer bırakmayacak biçimde okuyamasam da, beni düşündürdüler. Belki haksızlık ettim, daha ilk bölümünden bu yazının. Belki sayısı ve şiddeti artan felaketler ve Greta ile Greta’ya saldıran öfkeli beyaz erkekler sayesinde dönüşüm, hem de tam da olması gereken yerden, bizden, tabandan başlıyordur!

Neticede grafikler üzerine düşünmeye değer. Dolayısıyla buyurun lütfen, konu katkınıza açık.

Elle tutulur karşılığı nedir, bunun?

Bu yıl konu sıcaktı: Kimileri tartışmalarda veganlığa hakaret noktasına kadar taşıdılar konuyu. Kimileri ise veganlığın bir hür seçim, bir sağlık mevzuu ya da insan olmayan hayvanlara karşı korumacılık olduğunu söylemeye devam ettiler. Kanaatimce cinsiyetçi, ırkçı ve türcü bir sistemin yarattığı derin utanç hissi ile iklim krizi bağlamında yükselen endişenin ortak neticesi bir dönüşüm bu. Son nokta değil belki ama önemli ve dönüştürücü bir pratik.

Bitki temelli gıda talebinde küresel bir artış bu son on yılın gıda trendiydi, zaten. Türkiye de bu trend’den nasibini aldı: 2019’da, bitki temelli beslenme tercihinin Türkiye’nin her köşesinde görünür hal aldığına tanıklık ettik.

  • Demokratik fiyatları ve hepçil menüleri aratmayan ürün skalasıyla, genç kuşağın anne yemeği özlemine de cevap olan Beyoğlu ve Taksim işletmeleri kadar; her keseye uymayabilir fiyatları ama tümüyle sağlık odaklı menüleriyle Etiler işletmeleri, özellikle İstanbul’da tüketiciye geniş bir seçki sağladı.
  • Modern bakkallardan dev marketlere, bitki temelli gıda reyonlarında çeşitlenme 2019’da çok aşikardı. Endüstriyel sütümsü, peynirimsil üreticilerine, daha küçük ölçekte üretim yapan sütümsü, peynirimsi, etimsi üreticilerinin katılmasıyla epey genişleyen ve hatta öncü bir yerli markanın farkını belirtmek için paketine “yerli fındık” vurgusunu yerleştirmesiyle renklenen bir fotoğraf oluştu.
  • Akademinin ilgisi arttı. Konuya dair araştırmalarla çeşitlenen bir literatür oluşuyor. Popülerleşmiş değil hala ama gerek Mizanplas ve gerekse de Manifold’da eleştirel, kafa kurcalayıcı makalelere bu yıl daha fazla denk geldim.
  • Konuyu; sektör oluşmaya, üretim koşulları ve yasal çerçeve hususunda beklentiler şekillenmeye başladı, diye kapatabiliriz sanırım.

Sahiden çözüm mü peki?

Belirtmeliyim ki, vegan beslenmenin iklim krizine bir çözüm olup olmayacağı bence epey tartışmalı konu. Ha, ben ve kocam, kızımızı takiben vegan olduk ve haysiyetli bir duruşun parçası olmanın büyüttüğü bir umut ve güçlendirdiği bir dirençten bahsedebilirim, artısı olarak. Ama biliyorum ki büyüme ekonomisinin can damarı olan ve endüstriyel üretimi sorgulamaksızın besleyen tüketici modeli yaşadıkça, zor! Bitkisel temelli gıda ürünleri, taze ve büyütülmesi, geliştirilmesi beklenen bir pazar.

Netflix’de de yayınlanan Game Changers, beni bu yıl, hiç beklemediklerimden  vegan beslenme ile ilgili sorulara muhatap etti.

Hani, “dana buduna karşı laboratuvarda üretilmiş et dilimi çare midir” ya da “soyadan imal tavuk nugget’lar lezzetli olabilir mi” gibi sorulardan ilerleyen bir endüstri ve onların üretimlerini sorgulamaksızın tüketen kalabalıkların “kan” dökmemişliği yeterli gelir mi? Ya da Amazonların yakılmasının ardında sadece hayvancılık değil, soya de üretimi varken… bu sorular baki.

