Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (8): Ne kadınlar gördüm…

Dünyanın her köşesinden kadın sesleri yükseliyor. Öyle bağıra çağıra değil. Köpükler saçarak ağzından ve öfkeli bir boğa gibi sağa sola saldırarak hiç değil.

Şili’de kıvılcımı çakılan o ses dört bir yanına yayıldı dünyanın. Dans ederek ve şarkı söyleyerek yükselttiler seslerini kadınlar. Duyan duydu, üç maymunu oynayanlara ne yapsan, zaten boş.

Aslında bir erkek olarak kadınlar hakkında yazmak haddime değil, farkındayım. Kadınlar sevmiş, onları kâh mutlu etmiş kâh üzmüş ve hatta belki de onlara karşı suç işlemiş bir erkek olarak klavyenin her tuşuna bin soru ve tedirginlikle dokunduruyorum parmaklarımı.

Birkaç ay önce sevgili Buket Uzuner ile aynı araç içinde İstanbul trafiğinde cebelleşiyorduk. Direksiyonda bir başka kadın vardı ve hamileydi. Buket Hanım diğer kadına çocuk büyütmeyle ilgili nasihatler veriyordu. Hamile kadının biraz gerildiğini hissettiğim için lafa karışarak “Ama öyle veya böyle büyüyor çocuklar, çok kaygılanmaya gerek yok.” anlamında bir cümle kurdum. Sevgili Uzuner bana hiç bakmadan ve donuk bir ses tonuyla “Bir erkek konuşuyor.” dedi. O zaman dersimi aldım ve kadın sorunları konusunda dilimi sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Çünkü açık olan şu ki, biz erkekler kadınları hiçbir zaman anlamadık ve anlamamız da pek mümkün görünmüyor.

Gelgelelim kadınlar bizi büyülemeye devam ediyor. Sözünü ettiğim cinsellik tabanlı büyülenme değil. O açıdan zaten prangalar ayaklarımızda. Demeye çalıştığım kadınların cesareti, yürekliliği, azmi ve yaptığı işte fark yaratmaları.

Geçen haftanın dört gününü Denizli’nin Çal ilçesinde geçirdim. Mesleki bir ziyaretti. Ormanları, dağları dolaştım. Ormancılarla, orman emekçileriyle birlikte oldum. Ormana, ağaca gönül verenlerle sohbetler ettim. Çok şeye hayran oldum. Çok şeye hayıflandım. Fakat yine iki kadın büyüledi beni.

İlki Hayriye Ertuğrul. Orman Yüksek Mühendisi. Çal Orman İşletme Müdürlüğü’nde ağaçlandırma mühendisi olarak görev yapıyor. Özverili çalışması herkes tarafından biliniyor. Bu nedenle 2018 yılında mesleğimizin en köklü örgütü olan Türkiye Ormancılar Derneği tarafından yılın ormancısı olarak seçilmiş. Çal’da karşılaştığımız herkes onu hem çok seviyor hem de saygı duyuyor. Deyim olarak değil sözcüklerin gerçek anlamlarıyla gecesini gündüzüne katarak, öncesi orman olan ancak insan etkisiyle epeyce bozulmuş Çal dağlarını bir ölçüde de olsa eski haline döndürebilmek için ağaçlandırma ve rehabilitasyon çalışmalarını yönetiyor. Aslında, bıraksalar Orman Genel Müdürlüğü’nü yönetecek bilgi ve yürek var. Ama Türkiye burası. O koltuklara bilgi ve yürekle gelinmiyor.

İkincisi Suzan Çavuş. Daha ilk bakışta yüzündeki samimi gülümsemeyi ve gözlerindeki delici ışığı fark ediyorsunuz. Sahada çukur kazıp fidan diken onlarca (kadınlı erkekli) orman işçisinin başı. Sanki bir değil de birkaç tane Suzan Çavuş var. Nereye baksanız onu görüyorsunuz. Bir bakıyorsunuz elinde çapa çukur kazıp fidan dikiyor. Bir bakıyorsunuz közde demlenmiş nefis çayı bardaklara boşaltıyor. Sonra bir bakıyorsunuz işçileri taşıyan minibüsün şoför koltuğunda, bozuk orman yollarında direksiyon sallıyor. Fakat yüzündeki ifade hiç değişmiyor, gülümseyen, içten, dost ve azimli bir ifade bu. Sorsak ne dertlerle boğuştuğunu anlatmaya zaman yetmez, ama o kendinden emin ve güçlü duruşunu hiç bozmuyor.

Hayriye bana fidan dikmeye ilişkin teorik bilgileri hatırlatıyor. Çukurun boyunu, fidanı yerleştirmeyi, fidanın tüpünü çıkarmayı, etrafını toprakla doldurup uygun eğimi vermeyi. Suzan Çavuş da uygulamalı olarak gösteriyor Hayriye’nin anlattıklarını. İkisini de dikkatle dinliyor ve izliyorum. Sonra çapayı elime alıp Çal’ın taşlı kayalı topraklarına iki sedir fidanını da ben dikiyorum. Hayriye ve Suzan Çavuş 100 üzerinden kaç aldığımı söylemiyor ama yüzlerinin gülmesinden geçer not aldığımı anlıyorum. Sanırım kahvaltıyı hak ettim.

Günün ilk ışıkları yavaş yavaş yükseliyor. Gece düşen kırağı eriyip toprak ve kurumuş otlar açığa çıkıyor. Yere serilmiş kilimler üzerinde kahvaltımızı yapıyoruz. Mis gibi kokan tarhana çorbası, közde demlenmiş çay, domates, peynir, zeytin, köy ekmeği, bal ve insanın her yanını sımsıkı saran gerçek sevgi…

Pazar akşamı Çardak Havalimanı’ndan Sabiha Gökçen’e süzülen uçağın koltuğunda Hayriye ile Suzan Çavuş’u düşünüyordum. Onlarda gösteriş yoktu. Onlara yapma gülüşler, samimi olmayan duygular uzaktı. Ülkenin dağını taşını nakış nakış işliyorlardı da adlarını bilen yoktu. Çünkü adları en çok söylenenler, bizi en çok kandıranlardı. Derken Attila İlhan’ın dizeleri geldi aklıma:

“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

Azıcık okşasam sanki çocuktular…”

Fakat bir şey eksik kaldı, tam anlatmadı dizeler duygularımı; tutamadım kendimi, yine hadsizlik yapıp ekleyiverdim:

“Ne kadınlar gördüm zaten çoktular

Umut giyip sevgi ekerlerdi donmuş toprağa

Bıraksan kanatlanıp uçacaktılar…”

Kategori: Hafta Sonu