Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (6): Canım ormancı

Hemen her yerde ve sürekli olarak söylediğimi tekrarlayarak başlayayım bu yazıya: Türkiye’de ormancılık kültürünün derin ve sağlam kökleri var. ‘Cibal-i mubaha’dan[1] çağdaş ormancılığa uzanan yol kimi zaman dikenli çakıllı, kimi zaman güllük gülistanlık ama oldukça uzun bir yoldur.

İlk orman müdürlüğü 1839 yılında Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kurulmuştur. Elbette bu müdürlüğün kuruluş amacı ormanları korumak ve artırmak değil, orman ürünlerinin satışından vergi toplayarak hazineye gelir kaydetmekti. Öyle ya da böyle ülkemiz ormancılığının başlangıç noktasıdır diyebiliriz bu yıla ve o nedenle de Türkiye ormancılık örgütünün amiral gemisi olan Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) logosunda da 1839 yazar.

Tanzimat Fermanı ile başlayan bu kritik süreçte ülkeye pek çok alanda pek çok farklı yabancı uzman davet edilmiş ve bu uzmanların bazıları gerçekten de tarihe damga vuran atılımların öncüsü olmuştur. Lois Tassy bunlardan biridir. Türkiye ormanları ve ormancılığı için yaptığı katkılar içerisinde kuşkusuz en önemlisi 1857 yılında ülkenin ilk orman okulunu kurmasıdır denilebilir. Bugün mensubu olmakla övündüğüm İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin[2] (İÜOF) temeli de bu okuldur ve bu nedenle İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin logosunda 1857 yazmaktadır.

İşte bu iki kurum, yani OGM ile İÜOF Türkiye’deki ormancılık kültürünün beşiğidir. Fakülteden yetişen orman mühendisleri ülkenin dört bir yanına yayılmış OGM birimlerinde görev alarak, yalnızca ağacın değil toprağın ve suyun, kuşun ve böceğin, otun ve çiçeğin gelecek nesillere bugünkünden daha nitelikli şekilde ve daha yüksek miktarlarda aktarılması için ter akıtırlar. Fakültede hocalar istisnasız şekilde önce “koruma” derler, teşkilatta amirler ekosisteme zarar verecek emirlerin altına imza atmazlar. Yanlış kararlar olmaz mı, elbette olur. Kötü niyete rastlanmaz mı, elbette rastlanır. Fakat bir kültürü başarılı yapan kusursuz olması değil kusurlarını giderecek önlemler almayı bilmesinde yatar. Ormancılık kültürü de bunu çok uzun yıllar başarabilmiştir.

Aman ormancı

Diyebilirsiniz ki, “Hocam, geçen yazıda ne diyordunuz şimdi ne diyorsunuz?” Yanıtım şu; üst paragrafta söylediğim yerleşik ormancılık kültürüdür. Geçen yazıda bahsettiğim, “aman ormancı” diyerek değerli meslektaşlarıma sitem ettiğim tablo ise geçici olduğuna bütün kalbimle inandığım kötü bir dönem bana göre. Tarihe baktığınızda bu tür dönemleri sık sık görebilirsiniz. Adeta bir akıl tutulmasıdır bu. Bu akıl tutulmasını beslemek için pek çok araç kullanılır. Baskı ve korku bunların en yaygın ve bilinenidir. İyi iş yapar ama kalıcı etki yaratması mümkün değildir. Çünkü baskı ve korkuyu yırtıp atan kahramanlar mutlaka çıkar ve sonra örülen duvarlar domino taşı misali bir bir yıkılır.

Aman ormancı dememden alınan meslektaşlarım olmuştur. Belki de pek çoğu içinden şunu geçirmiştir: “Hoca’nın tuzu kuru. Atıp tutuyor. Acaba biliyor mu bizim ne koşullarda çalıştığımızı? Yarın ne olacağımızı bilmeden zor koşullarda görev yapıyoruz. Çoğu zaman gecemiz gündüzümüze karışıyor. Bir hafta bile izin kullanamadan geçen yıllar oluyor. Rotasyon uygulamasıyla aile düzenimiz darmadağın oldu. Örgüt yapısı sürekli değişiyor. Tabela değiştirmekten yorulduk. Bilgi ve deneyim olarak bizden geri olanların tepemize amir olarak oturtulması onurumuzu zedeliyor. Personel yetersiz, araç-gereç yetersiz, bürokrasi boğucu boyutta, ama biz bütün bunlara rağmen orman sevdasıyla işimizi yapmaya çalışıyoruz ve hoca aman ormancı diyerek bizleri zan altında bırakıyor.”