Nasıl ki ekmeğimizle ilgili ata tohum buğdaydan, ekşi maya ile soğuk fermantasyonda ekmeğin bir diliminin yettiği bir noktaya uyandıysak; nasıl ki o bir dilim ekmeğe içinde palm yağı olan ve çocuk işçilikten mamul bir fındık ezmesi süremezsek… bitki temelli beslenmede de bilgi ve tecrübe ile oluşturulmuş bir şuur gelişmeden bu haysiyetsiz gidişe bir derman aramak manasız.

İklim Değişikliği ve Arazi raporunun mesajı ise çok net: Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!

Arazi, yani toprak. Ona bakışımızı, onunla ilişkimizi, ona muhabbetimizi gözden geçirmek ve düzeltme, değiştirmek zorundayız.

Ya eski konular? Kırpıp kırpıp yıldız mı yaptık?

Uzun yıllardır mısır şurubu, katkı maddeleri ve zararlı yağlar bağlamında herkesin takibindeydi gıda üretim usulleri. 2019’da şeker takibi şart bir konu olmaya devam etti. Ama asıl toplam iş gücünün yüzde 20’si ve gelirinin yüzde 6,3’ünü üreten tarımı ve hükümetin Türkiye’nin kendini besleyebilme kapasitesine güvenine rağmen 2019’da sıfır gümrükle ithalat yetkisinin artarak verilişi kafaları karıştırmaya devam etti.

Rakamları kaçımız takip edebildik, bilmiyorum; ilginize sıralıyorum:

1,5 milyon ton buğday,

700 bin ton arpa,

700 bin ton mısır,

100 bin ton pirinç

100 bin ton bakliyat

25 bin ton konservelik domates

Meçhul miktar soğan

200 bin ton patates

100 bin ton ayçiçeği tohumu

2019 yılı ithalatları bağlamında kafa karıştıran konuların başında ayrıca, yine et vardı:

“Geçen yıl 1 milyon 211 bin 719 baş besilik ve 132 bin 844 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı gerçekleştirildi. Bu yılın ilk 6 ayında ise, 285 bin 224 baş besilik ve 6 bin 863 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı yapıldı. Yapılan bu yoğun ithalat nedeniyle Et ve Süt Kurumu’nun depolarında et stoğu oluştu. Stoktaki etler ihraç edilmeye çalışılıyor. Et ve Süt Kurumu’nun 2019-2023 dönemini kapsayan Stratejik Planı’nda ithalatı durdurmaya yönelik bir önlem yok.”

GDO cephesinde yeni bir şey yok mu?

Tamamladığımız 10 yıl bağlamında, genetiği değiştirilmiş organizmalar konusu Türkiye’de önemli tartışma ve mücadele alanlarından birini oluşturmuştu. Ancak GDO bu yıl hemen hiç konu olmadı, oysa Biyogüvenlik Kurulu’nun 2018 yılında sessiz sedasız lağvedilivermişliğinin bu yıl onlarca tartışma, sorgu ve talepleri tetiklemesi beklenirdi.

Ne olmuştu, hatırlayalım:

