Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fayton krizi: Görüş sahibi olmak yetiyor mu?

Büyükada‘da da 105 at ruam hastalığı teşhisi ile başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Açılan çukurlara gömüldü. Üstelik bu ilk defa olmuyor. Söylentiler arasında yasalara uygun davranılmadığı, raporların verilmediği, infazın kötü bir şekilde yapıldığı, sahiplerinin yanlarında olmadığı gibi konular var. Ruam hastalığına rastlanmasında aşılama yapılmamasının ve bakım istasyonunun kaldırılmasının da payının olabileceği söyleniyor.

Bu toplu infaz olayı hayvanseverleri ayağa kaldırdı (1). Büyükşehir Belediyesi önünde nöbet tutmaya başladılar. Valilik de faytonlara üç aylık yasak getirdi. “Atlar karantinada” deniyor, ama bu da doğru değil. Yakında atların Adalar’dan bir yerlere gönderileceği söyleniyor. Faytoncularla Büyükşehir arasında tazminat için pazarlıklar sürüyor.

Ruam testi, biraz ikircikli bir test. Öyle sokak aralarında yapılabilecek bir iş değil. Kaldı ki hasta olduklarından şüphelenilen atları ayırmak, izole etmek yerine gayet soğukkanlı bir şekilde, doğrudan ateşli silahlarla bir infaz işlemi uygulanması da tartışmalı. Askeri usüllerden kalma bir yöntem olmalı: İşine yaramıyorsa, itlaf et. Böylece sistem yarattığı yönetim krizini gene kendi yöntemleri içinde çözüyormuş gibi yapıyor.

Tartışmak ne demek?

Görüştüğüm kişiler faytonlar konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü faytonların derhal kaldırılmasını istiyor. Onlara göre atlara eziyet ediliyor ve buna seyirci kalınamaz. Diğer bir bölümü, ki bunların çoğu Adalar’da yaşıyor, faytonların atların yaşaması için gerekli olduğunu söylüyor. Eğer faytonlar kaldırılırsa, atların yaşam koşulları da ortadan kalkacak. Ayrıca Adalar’ı zaten motorlu araçlar basmış durumda, bu karar bunları daha yaygın ve yasal hale getirecek.

Bu konuyu tartışmaya ne dersiniz dediğimizde ise genellikle sertleşiyorlar. Tartışmak ne demek? Canlılara eziyet etmenin tartışılacak bir tarafı olabilir mi? Ya da tam tersi: “Faytonlar kalksın diyenler gerçekte at düşmanları.” Taraflar ortada. Yönetimlerin kendilerini dinlemesini istiyorlar. Belediye Başkanı “karar alınıp, uygulamaya geçilecek” dediğine göre, o da açık olarak söylemese bile, aynı çaresizliğin içinde. Çünkü her iki taraf da tartışmaktan “atlar faytonlara koşulsun mu, koşulmasın mı, faytonlar kalsın mı, gitsin mi” yalnızca bunu anlıyorlar.

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar (2).

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Hem var hem yok

Bir canlının başka bir canlının hayatı üzerinde karar alma yetkisine sahip olması kabul edilecek bir şey değil. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama eşitlikçi bir ilişki değil. Onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz. Tıpkı hukuk rejimlerinin olmadığı ortamlarda “kelle alma, işkence yapma serbestliği” gibi. İnsan olmayanların haklarını savunacak, yaşam koşullarına tanıklık yapabilecekler gene insanlar. Dolayısı ile bu sorunun (ve diğer sorunların) bildiğimizden emin olabileceğimiz nihai bir çözümü yok. Atlar, insan olmayanlar insanların dünyasında hem yaşıyormuş gibiler, hem de ölmüş gibi. Ne hayattalar, ne de ölmüşler. Hem varlar, hem yoklar.

İşte bu nedenle, tıpkı diğer canlıları ilgilendiren konularda olduğu gibi, politik anlamdaki eylemsellikler yalnızca görüş üretmekle değil, sınırsız bir çabayla anlamaya uğraşmaya çalışmakla bizi mükellef kılar.

Sorunumuz yalnızca insan olmayanlara yaptığımız eziyetlerle de sınırlı değil. Onların, evet ne düşündüklerini, ne istediklerini, ne hissettiklerini bilemiyoruz, bilme imkanımız da yok. Böyle oldukları için, onları hiç dikkate almadan onlara her istediğimizi yapabiliyoruz. Bilinmezlik ise aynı zamanda bilmeye çalışmaktan da muaf olma durumu. Oysa eğer insanı insan-olmayanlardan ayırt edebilen bir şey varsa, o da simgesel dünyaları ile gerçekliği ilişkilendirme yeteneği.

Tartışmayı reddedenler zannedersem herhangi bir bağ kurmayı, ilişkiyi de reddediyorlar. İnsan-olmayanların ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını bildiklerini iddia ediyorlar.

İnsanlarla ilişkili örnek vermek gerekirse, diyelim ki gayrı-maddi sermaye sahibi olma imkanı olmayan insanların içinde bulundukları koşulları kendi tercihleriymiş gibi görüyorlar. Savaşlarda birbirini boğazlamak için cepheye gönderilen gençlerin istisnasız vatan için ölmeyi tercih ettiklerine inanılıyor. Onlar da ölmeyi onlara ölmeyi emredenlerden daha çok arzulamak zorundalar.

Bu arzu emir kipinde, çünkü karar verme yetkisine sahip olanların kendi simgesel dünyaları içinde tercihlerin geçerlilik kazandıklarını unutmayı, inkar etmeyi baştan zorunlu kılıyor.

Bu nedenle tartışmaktan de doğru-yanlış, ya da eylem yapıp yalnızca kararları etkilemek, taraf olmak anlaşılıyor. Bu durumda her doğrunun içine yanlış, her yanlışın içine doğru gizleniyor.

Bu durumda yalnızca doğru veya yanlış ekseni içine sıkışıp kalıyoruz. Bu totaliter modernleşmenin ideolojisi ile benzerlik gösteriyor. Kamusal alandaki kararların bu eksende oluşmasını yadırgamıyoruz. 3. Köprü, Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, Avrasya Tüneli, Haydarpaşa, Sulukule… her konuda böyle.

Görünen ‘şey’ ve hakikat

Oysa tartışmaktan başka bir şey, kararların hakikat üzerine gerçekleşmediğini anladığımızda başka şeyler yapmanın da ihtiyacını duyacağımızı düşünüyorum. Gerçekliğin simgesel dünyamızda bire bir temsili mümkün olmadığını, simgeselliğin bize düşünme yetisi verirken aynı zamanda gerçeklikle bir yarık açtığını anladığımızda tartışmanın da başka bir anlam kazanabileceğini, tür eylemselliklere yol açabileceğini varsaymak mümkün. Atlar meselesine tekrar geri dönersek, onların durumunu sınırsız bir çabayla anlamaya, değiştirmeye çaba gösterebiliriz.

Hep söyleniyor ya, eskiden Adalar ne güzel bir yerdi. Şimdi ne hale geldi? Evet, Adalar’da berbat işler oluyor, her yerde olduğu gibi. Ancak arkasından Adalar’ı göçler bu hale getirdi, rantçılar burayı mahvetti gibi laflar da duyuyorum. Bu sözlere fena halde gıcık oluyorum. Adalar’ın -ya da başka bir yerin- bugünkü haline gelmesinden kimler sorumlu?  Kendilerine çıkar sağlamak amacıyla hareket eden kötü niyetli, cahil insanlar mı? Kifayetsiz politikacılar mı? Bu gördüğümüz “şey” bizi aldatıyor ve ellerimizi kollarımızı bağlıyor olabilir. Biraz daha soğukkanlı bir şekilde, bu “şey”e de bakmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Belki de özellikle bugünkü sistemin, kaosun sürmesi için önümüze bu görüntü çıkarılıyor ve arkasında da bu “şey” göze görünmekten özenle uzak tutuluyor, perdeleniyor olabilir.

Her şey ‘temsilden’ ibaret

Zalimlerden mi yanayız, yoksa mağdurlardan mı? Bu sürekli birbirine karışıyor. Zalimlerle mağdurlar iç içe yaşıyor. Zalim olmak da, mağdur olmak da kolay. Başka bir yol bulmamız gerekiyor. Başkaları hakkında karar verme gücüne sahip olanların dünyasında her şey bir temsilden ibaret. Hem ölü, hem canlı. Bu herkes için geçerli. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı da böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama bu eşitlikçi değil. Örneğin onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz.

Kamu yönetimlerinde bütünlük diye bir şey yok. Her birim kendi açısından bakıyor. Demek ki karar verme yetkisi, bu ideoloji içinde aynı zamanda tartışmayı, öğrenmeyi, ilişki kurmayı reddetmenin, sorumluluklardan muaf olmanın bir koşulu.

Oysa tartışmak demek, öncelikle bu işaretsizleştirici, asimetrik simgesel düzeni sorgulamak demek. Karar verme yetkisinin nasıl eylemsellikler içerdiğine bir bakalım:

Adalar’da, her yerde olduğu gibi, bir dolu kamu yöneticisi var. Son kararla birlikte örneğin, neredeyse otobüsler dolusu polis Adalar’a sevk edildi. Onlar disiplin toplumunun uç noktasındalar. Güvenlik, taşkınlıkları, itaatsizlikleri önlemek için Adalar’da bulunuyorlar.  Peki yalnızca onlar mı? Yalnızca alınan kararların uygulanması için harcanan bütçe ile neler yapılmaz? Sorunu çözmek için adımlar atmak yerine güç gösterilmesi, kamu düzeninin nereye doğru gittiğinin bir göstergesi.

