EkonomiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşil Yeni Düzen Türkiye’nin aradığı yeni vizyon olabilir mi?

Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var.

2012’de şaşaalı hedeflerle duyurulan Vizyon 2023 çöktü. Hatırlayalım, neler yoktu ki vaatler arasında: 2023 ‘te en büyük 10. Ekonomi olmak, kişi başı gelirin 25 bin dolara yükselmesi…

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, bırakın bu hedeflere yaklaşmayı, 2012’deki şartları bile arar hale geldi Türkiye.

Gencinden yaşlısına Vizyon 2023 bir gelecek vaat edemiyor. Ömürlerinin en güzel çağını okul-kurs-sınav üçgeninde geçiren gençlerin çoğunu bekleyen işsizlik, şansları varsa belki bir memurluk.

Türkiye çok büyük bir ekonomik krizin içinden geçiyor. Bir yandan artan işsizlik bir yandan hızlanan enflasyon her geçen gün artan sayıda kişiyi yoksulluk sınırı altına itiyor. Umutsuzluk giderek artıyor. 2003’te halkın %45’i bir sonraki yıldan daha umutlu olduğunu belirtirken 2018’de bu oran %29’a düşmüş vaziyette (Kaynak: TÜİK Yaşam Memnuniyeti Anketleri).

Krizin bir de ekolojik boyutu var. İklim değişikliğine bağlı olaylar, ekonomik kayıplar bir yana artan sayıda cana mal oluyor. Yerelde doğa yıkımı tüm hızıyla sürüyor.

Türkiye bu üçlü krizle başetmek adına ne yapıyor? Kocaman bir hiç! Üstüne üstlük, çoktan çökmüş, geçmişi aratır hale getirmiş Vizyon 2023’ün içi boş retoriği devam ediyor. Bu değişmedikçe krizin daha da derinleşeceğinden şüpheniz olmasın.

Türkiye ekonomisinin, o bilindik tabirle, yeni bir hikayeye ihtiyacı var. O da, kanımca, Yeşil Yeni Düzen’dir.

Nedir Yeşil Yeni Düzen?

Yeşil Yeni Düzen’i anlamak için ona ilham vermiş Yeni Düzen’den bahsetmek gerekir. 1929 Büyük Buhran’ı önce ABD ekonomisini sonra dünya ekonomisini vurdu. ABD’de sanayi üretimi %50 düşerken işsizlik oranı %30’lara dayandı. Ekonomik kriz toplumsal bir krizle beraber yaşanıyordu. Krizin temelinde, devletin tüm denetimini reddeden finans ve reel sektörün dev şirketlerinin spekülatif davranışları yatıyordu. Bedelini yine halk mı ödeyecekti?

1932’deki ABD Başkanlık yarışında F. D. Roosevelt ABD halkına bu “düzeni” değiştireceğine söz verdi. Yeni bir düzen önerdi. “Yeni Düzen” (New Deal) önce ABD’yi, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyayı dönüştürdü. Sosyal devlet 1980’lerde yıkılana kadar insanlık göreli barış içinde yaşadı.

Yeni Düzen, üç ayak üzerinde yükselmişti. İşsizliğe ve yoksulluğa acilen bir çare bulunması gerekiyordu. ABD çapında kurulan bir teşkilat bu işi üstlendi. Ekonominin toparlanması, tekrar iş üretmesi için kamu devreye girdi, büyük altyapı projeleri yapmaya başladı. O güne kadar kamu hizmetlerinde mahrum kalan büyük toplum kesimleri temel hizmetlere erişir hale geldi. Ekonominin demokratikleşmesi adına bu büyük bir adımdı. Örneğin, özel dağıtım şirketleri tarafından karlı bulunmadığı için elektriksiz faaliyet gösteren çiftlikler bu yatırımlar sayesinde elektriğe kavuştu ve gelirlerini arttırabildi.

Yeni Düzen’in başarısında bence en önemli ayağı ise reformcu ruhuydu. Reformlar “oyunun kurallarını” halktan yana değiştirdi. ABD çapında asgari ücret uygulamasına geçildi, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırıldı. Bankaların spekülatif faaliyetleri sınırlandırıldı. Bankacılık ve emek alanları başta olmak üzere hayata değen her alanda yapılmış reformlar olmasa sosyal refah devleti kurumunun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Bir yanda vergi gelirleri ile fonlanan kamu yatırımları, öte yanda toplumcu bir reform hamlesiyle ABD ekonomisi ekonomik ve toplumsal krizden çıkmayı başardı. 2. Dünya Savaşı sonrası bu çerçeve diğer dünya ülkelerine yayıldı. Ülke yönetimlerinin kendi ihtiyaçlarına göre politika belirleyebilme güçleri, manevra alanları genişledi. Refah toplumun dünya çapında kurumsallaşması 1980’lerdeki neoliberal saldırıya kadar devam etti.

