EkolojiManşet

Yağmur ormanları bilinçle dolu

Kaderimiz doğaya ilişkin ikicil bakış açımızdan vazgeçmemize bağlı

Yeşil Gazete için çeviren: Özgürel Başaran

1980’den bu yana, gezegenin sıcaklığı 0,8 santigrat derece yükselerek Grönland buzul tabakasının erimesine ve okyanusların asitliliğinin artmasına yol açtı. 1986 ile 2008 arasındaki ortalamaya kıyasla, 2015’te,175 milyon daha fazla kişi sıcak hava dalgalarına maruz kaldı ve 2007 ile 2016 arasındaki meteorolojik felaketler 1990 – 1999 arasındaki ortalamaya kıyasla % 46 arttı. Bunlar, sıcaklıkların artmaya devam etmesi durumunda karşılaşacağımız korkunç olaylara bakılırsa hiç önemli sayılmaz. Yakın zamandaki tahminlere göre küresel sıcaklıklar yüzyılın sonunda 3,2 derece artmış olacak. Bu durum, 175 milyon insanın yaşadığı Hong Kong ve Miami dahil bir çok şehir, kasaba ve köyün sular altında kalması anlamına gelen deniz seviyelerinin yükselmesiyle sonuçlanacak.

Isınmanın insan kaynaklı olduğuna ilişkin kuşkuya yer bırakmayan ölçüde bilimsel kanıt mevcut. Bilimsel literatürdeki taramalar bilim insanlarının % 90’ının iklim değişiminin gerçek ve insan kaynaklı olduğu kanısına vardıklarını gösteriyor. Birçok araştırma ise bu rakamı % 97 olarak veriyor. Ancak kamuoyunda hala iklim değişiminin insan kaynaklı olduğunun gerçekliğine ilişkin kuşkular var. Bu kuşkuyu besleyen, büyük ölçüde fosil yakıt endüstrisinin kuşku tohumları ekmeye yönelik lobi faaliyetleri. Ancak bu durum, aynı zamanda insan bilgisinin çoğunluğunun ne kadar kesinlikten uzak olduğunu yeterince anlamayı başaramamaktan da kaynaklanıyor. Bir çok kişi bilimin “kanıtlanmış doğrular” sağladığına inanıyor ve bu varsayıma karşılık en ufak bir belirsizlik, bir hipotezin, “bilim dışı” ve kanıtlanabilir bilgiden çok bir spekülasyon konusu olarak görünmesine neden olabiliyor.

KURTARICI FELSEFE: Felsefi kuşkuculuk anlamında kuşkuyla sorunu olmayan felsefeci, kesin belirlilik istemenin çok fazla şey istemek olduğunu bilir. Bilim insanlarının insan kaynaklı iklim değişimi konusunda % 97 oranında uzlaşmaya varmış olması yeterinden fazladır.

Felsefe bu konuda yardımcı olabilir. 18. yüzyıl filozofu David Hume felsefe tarihinin büyük kuşkucularından biriydi. Ona göre, bilinçli deneyimimizin gerçekliğe bire bir karşılık geldiğini ortaya koymanın hiç bir yolu yoktu. Örneğin bir masaya ilişkin bilinçli deneyimimizin dış dünyada gerçek, fiziksel bir masaya tam olarak karşılık geldiğini gösterme olanağımız yoktu. Ancak Hume kuşkuculuğun korkulması gereken bir şey olduğunu düşünmüyordu. Olağan hayatımızı sürdürmek için, felsefe yapmayı bir kenara bıraktığımızda dış dünyaya ilişkin kuşkular sabah çiği gibi yok olacaktı.