Bilmez miyim hiç? Sürekli aranızda değil miyim? Türkiye’nin dört bir yanını dolaşıyorum. Bir sınıf arkadaşımı bölge müdürü koltuğuna kurulmuş görürken diğerini sıradan mühendis olarak çalıştıran sistemin çarpıklığını sizler kadar yakından takip etmez olur muyum? Sözüm size değil, bilin isterim. Sözüm nereye gideceğini çok iyi bilir, kaygılanmayın sakın.

Canım ormancı

Bakın, yıllardır kadro ilanı bekleyen kardeşlerinizin içi kıpır kıpır bu sıralarda. Orman Genel Müdürlüğü’ne 1150’si orman mühendisi olmak üzere 5000 yeni personel alınacak. Bu genç kadrolar sizlere destek olmak üzere heyecanla sürecin sonlanmasını bekliyorlar. Haftalardır mülakatlar devam ediyor. Merkezi sınav sistemi ile kendilerinden olanla olmayanı anlayamadıkları, ülkeyi ortadan ikiye bölen bu ilkel ayrımcılığı yeterince yapamadıkları için personel alım sistemini değiştirdiler. Bu ülkede nefes alıp veren herkes çok iyi biliyor ki amaçları çok bilgiliyi az bilgiliden ayırmak değil.  Bu da yetmiyormuş gibi onları sizin gibi devlet memuru kadrolarına atamayıp sözleşmeli olarak çalıştıracaklar. Neden dersiniz? Gayet açık değil mi? İstediklerini istedikleri zaman kapı dışarı etmek için. Yine de yıllardır işsiz dolaşmaktan bıkmış olan kardeşleriniz heyecanla bekliyor ormanla kucaklaşmak için. Sizce aralarından kaçı, olur da seçilirlerse neyle karşılaşacaklarını tam olarak biliyor? Döner sermaye üzerinden maaşlarının ödeneceğini biliyorlardır. Peki, bunun için, yani maaşlarını alabilmek, döner sermayeye daha çok gelir kazandırabilmek için daha fazla kesmeye zorlanacaklarını da biliyorlar mıdır dersiniz? OGM’nin en tepe isimlerinin odun üretimi artışıyla ilgili iddialı ama bir o kadar da üzücü açıklamaları ile 1150 orman mühendisi alımı arasındaki bağı kurabiliyorlar mıdır? Veya yeni açılan işletme müdürlükleri ve şefliklerinin ormanları daha iyi korumak için değil de daha çok odun üretebilmek için planlandığını tahmin ediyorlar mıdır?

Bu soruların sonu gelmeyeceği gibi umudumuz ve çabamız da bitmez. Ben “aman ormancı”lardan çok daha fazla “canım ormancı” olduğunu adım gibi biliyorum. Ormanın ve ekosistemin devamlılığını her şeyden üstün tutan canım ormancılara çok iş düşüyor. Yılmak yok, daha yapılacak çok iş var. Nasıl mı? Eh, onu da sonraki yazılara bırakalım, zira “canım editör”üm beş bin vuruşu geçme diye fena bastırıyor.

[1] Mubah, yani serbest dağlar anlamına gelir. Osmanlı’nın son zamanlarına kadar ormanların çok büyük bir bölümü cibal-i mubaha sayılmış ve herkesin serbestçe yararlanmasına açık olmuştur.

[2] İstanbul Üniversitesi 2018 yılında İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa şeklinde ikiye bölünmüş ve Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa bünyesinde kalmıştır. Tepeden inme bir yaklaşımla gerçekleştirilen bu bölünme tarihe, akla ve vicdana uygun olmadığından ben resmi yazılar dışında yalnızca İstanbul Üniversitesi demeyi tercih ediyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu