Ekolojik YaşamGündemKanal İstanbulManşet

Kanal İstanbul iyi bir fikir mi? Prof. Saydam anlatıyor…

Son haftalarda gündemden düşmeyen Kanal İstanbul için bugün (23 Aralık) nihai ÇED Raporu askıya çıktı. 10 gün boyunca kamuoyunun görüşüne sunulacak olan rapor, daha sonra yürürlüğe girecek.

Bundan altı yıl önce Yeşil Düşünce Derneği’nin düzenlediği Çılgın Projeler Konferansı’nda Hacettepe Üniversitesi’nden deniz bilimci Prof. Dr. Cemal Saydam çok etkili bir sunumla Kanal İstanbul’un neden ve nasıl bir ekolojik felakete sebep olacağını açıkca anlatmıştı.  Konferansta yapılan sunumlar daha sonra tarafından kitaplaştırıldı.

Konu tekrar gündemdeyken Cemal Saydam’ın 2013 yılında yaptığı konuşmayı tekrar hatırlatmak istedik. Konuşmanın video kayıtlarına buradan ulaşılabilir.

***

“Her fırsatta yazdığım gibi, eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz. Hata yaptık kapatalım deseniz dahi olmaz. Sistem bir kez anoksik (oksijensiz) koşullara döndü mü geri dönüşü  sonsuza kadar olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren ama ülkemiz de uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.”

Kanal İstanbul ile ilgili olarak bir görüş ortaya koyabilmeniz için Akdeniz, Karadeniz ve Marmara Denizi hakkında detaylı bilgi sahibi olmanız gerekmektedir. Aksi halde böyle bir fikir cazip gelebilir ve de dünyadaki diğer örneklere bakarak neden bizde de olmasın yaklaşımını öne sürebilirsiniz.

Yokuş yukarı Karadeniz

Sonuçları beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama denizleri konuşturmak benim işim. Diyelim ki İstanbul Boğazı‘nda bir yere oturdunuz ve Boğaz’ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Dikkatli bakarsanız gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir oluğunu fark edersiniz. Gözünüzün önünden de bir iki gemi geçmiş ise bir tarafa giden gemilerin daha yavaş, diğer yana gidenlerin de neredeyse koştuğunu fark edebilirsiniz. Normal koşullarda Marmara’dan gelip Karadeniz’e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz, Marmara’ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve de aylardan Haziran ya da Temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur; 70-80 hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk da azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır. İyi de neden acaba? İşte Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Karadenizdeki tatlı su girdisinin ana kaynağı da Tuna, Dnyeper, Dnyester ve Don nehirleridir.

‘Doğal arıtma sistemi’

Marmara Denizi etrafındaki onca yapılaşmaya kirlenmeye karşı bunca zaman direnmesini, direnebilmesini yine belki dünyada sadece bu denizimize has su bütçesi ile direnmiş görünüyor.

İki tabakalı bir yapıya sahip olan Marmara denizimizin ilk 25 metresi Karadeniz suyu ile doludur ve bu su Marmara’nın toplam  3378 km3 hacminin sadece 230 km3 kesimini kaplar.

Geri kalan 3148 km3 yoğun Akdeniz suyu ile doludur. Yani Marmara Denizi’nin sadece %7 lik bir kesimi etrafındaki yerleşim yerlerinin atıkları ile boğuşmak durumunda idi. Yapılan çalışmalar ile neredeyse %95 doğruluk oranı ile Marmara Denizi’nin su bütçesi çıkarılmış ve Karadeniz’den gelen suyun Marmara denizi üst tabakasını üç ayda bir değiştirebildiği; Akdeniz’den gelen suyun ise Marmara Denizinin %93’nü oluşturan alt tabakayı yedi senede bir değiştirebildiğini göstermiştir.

İşte bu nedenle Marmara Denizi üst tabakası yakın zamana kadar hiçbir arıtıma tabi tutulmadan yüzeye verilen kirliliğin geri dönüşümü olmayan kötü etkilerinden kendini kurtarabilmişti. Artık İstanbul metropolünün atık suları  arıtılmakta ve arıtılmış sular Marmara Denizi’nin alt tabakasına verilerek Boğazlar aracılığı ile Karadeniz dip sularına taşınmaktadır.