Bu durumda böyle olasılıkları dikkate almanın ne gereği olabilir? Hume’a göre kuşkucu düşüncenin bir yararı, kanıtlarla daha sağlıklı bir ilişki kurmayı sağlayabilmesidir. İnsanların çoğunluğu dogmatik görüşleri benimsemeye hazırdır. İnançlarını uzlaştırmaya ya da dengelemeye çalışmak, hırslarına aykırı olduğu için rahatlarını kaçırır, bu yüzden de taviz vermezler. “Ancak bu tür dogmatik akıl yürütücüler insanın anlayış yetisinin en mükemmel olduğu durumlarda bile sahip olduğu en şaşırtıcı eksikliklerini görebilselerdi,” der Hume, “bunun üzerinde düşünmek onları doğal olarak daha alçakgönüllü ve temkinli olmaya iterdi ve böylece kendilerini beğenmişlikleri gibi, karşıtlarına yönelik önyargıları da azalırdı.”

Hume’un dogmatik eğilimlere ilişkin anlamlı tanımlamasının bugün hala doğruluğunu koruduğunu görmek beni şaşırtıyor. Karşılıklı kutuplaşmaların arttığı, insanların belirli bir konudaki kanılarını, farklı görüşlerde en ufak bir gerçeklik payı olabileceğini reddederek güçlendirip belirsizlikten kaçtığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak Hume’un işaret ettiği gibi bu tür bir inatçılık, bir dış dünyanın varlığına ya da evrenin beş dakikadan fazla varlığını sürdürmüş olduğuna ilişkin inançlarımız gibi en temel inançlarımız bile yüzde yüz kesinlikle doğrulanamaz. Felsefe eğitiminin bir çok değerli özelliğinden biri de kuşkunun önemini öğretmesidir.

Bu, iklim değişimi ile ilgili kuşku konusunda nasıl bir katkı sağlar? Paradoksal olarak, aşırı kuşkunun çaresi daha köktenci bir kuşku türüdür. Komplo teorileri ancak kesinlik beklenen bir ortamda yaşatılabilir, çünkü bu ortam hiç bir zaman karşılanamayacak bir beklenti oluşturur. Eğer kişi çok az şeyin, hatta ayaklarının var olup olmadığını bile kesin olarak bilinemeyeceğini anlarsa, yüzde yüz kesinliği olmayan olasılıklarla daha kolay başa çıkabilir. Eğer yüzde yüz kesinlikte bilinebilen bir bilimsel gerçeklik fikriyle yola çıkarsanız, o zaman bilim insanlarının “sadece” yüzde 97’sinin kabul ettiği bir gerçek inanılır olmak için çok fazla belirsizlik içeriyor gibi görünebilir. Ancak kuşkucu felsefeci kesinlik bekleyecek olursa felsefi bir zombiyle arkadaşlık ediyor olma korkusu yüzünden hiç bir zaman biriyle anlamlı bir ilişki kuramayacaktır. İnsanlık durumunu doğru biçimde anlamak, kesinlikten daha azının güvenmek için yeterli olduğunu kabul etmek demektir. Aslında inanç ve pratik katılım için kesinlik eşiğinin çok daha aşağısı yeterlidir.

Topyekun Ruhçuluk (panpsychism) doğal dünya ile ilişkimizi dönüştürebilecek, entelektüel olarak geçerli bir görüştür.

Kuşkucu felsefecilerin, doğrular kesin olarak kendilerine gösterilene kadar sinik bir biçimde inançları ittiğini düşünme eğilimindeyiz. Aslında felsefi kuşkuculuğu gerçekten benimsemiş bir felsefeci mutlak kesinlik istemenin çok fazla şey istemek anlamına geldiğini bilir. Bilim insanlarının % 97’sinin uzlaşmış olması yeterlidir.

İnsan eliyle oluşturulan iklim değişimine ilişkin kuşkulu kuşkuları bir kenara bırakırsak, iklim değişikliğine karşı harekete geçme konusundaki yetersizliğimiz çok tuhaf. Ana vatanım olan Britanya‘da halkın % 64’ü iklim değişiminin gerçek olduğuna ve genellikle insan eliyle yaratıldığına inanıyor, ancak eyleme geçmek için çok az politik baskı var. Çok sayıda uluslararası anlaşma sorunu çözmekten uzak görünüyor. 196 ülkenin küresel sıcaklık artışının 2, ideal olarak da 1,5 derecenin altında kalması hedefini yerine getirmek için verdiği özel taahhütleri içeren 2015 Paris İklim Anlaşması daha önceki anlaşmalardan daha ilerideydi. Sorun şu ki, Climate Action Tracker‘a göre, dünyadaki ülkelerin çoğu 2 derece hedefini bile tutturmaktan uzak görünüyor. Bu, Donald Trump‘ın 2017’de ABD‘nin Paris Anlaşmasından çekilmesine karar vererek söz konusu başarısızlığı daha da kötüleştirmesinden önceki durumdu.