2009 yılında tartışmaya sunulan ve 2010 yılında kabul edilerek yasalaşan 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu ile biyoteknolojik tarım ve gıda ürünleri ülkemizde hukuki bir varlık kazandı. Kanun çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu’na da bu ürünler ile ilgili yapılan tüm başvuruların değerlendirilmesi görevi verildi. GDO’ya Hayır Platformu başta olmak üzere biyoteknolojik tarım ve ürünlerin ülkeye ithaline gerek ekolojik ve gerekse de neoliberal politikalar ekseninde muhalefet eden tüm sivil kurum ve örgütlerin süreci nisbeten takip edebilmesine bir imkan, ihtimal sağlayan Biyogüvenlik Kurulu; görev süresinde, özellikle Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği ve Yem Sanayiicileri’nin yoğun talep ve baskıları neticesinde 36 farklı GDO’lu ürünün ülkeye girişlerini onayladı. GDO’ya Hayır Platformu, Greenpeace, Buğday Derneğı ve Slow Food gibi STK’ların gayretleri, Türk Tabibler Birliği, Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek örgütlerinin takibi ve Ayşe Bereket gibi yazarların gündemi besleyen makaleleri sayesinde Türkiye’de GDO karşıtı hareket derin ve güçlü bir kimlik kazanmıştı. Hatta kanaatimce, Soner Yalçın’ın (Ayşe Bereket’ten intihalle suçladığım) Saklı Seçilmişler’inin 270bin satması, bu tabanın kuvvetinden, konunun Türkiye’deki karşılığından ileri geliyor.

Hal böyleyken, 703 sayılı KHK’nin 206’ıncı Maddesi ile Biyogüvenlik Kurulu’nun lağvedilivermişliğinin az sayıda habere konu olmaktan öte pek de bir tartışma yaratmamışlığı çok şaşırtıcı.

Dahası, tam da Akdeniz Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (ATHİB) Başkanı Fatih Doğan’ın “GMO FREE Turkish Cotton markamız AB standartlarında” beyanına denk gelen bir dönemde Türkiye’de GDO’lu tohumun üretim ve satışı yasak olmasına rağmen Tarım ve Orman Bakanlığı’nın deneme ve incelemeleri yapılarak satışına izin verdiği belgeli pamuk tohumunda GDO tespit edilmesi hiç ama hiç yankı bulmadı.

Türkiye’de bilindiği üzere GDO, gıda ve tohumda tamamen yasak durumda. GDO’lu ürünler sadece hayvan yemlerinde kullanılabiliyor. Hayvan yemi olarak da sadece bazı mısır ve soya genine müsaade ediliyor. Bunun dışında diğer genlere izin verilmiyor. Ancak hayvan yemlerinde GDO’lu pamuk geninin tespit edilmesi Tarım ve Orman Bakanlığını alarma geçirdi. Bunun üzerine pamuk ekilişinin yoğun olarak yapıldığı illerde, tohum bayilerinden numuneler alınarak GDO testi yapıldı. Yapılan testlerde Türkiye’de üretilen ve Bakanlık tarafından sertifika verilen 16 çeşit pamuk tohumunun GDO’lu olduğu ortaya çıktı.

Yağ yağ değil, bal bal değil, eti hiç sormayın!

Yılın haber başlığıydı bu.

Üretim bağlamında ekonomi sayfalarına, endişe bağlamında artan biçimde magazine sıkıştırılan gıda, son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’yle bir yeni bir tartışmaya sebep olurken, 2019 gıdanın toplu zehirlenmeler yüzünü gördüğümüz bir yıl oldu.

Denizde balığın sonunu gördük 2019’da. 

Denizin ağaları durumu doğal salınımla açıklamaya çalışsalar da hepimiz biliyoruz, yıllardır yaşanan yağma neticesini verdi.

Kampanyalara konu edilen, edebiyatın, şiirin öznesi olmuş, uğruna bayramlar hayal edilmiş lüfer ve palamut 2019’da tezgahlarda pek görülmedi. Hamsi de kilosuna ortalamada 15-20 lira ödenen ikinci yılını yaşadı. Denizler politikası yetiştiriciliğe destek vermek olan hükümet; bu duruma ilişkin hiç bir açıklama ya da öneri getirmedi. 2016’dan bu yana sessiz STK’ler cephesinde de bir kampanya olmayınca, yokoluş başlıklar arasında bile görülmedi.

Bununla beraber hükümet uzun yıllardır talep edilen bir yasa değişikliği de bu yıl yaptı.