Sağdan sola tüm partilerin ortak noktası

Dünya 1980’lerin neoliberal saldırısı ardından yeniden serbestleşme ve denetimsiz küreselleşme evresine girdi. Buna ayak uyduramayan ülkeler, bölgeler birbiri ardına krizler yaşadı (1997 Asya Krizi, 1994/2001 Türkiye vd.). Denetimsiz küreselleşme ve serbestleşme kapitalist merkez ülkeleri 2008’de vurdu. Ekonomik ve finansal ilişkiler kısa sürede krizi küresel boyuta taşıdı.  Çöken üretim, artan işsizlik 1929’ları hatırlatıyordu. İşin kötüsü bir de iklim değişikliği denilen yepyeni bir sorun çıkmıştı ortaya.

O günlerde, ilkin ABD’li ünlü gazeteci Thomas Friedman, New York Times’daki kösesinde yeni düzenden ilhamla, krizin ancak yeşil bir yeni düzenle aşılabileceğini yazdı. Ve Yeşil Yeni Düzen kavramı hayatımıza girdi.

2009’da sadece Yeşiller’in seçim manifestosunda bahsedilen Yeşil Yeni Düzen, 10 yıl içinde gerçekçi tek alternatif olarak sağdan sola bütün siyasi hareketlerin politikası haline geldi.

AB Komisyonu’na başkan olarak seçilen Hıristiyan-Demokrat Ursula von der Leyen’in seçimlere girerken açıkladığı yol haritasının ana ekseninin Avrupa için Yeşil Yeni Düzen olması oldukça önemli. 2020 ABD başkanlık seçimlerinde de Demokrat partili adaylar sıkça ABD için Yeşil Yeni Düzen’i anmakta.

2009’da kaçan fırsat

2009’a geri dönelim. Ekonomik kriz büyük hızla dünyaya yayılırken aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok devlet, krizle mücadele için programlar/paketler açıkladı. Duran çarkları tekrar döndürmek için merkez bankaları para basmaya, maliye bakanları teşvik paketleri açmaya başladı. Kimi ülkeler krizi ekonomilerini dönüştürmek için bir fırsat olarak gördü, mali kaynakları enerji altyapılarını karbonsuzlaştırmaya hasrettiler. O dönemde Türkiye ne yaptı?

Büyük bir fırsatı kaçırdı desek, yalan olmaz. Alınan önlemler, sığ bir yaklaşımla tüketimi canlandırmaktan öte gitmedi. Onun da ne kadar işe yaradığı tartışılır. Sonra, Vizyon 2023 adı altında, güya enerjide dışa bağımlılığı bitirmek adına fosil enerji teşvik edilmeye başladı. Ekonomi inşaatla da olsa büyüyor, bu yapının ekonomik (artan cari açık), toplumsal (Soma gibi artan denetimsizliğe bağlı iş kazaları) ve ekolojik (imara açılan ormanlık alanlar, dereler, maden izinleri vd.) maliyetleri gözardı ediliyordu. Vizyon 2023, Türkiye’yi enerji ve kirlilik yoğun bir yapıya dönüştürdü.  Ne var ki gün geldi, finansman zorlaştı. Oyun bitti. Bugün Türkiye’de başta enerji ve inşaat olmak üzere birçok sektör batık durumda.

Geriye dönüp baktığımızda, 2009’da oransal olarak benzer paralar harcayan, aralarında Çin, Kenya, Ekvator, Tunus gibi ülkelerin bulunduğu bir grup ise ekonomilerinin hiç olmazsa bir kısmını yeşil dönüşüme tabi kılmayı başardılar. Ekonomilerini düzlüğe çıkarırken, istihdamlarını artırabildiler. Ve çevreden feragat etmeden bunu başardılar. 2009’da girilen yanlış yol 10 yıl sonra büyük bir krize sebep oldu. Aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Zaten krizle fakirleştik ama korkarım bu kafayla devam edilmesi halinde kayıplar bunlarla sınırlı kalmayacak. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye elinde olanı korumak istiyorsa iklim değişikliğini daha ciddiye almalı.

Bir sonraki yazımda iklim değişikliğinin Türkiye ekonomisine neden çok ciddi bir tehdit içerdiğini anlatmaya çalışacağım.

Kategori: Ekonomi