Diyelim ki yarın, bir göktaşının 15 yıl içinde gezegenimize çarpacağını ve iklim değişimine eşdeğer ölçüde felaketlere yol açacağını keşfettik. Kuşkusuz hükümetler bir araya gelip bu trajedinin önlenmesi için bir yol olup olmadığını araştırırdı. Eğer bir yol bulunsaydı da, örneğin göktaşının küçük parçalara ayrılarak yok edilmesi gibi, bu durumda da bu projeyi hayata geçirmek için gereken kaynaklar ayrılır, politik irade ortaya konurdu. Ancak halen sıcaklığın felaket doğuracak ölçüde artması sonucu gezegenimizin zarar göreceğini ve bu konuda önlem almak için yapabileceğimiz bir şeyler olduğunu bilmemize karşın insanlar, üzerlerine düşeni yerine getirmek için harekete geçmekten aciz görünüyorlar.

İklim felaketini önlemekte başarısız olmamızda felsefi dünya görüşümüzün etkisi olabilir mi? Yazar ve aktivist Naomi Klein, bilimsel ve endüstriyel devrimlerin yaygınlaştırdığı zihin-beden ve beden-yeryüzü ikiciliğinin bu başarısızlıkta asıl rolü oynadığını savunuyor. İkicil bakış açısı, doğal dünyayı insan varoluşunun kutsanmasını temellendiren bilinçten yoksun bir mekanizma olarak algılar. Doğa saygı duyulacak bir varlık olmaktan çok, sömürülecek bir şeydir. Klein, özellikle bilim insanı ve felsefeci Francis Bacon‘ı, “Britanyalı elitleri yeryüzünü saygı duyulması ve alçakgönüllülükle (ve bir ölçüde korkuyla) yaklaşılması gereken hayat verici bir ana olarak görmekten tümüyle vazgeçmeye ve onun zindancısı olmaya ikna etmesi yüzünden” suçlar.

Varolan bilimsel paradigmamızın ikicil olmaktan çok materyalist olduğunu düşünürsek, sorunu nasıl ikicilik olarak tanımlayabiliriz? Materyalizm, bilim dünyasının büyük ölçüde resmi görüşünü oluştursa da, sıradan halkın genel görüşü olup olmadığı belirsizdir. Aslında materyalist David Papineau‘un tartıştığı üzere materyalizmin savlarını kabul edenler arasında bile bilinçli deneyimlerin beyinde ortaya çıkan fiziksel süreçlerden oluştuğunu kabullenmek psikolojik bakımdan neredeyse olanaksızdır. Gizli ikicilik, bilince ilişkin sorunlar tartışılırken, sanki bilinç beyindeki fiziksel süreçlerin yarattığı bir çeşit gazmışçasına, fiziksel süreçlerin nasıl bilinçli deneyimlere “yol açtığı” ya da bu deneyimleri “ortaya çıkardığı” gibi sorular sorulmasıyla kendini belli eder. Anne ve babam beni üretti ve böylece ben anne ve babamdan ayrı bir varlığım. Benzer biçimde eğer bilinç beyin tarafından üretiliyor olsaydı, aynı bir çocuğun ana ve babasından ayrı ve farklı bir varlık olması gibi, beynin fiziksel işleyişinden ayrı ve farklı bir şey olurdu.