Avcılığı, denizlerimizdeki canlılığı koruyarak, düzenlemesi beklenen 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu, yasalaştığı 1971’den bu yana; önceleri gerektikçe, sonra ise düzenli periyotlar dahilinde yayınlanan tebliğlerle düzenlenerek korunmuştu. Bu tebliğler 2012’ye kadar denizin ağalarının yani avcılıktan pazarlamacılığa, balık unu fabrikalarından çiftliklere çeşitli katmanlarında söz ve pay sahibi olan endüstriyel ailelerin kontrolündeydi. Ankara’ya gidecek zamanı ve parası olan bu reislerin, milletvekilleri aracılığı ile taleplerini hükümete iletme ve tebliğleri ihtiyaçlarına göre çıkarttırma şansları yüksekti. Geçtiğimiz on yılda bir ilk yaşandı ve küçük ölçekli balıkçılar 2012’de ilk kez tebliğ tartışmalarının parçası oldularsa da, bu bir süreklilik arz etmedi. Edemedi. Hemen akabinde toplantıların biçimi, katılım usulleri değiştirilerek yeniden büyük reislerin düzenine dönüldü. Sürdürülebilirliğe dair tasalar hükümetin uygun gördüğü STK’ler, bürokratları zora sokmayacak akademisyenler ve milletvekilleri ile ilişkileri iyi reislerin insafına bırakıldı. Marmara’da ışıkla avcılığa göz yummak dahil öyle çok ve büyük hata yaşandı ki… bugün Boğaz’ın sessiz akışı önümüzden, makul neticesi sürecin.

Sözün özü, yasa değişti değişmesine ve fakat yıllarca verilen mücadeleden sonra, çok sonra gelen bu yasa değişikliğin bir kıymeti olmayacak. Hele hele denetimin yapılamadığı, cezaların caydırıcı olmadığı, hükümet politikasının yetiştiricilik yönünde güçlenmeye devam ettiği ülkemizde 1380 sayılı kanunun 50 yıl sonra yenilenmişliği acı bir anekdot olarak anlatılacak, gelecekte.

Bir uyanışa sebep olsa, keşke.

Denizler bununla kalmadı, bizimle yaşam biçimimizi birebir yansıtan bir ayna olarak konuşmaya devam etti 2019’da.

Hatırlayacaksınız; 2018’de Türkiye’de satılan ve kullanılan 16 tuz markasında yapılan inceleme, atığımızın bize dönüş yollarına dair önemli bir uyarı niteliğindeydi. Kampanyalar devam ederken Greenpeace 2019’da yeni bir araştırmayla daha karşımıza çıktı.

 

Gezegenimizle vücudumuz arasında düz bir ilişki olduğuna uyandırmalıydı bu rapor artık, hepimizi. Mikroplastik sıradan konuşmamıza sızmalıydı, market alışverişlerinde plastik torbanın fiyatından çok daha fazla tek kullanımlık tüm malzeme için bir uyanışı tetiklemeliydi.

Maalesef. Ben böylesi bir uyanışa tanıklık edemedim.

Belki 2020 ve beraberinde gelecek nice idrakla birlikte…

Davalar davalar…

Konuya mesleki sorumluluk ve haysiyetle yaklaşanların yargılanmasına şahit olduk, 2019’da da.

Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevinden Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen gıda mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın kanserojen maddelerle ilgili Cumhuriyet gazetesinde Nisan 2018’de yayımlanan yazı dizisi hakkında açılan davanın ilk duruşması 7 Şubat günü İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

1 milyon 300 bini çocuk olmak üzere 8 milyon insan ve sayısız canlıyı bire bir ilgilendiren bir coğrafyada, Sağlık Bakanlığı’nca yapılan bir araştırmanın, kamu sağlığını derinden tehdit eden sonuçlarını açıkladığı için bir bilim insanının dava edilmesine tanıklık ettik 2019’da.