Başka kimler var? Atların sağlığından sorumlu İlçe Tarım Hayvancılık Müdürlüğü. Büyükşehir Belediyesi‘nin konuyla, ulaşımla, planlarla ilgili ayrı ayrı müdürlükleri. Başka? Adalar Belediyesi‘nin birimleri…

Bunların her biri, ayrı ayrı görevlerini saymayayım, kendi yetki alanları açısından ve hiyerarşik bir yapılanma içinden bakıyorlar konuya. Bu hiyerarşik yapı içinde doğal olarak simgesel düzeni sorgulayacak, açık uçlu eylemselliklere dönüştürecek bilgi üretimi yok. Uygulamanın karşı tarafında, muhataplar olarak faytoncuların temsilcileri var, atlar meselesine “ekmek parası” diye bakan ve her an yönetimlerle kapalı kapılar ardında pazarlık içinde taksi plakası veya tazminatla anında fikir değiştirmeye hazır olan. Peki bu taraflar simgesel düzenin çok boyutlu bir mesele olduğunu, bunların temsil yetkileri ve eylemliliklerinin yeterli olmadığını ortaya koymayı sağlayabilirler mi? Diyeceksiniz ki bunu yapabilselerdi, zaten süreç odaklı bir gelişme yaşanır ve bugünkü sonuçlar ortaya çıkmazdı.  Demek ki simgesel düzen bunu ihmal etmeye dönük bir örgütlenme biçimi. Tartışmak deyince eksik kalan şey insana özgü bir yeti olduğunu farz ettiğimiz simgesel alan. Bunu bu tarafların hiç biri yerine getiremiyor.

Çünkü bunu talep edecek taraf ortada yok. Belki de sorun buradan başlıyor.

Belediye Başkanı “en kısa zamanda karar alınacak, uygulanacak” diyor. Aslında karar çoktan alınmış, uygulanıyor. Önce karar veriliyor, sonra kamuoyunu, tarafları ikna etmek için disiplin araçları kullanılıyor. Bu karar alma biçimi kendi başına oluşmakta olan bir kamu düzenini gösteriyor.

Bu kadar kamu görevlisi, bu kadar sorumlu kurum, bu kadar çevik kuvvet polisi… kamu bizim adımıza bizi kolluyor. Ama nasıl bir ilişki içinde? Kamunun görevi bu mu?

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar. Bu da onları görevlerini yapmaktan muaf kılıyor.

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Peki  sivil toplum nerede? Bir tarafta hayvan hakları savunucuları var, atların eziyet gördüğünü ve faytonların hemen kaldırılması gerektiğini söylüyorlar. Diğer tarafta ise karşı görüşü temsil eden faytonların zalim görünümlü ağaları var.

İyi kötü bir sermaye biriktirmiş, diğer turizm yatırımcıları gibi esnaflıktan başlamış ve son zamanlarda Adalar’da iyice gelişen faytonculuğun temsilcisi olarak haklarını (doğrusu pazarlık güçlerini) korumaya çalışıyolarr. Bu temsilin arkasında ise temel bir gerekçe var: Ekmek parası. Bu yüzden bu gerekçe her an şehirdeki taksi plakaları takası gibi formüllerle yer değiştirmeye hazır. Doğal olarak hayvan hakları gibi bir öncelik yok. Faytoncu esnafı da çaresiz, olup bitenleri izliyor.

Dolayısı ile iki taraf var: Atları zulümden kurtarmak isteyen sivil toplum. Bunun karşısında ise çıkarları için bu rezilliği devam ettirmek isteyen faytoncular. (Bir de belki ne yapacağını kimin tarafını tutacağını şaşırmış olanlar.)

Yaşanan krizin dışarıdan görünümü tam olarak böyle.

Bu nedenle sorumluları tartışırken yalnızca görünürde olanları teşhis etmek yetmiyor. Asıl bu sistemin sürekliliğini sağlayan yöntemleri ve onların Bize dayatılan bu kamu yönetimi anlayışı. Bu yönetim modeli yasaklar ve yolsuzlukların bir bileşimi. Kaybettiğimiz ise şehrin  kendisi.

Faytonların kaldırılması ile ilgili yönetimlerin yaptıkları, kullandıkları yöntemler açısından incelenebilecek önemli bir vaka. Karar almak ve uygulamak bir katılım yöntemi olabilir mi?

Kime hesap sorulacak?