Papineau, bunun materyalizmi destekleyen ezici sayıdaki savları çürüttüğünü düşünmüyor. Bu durumun sadece insanların ikici biçimde düşünmekten kendilerini alıkoyamamalarından kaynaklanan psikolojik bir gerçek olduğunu düşünüyor. Resmi dünya görüşümüz biyolojik sistemlerimizi mekanik yapılar olarak ele aldığı için çoğumuz bilincin bu mekanik biyolojik sistemlerin üzerinde ve ötesinde bir şey olduğu sonucuna varıyoruz. Başka bir deyişle, gizli ikiciler haline geliyoruz.

İkicilik doğayla sağlıksız bir ilişki yaratabilir. Bir ayrılık duygusuna neden olur. İkicilik madde dışı bir zihin olarak içinde var olduğumuz mekanik dünyadan çok farklı türde bir şey olduğumuzu ima eder. Ontolojik açıdan söylersek, bir ağaçla ortak hiç bir yönüm yok. Eğer ikici görüş doğruysa, doğayla hiç bir gerçek bağımız yoktur. İkicilik doğanın kendi içinde hiç bir değeri olmadığı anlamına gelebilir. Eğer doğa tümüyle mekanikse, o zaman sadece bizim için hayatta kalmamız için ya da duyularımıza uyararak zevk verici deneyimler elde etmemiz için faydalı olmasından kaynaklanan bir değeri olabilir. Bu noktada ikici düşüncenin doğanın kendi içinde değerli olarak görülmeyip kullanılması gerektiği yönünde bir anlayışı güçlendireceği kaygısı ortaya çıkar.

Felsefi dünya görüşümüz iklim felaketinden kurtulmadaki başarısızlığımızdan sorumlu olabilir mi?

Bu dünya görüşüne uygun biçimde ağaçlara sarılmanın duygusal bir aptallık olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. Bir insan neden bir mekanizmaya sarılsın ki? Yüzeysel olarak doğa güzel ve yaşam enerjisiyle dolu görünebilir, belki doğayla pek çok karşılaşmamızda buna inanmamak elimizde değildir. Ancak entelektüel dünya görüşümüz doğanın karmaşık bir mekanizmadan fazla bir şey olmadığını söyler. Doğanın böyle algılandığı bir durumda ona gerçek bir yakınlık hissetmek zordur.

Descartes, bugün pek az ikici kendisiyle aynı görüşü paylaşsa da, hayvanların mekanizmalar olduğuna inanacak kadar ileri gitmiştir. Hemen hemen herkes, insan dışındaki bir çok hayvan türünün de bilinçli olduğunu kabul edebilir. Materyalizmi gerçekten kabul etme konusundaki yetersizliğimizi dikkate alacak olursak, hayvanların da beyin süreçlerinin bilinci “oluşturduğunu” düşünebiliriz. Bilinçli canlılar oldukları için hayvanlar da (ya da en azından bilinçli zihinleri) kendiliğinden değer taşır. Ancak ikici dünya görüşüne göre, bilinçli canlılar olarak biz insanlar ve diğer hayvanlar birbirimizden tamamen ayrı durumda fiziksel dünyanın duygusuz mekanizması içinde barınırız. Doğayla bağlantı kurduğumuzda kendiliğinden bütünleşmiş, birbiriyle bağıntılı varoluş içinde hissettiğimiz ekosistem algısı ikici anlayışımıza uymaz, doğayı sadece fiziksel olarak gördüğümüz sürece de, ikici anlayışı kabul etmekten vazgeçemeyiz.

Doğal dünyayla ilişkimizi dönüştürme potansiyeli olan alternatif bir görüş varsa o da topyekun ruhçuluktur. Materyalistler ve ikiciler bilincin sadece insanların ve diğer hayvanların beyinlerinde yer aldığını düşünürken, topyekun ruhçular bilincin tüm evrene yayılmış ve kütle ve enerji kadar temel bir yapı taşı olduğuna inanır. Eğer topyekun ruhçuluk doğruysa yağmur ormanları da bilinçle doludur. Bilinçli varlıklar olarak, ağaçlar kendi içlerinde değer taşır: Bir ağacı kesmek etik açıdan önem taşıyan bir hareket haline gelir. Topyekun ruhçuluk görüşüne göre insanlar doğal dünyaya derinden bağlıdır: Bir bilinç dünyasında yerleşik olan bilinçli varlıklardır.