İhracattan geri dönen tarımsal ürünlerden, Türkiye’de pestisit ve daha da önemlisi glifosat kullanımı dahil sağlığımızı etkileyen pek çok önemli konuda yazılarıyla gıdayı ekonomi ve magazin arasına sıkıştırıldığı yerden kurtaran Bülent Şık, 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmış bir gıda mühendisi. Bu yıl hem Türk Toraks Derneği’nin ‘’Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü’’ne ve hem de Türk Tabipleri Birliği’nin ‘’Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü’’ne layık görüldü. Şık’ın Kocaeli’den Ergene Havzası’na suda, toprakta, havada kamu sağlığını tehdit eden unsurları tesbit eden bir raporun hasır altı edilmesine sessiz kalamamışlığı benim için sürpriz değil. Dava edilmesine de yazık ki şaşıramadım. Ancak tüm bu sıradan görünenin ne kadar tuhaf olduğunu ve Bülent Şık gibi haysiyetli bilim insanlarına olan şükran borcumuzu 2019 değerlendirmesine kaydetmeden geçmemek gerek.

Tarih de yazdı, eminim.

Şık, söz konusu davadan 26 Eylül günü, “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraat etti. Bu beraat maalesef kamu sağlığını tehdit eden bilgileri saklayan, kamuyla paylaşmayan ve düzeltilmesi yolunda harekete geçmeyen kamu görevlileri hakkında bir ihbara ya da davaya dönüşmedi:

“Dava süreci sonunda verilen cezanın benim mağduriyetim üzerinden tartışılmasını istemiyorum. Zaten böyle bir şeyi dava süreci boyunca da öne çıkarmaktan dikkatle kaçındık. Duruşma sonrası verilen ceza kararı da güzide yargımızın ne ilk ne de son uygunsuz kararı.

Bunları şu nedenle söylemeyi gerekli görüyorum: Dava sonucunda beraat da edebilirdim. Ama her durumda ortadaki sorular öylece yerli yerinde duruyor olacaktı: Bir kamu kurumu sorumluluk alanına giren meseleleri çözmekten uzak durabilir mi? Görevi halk sağlığını korumak olan bir kurum bu görevinden kaçınabilir mi? Araştırma sonucunda elde edilen bulgular nedir? Ne gibi önlemler alındı? Yaygın çevre kirliliğinin insan sağlığı ve özellikle çocuk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedir? Kanser vakalarının sık görüldüğü illerde çevre kirliliği ile kanser hastalığı arasında bir korelasyon var mı? Suyu içilemez nitelikte kirli olan yerleşim bölgelerinde kirliliği gidermek için ne yapıldı? gibi çok sayıda sorunun yanıtı yok.’’

Şık, “göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından ise 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı.

“Fakat mahkeme kararları, çoğu zaman telaffuz edilenden çok daha fazla şey söylerler. Sadece yargıladıkları kişi hakkında değil, o kişinin yer aldığı toplum, o toplumu çekip çeviren devlet, o devletin devlet-toplum ve birey ilişkilerine ilişkin hususiyetleri, bu hususiyetlerin hak, hukuk, adalet bakımından ne ifade ettiği ve yargı kurumunun nerede durduğu. Bülent Şık kararı, hükmettiği cezanın gerekçeleri bakımından ne kadar ketumsa kalan hususlarda aslında o kadar konuşkan bir karar.’’

Sömürü katman katman! 

Kadınlar, her yerde bu yılın en muazzam mücadelelerinin yüzüydüler. Ben gastronomiden, tarımdan, ekolojiden bakmayı deneyeceğim:

Diliyorum 2020 yılı sadece gıda ve bağlantılı alanlardaki kadınlara değil, tüm ötekilere cesaret ve güven veren işbirlikleri, dayanışma ve hukuki yaptırımlar yılı olsun.

Kısa kısa…

Gastronomi fuarlarında zayıflama, konferanslarında güçlenme yılı oldu 2019. Gastromasa beşinci, Yedi dördüncü kez gerçekleşirken ‘’eski usul’’ Sapor taptaze bir soluk getirdi.

