Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (9): Doğa hakkı

10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) kabul edildi. Ülkemiz 1949 yılında taraf oldu. Her yıl 10 Aralık ile başlayan hafta İnsan Hakları Haftası olarak kutlanıyor.

İHEB’in üçüncü maddesi “Yaşamak, özgürlük ve kişi güvencesi herkesin hakkıdır.” diyor.

1972 Haziranında ilk kez Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı toplandı.[1] Konferansın bitişinde duyurulan Stockholm Bildirgesi’nin birinci ilkesi ise şöyle: “İnsan kendine onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve tatmin edici yaşam koşulları temel hakkına sahiptir.”

1982 Anayasası’nın 56. maddesi bunların etkisi altında şu şekilde başlıyor: “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir…”

Odağına insanı koyan bu ve benzeri yaklaşımlarla serpilen insan hakları zamanla çocuk hakları, engelli hakları, kadın hakları, yaşlı hakları vb. alt başlıklara da evrildi.

15 Aralık’ta İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen İnsan Hakları Panoraması’nda konuşma yapmak üzere davetliydim. Bir ormancının böyle bir toplantıya çağrılmış olmasına en azından ben çok alışık değilim. Fakat memnuniyetle karşıladım.

Etkinlikte yapılan konuşmalarda KHK’lıların sorunlarından kadın haklarına, engelli sorunlarından Kürt meselesine kadar pek çok konu dile getirildi. Hepsi birbirinden anlamlı konu başlıkları elbette. Konuşmacılar da konularına oldukça hakimdi ve dinleyenler sanırım memnun ayrıldılar etkinlikten.

Temel sorun şu ki, herkes olumsuz anlamda ayrımcılığa maruz kalan, hakkı yenilen insan gruplarının haklarını savunmaya odaklı. O insan grupları kimi zaman bir etnik köken, kimi zaman bir dinsel inançla diğerlerinden ayrılıyor. Başka bir yerde cinsiyet ayrımcılık nedeni olurken, herhangi bir fiziksel engel ya da yaş ölçütü de ön plana çıkabiliyor. Öyle ki, benimsenen ideoloji, tutulan takım ya da sahip olunan meslek gibi ilk bakışta çok saçma görünen farklılıklar bile ayrımcılığın nedeni haline gelebiliyor. Bu tür ayrımcılıkların küçük ya da büyük örneklerine günlük yaşamda hepimiz şahit oluyoruz mutlaka. Ayrımcılığın nedenleri bunca farklı olabilirken hepsini basitçe tek bir potada eritmek de olanaklı. Bunun için küçücük bir soru sormak yeterli: “Kime karşı ayrımcılık yapıyoruz?” Yanıt oldukça kolay: “Kendimizden farklı olana.”

O halde kaldıralım farklılıkları dediğimizde, hepimizi tek başlık altında toplamaya çalıştığımızda, “herkes” sözcüğünün anlamına yoğunlaştığımızda varabildiğimiz en derin nokta sadece ve sadece insan. Çünkü biz insanız ve elbette en değerli olan biziz. Ötekiler; ağaçlar, kuşlar, böcekler, toprak, sokaktaki köpek, ormandaki ayı, okyanustaki köpek balığı yahut yaylada açan çiçekler, hepsi ama hepsi insanla kıyaslanamaz ve zaten onlar insana hizmet için varlar. Binlerce yıllık uygarlık(!?) birikimimizin bizi getirebildiği nokta işte bu; İnsan hakları!

Peki! O halde soruyorum size. Kendimiz insanız diye diğerlerini kenarda ve altta tutup yalnızca insanın haklarına odaklanmak normal ise kendimiz erkeğiz diye kadını kenarda ve altta tutmanın, kendimiz beyazız diye siyahı kenarda ve altta tutmanın, kendimiz Fenerbahçeliyiz diye Galatasaraylıyı kenarda ve altta tutmanın nesi anormal?

İnsanız ve kendimizi yüceltiyoruz. Ne olduğumuzu unutup kendimize gerçekle örtüşmeyen roller tanımlıyoruz. Basit ve sıradan bir canlı olduğumuzu çoktan unuttuk. İnsan olmayı biz seçmedik. İnsan olmak için zerre kadar çabamız yok. Fakat insan olduğumuz için böbürlenip duruyor; kendimize inançlar, ideolojiler yaratıyor ve onlara, daha doğrusu kendimize tapınıp duruyoruz. Bu da yetmezmiş gibi, bir insan hakları hikayesinin peşinden sürüklenip duruyoruz. Elbette, ayrımcılık kötü. Ama ayrımcılığın her türü kötü. Beyazı siyaha, erkeği kadına üstün tutmak ne derece kötüyse insanı diğer doğa unsurlarına üstün tutmak da o derece kötü.

Çok daha basit düşünmeli ve çok daha basit yaşamalıyız. Farklı değiliz, böbürlenmeyi bırakmalı ve gerçekleri görmeliyiz. Kansas’ın unutulmaz şarkı sözündeki[2] gibi “rüzgarda bir toz taneciği” olduğumuzu fark etmeliyiz.

Henry David Thoreau, Walden’de[3] “Birçok kişi Batı’daki ve Doğu’daki anıtları merak eder, onları kimin yaptığını bilmek ister. Bense o günlerde o anıtları kimin inşa etmediğini, böylesi ehemmiyetsiz işlere kimin tenezzül etmediğini bilmek istiyorum.” diyor. Tarih bize böbürlenenleri, dünyaya kazık çakma amacıyla yanıp tutuşanları anlatıp duruyor. Dünyanın yedi harikası (ister eski dünyanın ister yeni dünyanın) diye tapındığımız, ağzımızı açık bırakan şeylerin hepsi taştan inşa edilmiş insan yapıları. Sonra da kentlerin betonlaşmasından, Kanal İstanbul’dan, Çamlıca Tepesi’ne kondurulan caminin anlamsızlığından bahsedip çevrecilik yapıyoruz. Tıpkı diğer canlılara, doğaya ettiğimiz zulmü unutup insan haklarından bahsetmek gibi eğreti kalıyor bu.

“Hak” temelli yaklaşımlar çok değerli. Ama ihtiyaç duyduğumuz şey daha basit yaşayıp hak kavramını çok daha geniş ele almak ve “doğa hakkı”na kadar uzatmak. Bunu içtenlikle yapabilecek durumda mıyız? Çok umutlu değilim. En azından kısa sürede olacağını pek sanmıyorum. Belki de çok büyük bir felaket yaşamadan o noktaya hiç gelemeyeceğiz. Bilmiyorum…

[1] 5 Haziran’da başlayan konferans nedeniyle 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanır.

[2] Kansas, Dust in the Wind. https://www.youtube.com/watch?v=tH2w6Oxx0kQ adresinden erişilebilir.

[3] Walden: Ormanda Yaşam. Zeplin Yayınları.

Kategori: Hafta Sonu