Bu görüş çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. Pan: Her şey ve psişe: Zihin kelimelerinden oluşan kelime köklerine bakarak topyekun ruhçuların her tür cansız nesnenin zengin bilinçli hayatlara sahip olduğuna inandıkları sanılmıştır. Örneğin çoraplarınızın varoluşsal bir bunalım döneminden geçiyor olduğuna inanmak gibi.

Topyekun ruhçu dünya görüşüyle yetiştirilmiş bir çocuk için, bir ağaca sarılmak bir kediyi okşamak kadar doğaldır.

Topyekun ruhçuluğu bu biçimde yorumlamak yanlıştır. Topyekun ruhçular her şeyin bilinçli olduğunu düşünmezler. Fiziksel dünyanın temel yapıtaşlarının bilinçli olduğunu düşünürler, ancak bu parçaların her rastgele birleşiminin bilinçli bir özneyi ortaya çıkaracağına inanmaları gerekmez. Çoğu topyekun ruhçu, çoraplarınızın bilinçli olduğunu kabul etmezken onları oluşturan şeylerin bilinçli olduğunu vurgulayacaktır.

Belki daha da önemli olan, topyekun ruhçuların bizimkine benzer bir bilincin her yerde olduğuna inanmamalarıdır. İnsanların sahip olduğu karmaşık düşünce ve duygular, doğal seçilim sonucu oluşan milyonlarca yıllık evrimin sonucudur ve tekil parçacıklarda buna benzer bir şey yoktur. Eğer elektronlar bazı deneyimler yaşıyorsa, bunlar bizim hayal edemeyeceğimiz kadar basit bir biçimde olmalıdır.

İnsanlarda bilinç, soyut ve karmaşık duygular, düşünceler ve duyumsal deneyimlerden oluşan gelişkin bir olgudur. Ancak bilincin daha basit biçimlerde de var olabileceğini düşünmek de bu bilgiyle uyumsuzluk içermez. Bir atın bilinçli deneyiminin bir insanınkine, bir tavuğun deneyimlerinin de atınkine kıyasla daha az karmaşık olacağını düşünmek için yeterli nedenimiz var. Organizmalar basitleştikçe belki de bir noktadan sonra bilincin ışığı birdenbire söner, daha basit organizmalar hiç bir deneyim yaşamıyor olabilir. Ancak aynı zamanda bilinç ışığının tamamen sönmek yerine, sinekler, böcekler, bitkiler, amipler ve bakteriler örneğinde olduğu gibi, organik yapının karmaşıklığı azaldıkça kararıyor olması da mümkündür. Topyekun ruhçu için bu kararma ancak tamamen kapanmama süreci, inorganik maddeyi de kapsayacak biçimde yaygınlaşır, temel fiziksel varlıklarda – belki elektron ve quarklarda, kendi basit yapılarını yansıtacak biçimde bilincin son derece ilkel formları bulunabilir.

Topyekun ruhçuluğun asıl çekici yönü, gözlem verilerini açıklamaktan çok bilincin gerçekliğini açığa çıkarmasıdır. Bilincin gerçek olduğunu biliriz, bu yüzden onu bir şekilde açıklamamız gerekir. Eğer gerçekliğe ilişkin genel bir teoride bilince yer verilmezse o zaman bu teori doğru olamaz. Topyekun ruhçuluk, bilinç kavramını bilimsel dünya anlayışımızla bağdaştırmanın bir yolunu gösterirken, bir yandan ikicilikten, bir yandan da materyalizmden kaynaklanan derin sorunlardan kurtulmamızı sağlıyor. Ayrıca gerçekliğe ilişkin çizdiği resim, zihinsel ve manevi bakımdan daha sağlıklı olmamıza katkıda bulunmaya elverişli.

Yazar Naomi Klein suçu ‘zihin ve beden arasındaki yıpratıcı ayrılıkta’ görüyor.