Yarışmalar kategorisi ise ayrı bir alemdi. Denizlerin bereketini kaybettiği, içilebilir suyun her an daha büyük bir endişeye dönüştüğü, buğdayın dahi geleceğinin şüpheli olduğu bir zamanda yeme içme profesyonellerinin geleceğini epey karanlık görmemden olsa gerek, Survivor ve İşte Benim Stilim çizgisinden Master Chef’e yaşanan çılgın sıçramayı nasıl yorumlayacağımı inanın bilemiyorum.

Musa Dağdeviren bu yıl ışıldadı. Hem Netflix’in belge-dizisi Chef’s Table’da yer aldı hem de fevkalade prestijli bir yayınevi olan Phaidon’dan çıkan kitabıyla Bon Appetit’den Food&Wine’a, New Yorker’dan Publishers Weekly’e göz ardı etmenin, sıradanlaştırmanın mümkün olmadığı övgüler aldı. Bu başarısı ile diliyorum Master Chef ile instagram fenomenleri arasına sıkışmış olanların dikkatini biraz dağıtabilmiş olsun Dağdeviren. Benim listemde yeri Nevin Halıcı ile yan yana.

Chef’s Table, Netflix.

Yedikule bostanları için 2019’un son aylarında sürpriz bir gelişme vardı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün inisiyatifi ile Yedikule Bostancılar Derneği ve Yedikule Bostanları Koruma Girişimi arasında başlatılan görüşmeler İstanbul’un bu 1600 yıllık tarımsal ve kültürel mirasına dair umut oldu.

Gidenler…

Meşhur Bebek Badem Ezmecisi, Sevim İşgüder ve Şahin Lokantası, İsmail Şahin aramızdaki zamanlarını tamamlayıp usulca çekildiler.

Usulleri, anıları sevenlerinde daim olsun.

Bir çift kayıt da benden..

Ayvalık Mutluköy’de başlattığımız Konukevi’nin ilk yılıydı, 2019. Bahar döneminde iki, Güz döneminde bir misafirimiz oldu. Bahar döneminde katılan Büşra Eser Konukevi’ni tezini tamamlamak için değerlendirirken, İpek Sevda eko-kıyım üzerine tartışmalara ayırdı vaktini. Güz dönemi konuğu Seda Gökçe ise kaldığı süre boyunca hasattan sıkıma, coğrafyadan insana zeytini tanımaya ayırdığı vaktini bir belgesel için Kültür Bakanlığı’na başvuru olarak tamamladı.

2019’da Yeşil Gazete’ye bir dolu yazı yazdım. Hepsi çok, çok uzun yazılardı. Editörüm Alev Karakartal’a (minnettarım) son dakika yolladığım onlarca fotoğraf ve onbinlerce vuruşu size kısa bir reçete listesi ile sunmak sanırım yeni yıla tadımlık olarak yerinde olur:

Herkes için kek (Depression Cake)

Firuz’un açma böreği

Kapari turşusu

Humus

Ceviz likörü

Domatesin tazesini sadece mevsiminde yemenin püf noktaları

Enginar konservesi  

İklim diyeti

Kızılcık tarhanası

Tahanlı pide

Hibeş

Keçiboynuzu, sürmelik

Radika ve fava (Fave e cicoria)

Güvem (çakal eriği) likörü

Kuşburnu likörü

Gemlik tipi salamura zeytin

Sele zeytini

Döndürme (yuvarlama) zeytin

Gaziantep usulü zeytin piyazı

Beyaz ve mor mersin likörleri

Kakule aromalı cin ve ondan terkip bir (ya da iki) kokteyl

2020 yılının taş üzerine taş koyduğumuz, daha adil, daha iyi bir medeniyet için yan yana durabildiğimiz bir yıl olmasını ama en çok da kimsenin bir daha asla adaletsizliğe mahkum edilmeyeceği günleri getirmesini diliyorum.

Ve öyle böyle değil, 2019 boyunca bana gösterdiğiniz sabır ve muhabbete müteşekkirim.

 

Kategori: Hafta Sonu