Marmara Denizi 12000 sene önce bir tatlı su gölü idi. Keza aynı şekilde Karadeniz de o dönemlerde göldü. Akdeniz ise her zaman olduğu gibi yoğun tuzlu bir deniz idi. İklimsel değişimlerden dolayı yükselen Karadeniz göl suları önce Boğazlar aracılığı ile Marmara’ya daha sonra da Akdeniz’e ulaşınca tuz dengesinin sağlanması amacı ile de Akdeniz yoğun suları alt taraftan Karadeniz’e kadar ulaşmıştır. Bu son hali, son 3000 seneden beri oluşmuş olan hassas bir dengedir. İşte bu nedenlerden dolayı Akdeniz ve Karadeniz’in yapısal özelliklerini bilmek Marmara Denizinin anlaşılmasında çok önemlidir.

Akdeniz ile Karadeniz’in farkı

Akdeniz dikey karışımın çok olduğu ve bu nedenle de atmosferik oksijenin en diplere kadar taşınabildiği; binde 38,8 tuzluluğa sahip 15 ila 30 derece arasında sıcaklıklarda değişim gösteren bir denizdir. Güney tarafındaki çöl misali de içerisinde hiçbir şey barındıramadığı için denizin çölü olarak tabir edilen bir haldedir. Bu hali elbette güney sahillerimizdeki turizm sektörü için hayati öneme haizdir ancak balık açısından da belirli nehir önlerinin haricinde neredeyse ekonomik balıkçılığın olmadığı olamayacağı bir denizimizdir.

Öte yandan Karadeniz ise dikey karışımın olmadığı; belirli yoğunluk tabakalarının hem balık yaşamını hem de anoksik alt tabakayı belirlediği; dünya denizleri içerisinde sadece kendine has pek çok özelliği barındıran bir denizimizdir.

Doğal olarak denizlerin oksijen kaynağı atmosferdir ancak bu Marmara Denizi’nde sadece ilk 25 metre için geçerli bir durumdur. Tabakalaşma nedeni ile atmosferik oksijen alt tabakaya geçemez; bu nedenle Marmara Denizine oksijen sağlayan sular sadece Çanakkale Boğazı’nın altından gelen sulardır. Buradan giren sular da ancak Çanakkale Boğazı Marmara birleşmesine kadar etkili olabilmekte ve Marmara içerisine girince hemen balık yaşamını destekleme sınırının çok altında seviyelere inmektedir.

Dolayısı ile Marmara Denizinin alt tabakasındaki oksijen eksikliğinin nedenlerini anlamak Marmara Denizinin dinamikleri ve Kanal İstanbul’un olası etkilerini incelemek açısından çok önemlidir.

Marmara Denizi oluşumu öncesinde en derin yeri 1400 metre olan kapalı bir göl havzası idi ve bu nedenle dip kesimlerde organik madde birikimi ve doğal bozunma sonucu oksijen tükenme noktasına gelmiştir. Deniz koşullarının oluşumu sonrasında ise ekoloji tamamen değişmiş ve son 3000 seneden bu yana da Marmara Denizi’nin alt tabakası balık yaşamını desteklemekten çok aşağıdaki seviyelerde ve de özellikle İstanbul tarafında oksijensizlik sınırına yaklaşan seviyelere inmiştir.

Bütün sistem birbirine bağlı

Oksijenin İstanbul tarafında tükenme noktasına gelme nedeni de İstanbul şehri ile değil; Boğaz çıkışında mevcut olan “jet akımı”na bağlıdır. Bu jet akışının nedeni de İstanbul Boğazı’ndaki su dinamikleri ile belirlenmektedir. Görüleceği gibi sistem birbiri ile ilintili, her birinin ardında bambaşka nedenler ve özellikler olan karmaşık bir yapıdadır. Bu jet akımının nedeni ise Boğaz’aa 60-70 metre kalınlığında giren Karadeniz suyunun Boğaz boyunca Hisarlar önünde ve Salacak önlerindeki iki hidrolik kontrol noktasından geçmesi ve Marmara denizine 15 metre kalınlığında girmesine dayanmaktadır. Bu akımın tam tersi yönde olan ve Marmara’nın altından gelen yoğun Akdeniz suyu ise 30-40 metre kalınlıkta başladığı Boğaz serüvenini  sadece en altta birkaç metre kalınlıkta tamamlamakta ve Karadeniz’in dip suyuna doğru akmaktadır.