Diğer insanlara nesneler gibi değil, değer ve amaç içeren duyarlı merkezler olarak yaklaşıyoruz. Yakınımızda olduklarında varlıklarını hissediyoruz ve davranışlarının bireysel iradelerinden kaynak bulduğunu düşünüyoruz. Çocukların ağaçları ve bitkileri aynı şekilde deneyimlemek üzere yetiştirildiklerini, bir bitkinin ışığa doğru hareketini onun yaşamak için bilinçli isteğinin ve yöneliminin bir ifadesi olarak görebildiklerini, ağacı bireysel bir duyarlılık merkezi olarak kabul ettiklerini hayal edelim. Topyekun ruhçu bir dünya görüşüyle yetiştirilen bir çocuk için bir ağaca sarılmak, bir kediyi okşamak kadar normal bir davranış olarak görülürdü. Böyle bir kültürel değişimin etkilerini öngörmek kolay değil, ancak topyekun ruhçu bir kültürde yetiştirilen çocukların doğayla çok daha yakın bir ilişki kuracağını ve doğal varlıkların korunmasına daha fazla değer vereceğini varsaymak mantıklı olur.

Son yıllarda Suzanne Simard, Monica Gagliano ve Ariel Novoplansky tarafından yürütülen bitkilerle ilgili araştırmalara dayanarak, bitkilerin iletişim kurduklarını, öğrendiklerini ve hatırladıklarını artık anlamış bulunuyoruz. Simard, bir orman ağının merkezindeki “ana” ağaçların kendi kökünden gelen ağaçlara daha fazla miktarda karbon vermekle kalmayıp aynı zamanda onların hayatta kalma şansını dört katına çıkaracak biçimde savunma sinyalleri gönderdiğini ortaya çıkardı. Kuşaklar arasındaki bu aktarım özellikle ana ağaçlar öldüğü zaman bilgeliklerini daha sonraki kuşağa aktardığında daha da belirgin hale geliyor. Ağaçların bilinçli bir hayatı olduğunu kabul etmemek için insan merkezci ön yargılar dışında bir neden göremiyorum.

Anlaşılabileceği gibi, bu veganlığın ve vejetaryenliğin etik değerleri bakımından bazı zorluklar yaratabilir. Bir çok vegan ve vejetaryen duyarlı varlıkları öldürmenin ve sömürmenin yanlış olduğunu düşünür. Ancak eğer bitkiler de duyarlılık taşıyorsa, geriye yiyecek ne kalır? Bunlar çok zor etik sorular, eğer kendimiz hayatta kalmak istiyorsak duyarlı varlıkların bir kısmının öldürülmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna varabiliriz. Ama bitki yaşamının bilinç taşıdığını kabul etmek en azından bitkilerin saygı gösterilmeyi ve gözetilmeyi hak eden kendilerine özgü çıkarları olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Bitkilerin zihinsel yaşamına ilişkin anlayışımızdaki bu değişimlerin farkına varan çok az insan var ve bir çoğu ağaçların iletişim kurduğuna ilişkin fikirleri de büyük olasılıkla saçma bulacaktır. Ama bir ormanda yürürken yaşayan bir topluluğun, harıl harıl çalışan bir dayanışma ve destek ağının içinde oldukları öğretildiğinde çocuklarımızın doğayla ilişkilerinin nasıl farklılaşacağını hayal edelim.

1960’ların kültürel devrimcileri doğayla sevgi, saygı ve uyumlu bir birlikte varoluşu içeren yeni bir ilişki kurmayı umdular. Bu umutlar, onları anlamlı kılacak entelektüel bir dünya görüşü var olmadığı durumda havada kaldı. Böyle bir dünya görüşü- topyekun ruhçuluk -şimdi entelektüel açıdan itibar kazanmış durumda. Yeni bilinç biliminin bizi doğayla yeni bir anlaşmaya yönlendireceğini ummak için yeterli nedenimiz var. Tek sorun çok az zamanımızın kalmış olması.

Makalenin İngilizce Orijnali

 

Kategori: Ekoloji