Bu arada pek bir de sesi duyulmayan bir başka topluluk var, kimi zaman bu bir kültür mirasıdır diyen. Kimi zaman da hayvan hakları açısından da yaklaşıp uzmanlarla ilişki kurarak atçılığın, faytonculuğun savunusunu yapan (3). Anladığım kadarıyla Dünya Mirası Adalar Girişimi gibi topluluklar burada duruyor. Kendi görüşlerini dile getirmeye çalışıyor ama bu sıcak ortamda ne söyledikleri duyulmuyor. Çünkü yapılması gereken iş, ortalık sakin iken, düşünülerek, tartışılarak yapılabilecek bir iş.  Faytonculuğun iyileştirilmesi, eziyetin engellenmesi gibi konularda “görüş sahibi olmak” yetmiyor. Adalar’da defalarca düzenlenen ulaşımla ilgili toplantılarda görüş iletmekle bir eylem planı oluşturulamıyor. Uzmanlar normal hayatlarında ne yaparlar? Araştırma, planlama gibi işlerin zaten bağımsız olmaları, açık bir yapı içinde geliştirilmeleri gerekmez mi?

Peki hesap sorulması gerekenler kimler?

Eğer modern bir kamu düzeninden söz ediyor olsaydık, başka bir “şey”e bakmamız, Adalar’la ilgili kararların alınma yöntemlerini dikkate almamız gerekirdi. Adalar’ın SİT Alanı ilan edildiği tarihten bugüne, geçtiğimiz on yıllar boyunca güya “Koruma Planları” hazırlanıyordu.

Sinsice planların ve bu süreci yönlendiren aktörlerle pazarlıkların tamamlanmasını beklediler. Süreci katılıma açmak için çaba gösteren insanları susturmak için söyledikleri şuydu: “Bu belediyelerin, uzmanların işi. Hele bir bitsin sonra konuşuruz”. Bunlar geçmişte olmadı. Bugün ne yapıldığına da bir bakın. Bugün de gene aynı yöntemlerle, aynı dışlayıcı ve yukarıdan bakışla karşımızdalar. Bu simgesel şiddetin dışlanmışlara, işaretsizleştirilenlere yönelik olan fiziki şiddetin kaynağı olduğunu da düşünmemek imkansız.

Bu süreç öyle bir karanlıkta bırakıldı ki, bu kararlardan etkilenecek kitlelerin ancak bittikten sonra haberleri olabildi, ya da hiç olmadı. Olduysa da planlar imar haklarını düzenleyen,  fiziksel çevre ile ilgili uzmanların hazırladıkları bir belge gibi gösterildi. Böylece Adalar siyasal kanallarla ayrıcalık elde eden küçük bir zümrenin av sahası haline getirildi. Onlarca sene boşuna kaybedildi, Adalar bir yağma alanına dönüştü. Bu olayın trajik tarafı, tıpkı şehirdeki diğer planlama faaliyetlerinde olduğu gibi, sivil toplumun kamu süreçlerine katılımını engelleyen, katılım dendiğinde karşılarına bürokratik bir yığıntı çıkaran aktörlerin de bu karanlık süreçteki rolleriydi. Bu yöntemler konuşulsaydı, o zaman katılıma açmak için çırpınmaları, uğraşmaları gerekecekti. Oysa böylesine tepeden inmeci bir modelle ayrıcalıkları yeniden üretmek mümkün (3).

Peki görevini yapmayan yönetimlerden kimse hesap sormayacak mı?

***

  1. Yeşil Gazete‘de Sezai Ozan Zeybek’in anlattığına göre 2. Dünya Savaşı’nın soruna doğru Tokyo valisi hayvanat bahçelerindeki hayvanları katlettirmiş. Bunu da Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin yaptıklarına halkı inandırmış. Tıpkı cepheye sürülen zavallılar gibi, onlar da “şehit” ilan edilmiş. Büyükada’da atların öldürülmesindeki sorumluluk da faytonlara ve atlara eziyet ettikleri söylenen faytonculara yükleniyor.
  2. Birikim Dergisi’nde çıkan yazısında Abdullah Onay bu itirazı bir kaybın belirtisi olarak görüyor: Adalar’ın soylulaştırılmış geçmişinden kalan ve bunun kaybının yerine geçen bir simge olarak.
  3. Yaklaşık beş yıl önce bir ulaşım yönetim planının hazırlanması, soruna süreç odaklı yaklaşılması için sivil toplum çabalarıyla fırsatlar yaratıldı, ama belediye yönetimi kendi rant ilişkilerini kaybetmemek için reddetti.  Bunun yerine göstermelik çalıştaylar düzenlendi. Gönüllüler tarafından iletişim kurulması için adımlar atılması önerildiği halde bir kere olsun Yerel Yönetimler Platformu’nda (Euro-Cities) bir eşleşme yapılmadı.

Kategori: Hafta Sonu