Bu jet akımı, Marmara’nın bugünkü oksijen fakirliğinin ana unsurudur. Buna detaylı girmeden önce bu jet akımının uydulardan nasıl izlendiğine bir bakalım.

İstanbul Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne çıkan su, Hayırsız Ada‘ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Bu olay Marmara için çok ama çok önemli. Bu su, Marmara’ya doğru sanki bir hortumun ucunu sıkmışçasına hızla çıkarken çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara’nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.

Kapalı döngü

Bu su çıkışını takiben Marmara Denizi’nin alt tabakasında bulunan ve başka türlü yüzey suyuna karışma olanağı olmayan ve en önemlisi de besin tuzları açısından çok ama çok zengin olan alt tabaka suyu, yüzey suyu ile karıştırmaktadır. İşte bu karışım sonrasında da yüzey suyunda organik madde çoğalması izlenmektedir. Karadeniz suyunun Marmara denizinde yarattığı en önemli olay bu “jet” çıkışı sonrası oluşan organik yüktür. Yüzeyde balıklar için besin kaynağı oluşturan ve Marmara’nın balık açısından zenginliğinin nedeni olan bu akım, daha sonra oluşan maddelerin dibe çökmesi ile alt suya oksijen yükü bindirmektedir. Marmara Denizi’nin orta ve batı kesiminde oluşan bu yük, dip suya batışını takiben de Akdeniz’den gelen ve Çanakkale Boğazı’nın altından geçerek Marmara’nın dip çukurunu dolduran su ile birlikte bu sefer Karadeniz’e doğru yaklaşmaktadır. Yani kapalı bir döngü oluşmakta ve organik maddelerin parçalanması sonrası tükenen oksijen doğal olarak Marmara’nın kuzeydoğusunda yoğunlaşmaktadır. Marmara Denizi yüzeyinde oluşan organik madde oluşumlarını bu uydu resminden de görmek izlemek mümkündür.

Uydu verisinden de görüleceği gibi Boğaz’dan daha koyu renkte çıkan Karadeniz suyu zaman içerisinde Marmara’daki daha yeşil renkle karışmaktadır. Burada renklerin daha yeşil olması daha yoğun alg patlaması anlamına gelmektedir. Bu yoğun alg patlamaları Marmara Denizi’nin kısıtlı oksijen girdisi nedeni ile İstanbul önlerinde oksijeni sıfırlama noktasına kadar getirmiştir.

Kanal İstanbul Panama’ya Süveyş’e benzemez

İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul’u bir Panama Kanalı’na bir Süveyş’e benzetmek denizlerimizin özelliklerini hiç ama hiç bilmeyen anlamayan kişilerin öne süreceği bir şekilsel benzetmeden öteye gidemez.

Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir “Kanal İstanbul”lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı ve aslı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz için basındaki hurafelere göre dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara’ya doğru hızla akmaya başladı. Akmaya başladı diyorum çünki bu kanal açılsa da açılmasa da Karadeniz ile Marmara arasındaki su seviye farkı aynı kalacaktır. Yani DzKK Seyir Hidrografi Dairesi tarafından yapılan ölçümlere göre olan su seviye farkından dolayı bu ikinci kanalda da su bu sefer boğazdaki derinliklere tümseklere çarpmadan olduğu gibi Marmara’ya akacaktır. Karadeniz ve Marmara arasında belirli bir zaman döneminde dahi 65 ila 15 cm arasında değişen yükseklik farkı nedeni ile kanaldan geçecek olan su tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara’nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara’nın üst suyu ile buluşacak; ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Bu seviye değişimleri kanalı Panama benzeri kapaklar ile idare ederiz şeklinde düşünenlerin bir kez daha düşünmesi için elzem olan değişimlerdir.

Planlanan kanal, basındaki haberlere göre İstanbul ile Tekirdağ arasında bir yerden Marmara’nın üst suyuna taşıyacaktır. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği organik yük, ilk önce Marmara’da yaratacağı ikinci organik yük nedeni ile balık üretimine belki de katkıda bulunacaktır. Ama zaman içerisinde meydana gelen organik yük, sonuç olarak alt tabakaya geçecek ve yine oksijen tüketerek parçalanma sürecine katılacaktır. İşte bu olay zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve oksijen bakımından sınırda olan alt su eninde sonunda ama mutlaka bir şekilde oksijensiz kalacaktır.

Hidrojen sülfür tehlikesi

Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksijensiz kaldı mı bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Oksijensiz ortamda alt suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse de alt tabaka için ilave oksijen yükü demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu, zamanla tüm Marmara’yı kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile atmosfere de çıkacaktır. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul’a doğru taşınacak ve tüm şehir zamanla artan bu kötü koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç’teki veya İzmir Körfezi‘ndeki koku misali… Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi’ne dolması ile Körfez’de deniz dibinde ve su tabakasındaki deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez’in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.

Bu işin ilk aşaması, eğer sistem anoksik koşullara dönüşür ise hidrojen sülfürlü bu su İstanbul Boğazı’nın altından Karadeniz’e doğru giderken Salacak’ta veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir. Mesela Hisarlar önlerinde veya Kuleli Askeri Lisesi önlerinde zaman zaman dipten kaynayan sular veya girdaplar şeklinde beliren değişimler bu sefer alt tabakadaki hidrojen sülfürlü yani çürük yumurta kokusunu da beraberinde taşıyacak ve Boğaz yaşanmaz hale gelecektir. Ama buradan çıkan su sadece koku taşımayacak bol da besinli olacak ve bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve Marmara’nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak; ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul’u kaplayacaktır. Zaman içerisinde İstabul’un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak ve Marmara’nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.Balık yaşamı ne olur derseniz Boğaz balıkların göç alanı olmaktan çıkacak ve geride kalanlar ya Karadeniz’de ya da Akdeniz’de yerleşecek ve bir daha asla Marmara’ya girmeyeceklerdir.Bu da göç etme alışkanlığına sahip türlerin yepyeni davranışlar geliştirmesine neden olacaktır.

Bütün senaryolarda sonuç: Felaket

Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz: Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul’u yaptınız ve devasa bir ada oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca (Yıldız) Dağları’ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca, bu sefer zamanla bu yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.Yani bu adada yaşayacak kişilere sonsuza  kadar su taşımak zorunda kalacaksınız. Burada oluşan yağmur suyu ve kanalizasyon atıkları da ayrı bir tablo elbette. Kanala verirseniz Marmara’ya gidecek ve orada etki yapacak. Kanalın alt akıntısı da olmayacağı için çare tüm kanalizasyonu toplamak ve Karadeniz’e vermek; hem de devasa borular ile. Nedeni, burada oluşacak ve orta boylu bir devlet sayısına ulaşacak insan sayısı. Onca masraf ile bu kanalizasyon suyunu tam arıtımdan geçirseniz dahi boşaltacağınız yer yine Karadeniz. Diyelim 50-60 metre derinliğine verdiniz, iyi de bu su az sonra İstanbul Boğazına girecek. Yani yeni ada eski Boğaz’ın katili olmaya namzet. Bol besinli su Karadeniz’in zaten bol besinli suyu ile birlikte Boğaz’a girerse, zaten besinden  dolayı şok üstüne şok yaşayan Marmara, bunların altından kalkamaz.

Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geldiğinin elbette farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Nasılsa olmaz diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine yazılacak.

Vatanımı seven ve doğru işler yapılmasını isteyen bir bilim adamıyım. İşim de deniz bilimleri yani kendi işimi yapıyorum ve de uyarıyorum:  Bu bir daha asla geri dönüşü olmayacak projeyi lütfen unutun diyorum. Her fırsatta yazdığım gibi, eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz. Hata yaptık kapatalım deseniz dahi olmaz. Sistem bir kez anoksik koşullara döndü mü geri dönüşü sonsuza kadar olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren; ama ülkemiz de uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.

 

Kategori: Ekolojik Yaşam