Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Afetler ve totaliter modernleşmenin söylemi, ideolojisi, eylemsellikleri

12 Kasım Düzce’deki afetin 20’inci yıldönümüydü.

Düzce’yi arka arkaya iki deprem vurdu. 17 Ağustos’da resmi kayıtlara göre 270 insan öldü. 1057 kişi yaralandı. 12 Kasım’da 845 kişi öldü, 5.000 kişi yaralandı. Bu depremlerle şehrin yapı stoğunun büyük bir bölümü ya yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi.

Düzce tarihte neredeyse her 20-30 senede bir şiddetli bir deprem yaşamış.  Hem dünyanın en aktif fay hatlarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı, hem de bağımsız bir fay hattı yakınından geçiyor. Dolayısı ile depremler bu bölgede yaşayanların hayatlarında karşılaştıkları bir gerçeklik.

Günümüzde uzmanlar, meslek odalarının temsilcileri birçok yerde olduğu gibi Düzce’de de sorunların çözülmediğini söylüyorlar. “İmar Barışı” gibi uygulamaların deprem gerçeğini dikkate almadığına işaret ediyorlar.

Önce kendimden başlayayım: “Deprem vurdu” diyorum, hatalı bir şey söylüyorum. Düzeltmeye çalışıyorum.  Afetlerin “insan yapımı” olduğundan söz ediyorum. Ancak gene hatalı bir şey söylüyorum. Söylemden başlamak zorunlu. Söylem kusurlarıyla sorumluluğumuzu yerine getirmediğimizi ele veriyoruz. Afetlerden “insanlar” mı sorumlu?

Kusur binalarda değil, önce söylemde. İnşa edilen deprem gerçekliğinde.

Demek ki söylemden başlamak zorunlu.

Depremin gerçekliği tıpkı ölümle karşılaşma biçimi gibi.  Fay hatlarının yerleri, depremselliğin tarihi… bunlar depremin gerçekliği hakkında bir fikir veriyor. İnşa edilen bu görüntü felaketin yerine geçiyor. Söylemdeki bu yer değiştirmeye asimetrik ilişkileri, egemenleri yeniden üreten “ideoloji”  diyebiliriz. Totaliter modernleşmenin ideolojisi…

Kitleler gerçeklik ve etkin özneler karşısında edilgin nesneler halini alıyor. Söylem gösterdiğini gizliyor. Depremlerin göz alıcı görüntüsü karşısında afetlerin nedenleri karanlıkta kalıyor. Kitleler ne yapacaklarını, neyi talep edeceklerini bilemedikleri için “depremin sert gerçekliği” ile yüz yüze kalıyor ve unutuyorlar.

Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Bir tanıklık:

Yıkılan evde karısını ve küçük çocuğunu kaybeden bir kişiyle ilgili bir tanıklığa dönelim: O ailesinin daha iyi koşullarda yaşaması için babadan kalma evini yıktırıp yeni bir ev yaptırmıştı.  İki hafta boyunca ortalıkta çırpındıktan sonra ağzından çıkan ilk söz “Bilseydim yapar mıydım?” olmuştu. Kimse ona yumuşak zeminin taşıyamayacağını söylememişti. Yıkılan ev betondan çok katlı apartmandı. Yıktırılan ev ahşap taşıyıcılı, hımış (toprak) dolgulu iki katlı geleneksel yöre eviydi.

Evi kat karşılığı yapan müteahhit büyük olasılıkla sermayesi olmayan, yeterince eğitimi olmayan bir kişiydi. Eğer depremde zeminin yapıyı taşıyamayacağını bilseydi işi almasa bile gene kendisi gibi bir başkası alacaktı. Muhtemelen belediye de planı yaparken ve ruhsat verirken piyasa aktörleri ile yakın ilişki içindeydi ve onların ekonomik koşullarını gözetecek kararlar almak zorundaydı.

Burada politik bir sorun var: Politika talebi karşılamaya çalışıyor ama insanların deprem anında canlarını tehlikeye attığını bilmiyor. Burada eksik olan ne? ODTÜ’nün parlak beyinlerinden Mehmet Adam ile Bayındırlık Bakanlığı’na gittiğimizi hatırlıyorum, 80’li yılların sonunda. Elimizdeki dosyanın kapağında “Afete Hazırlık İçin Ne Yapılmalı?” başlığı yer alıyordu. Mehmet Adam “geleneksel dediğimiz yapılarda risk bilgisinin örtük (implicite) bir şekilde yapma eyleminin içinde yer aldığını, oysa modern, yani planlı projeli yapılarda bu bilginin açık (explicite) olarak aktarılması gerektiğini” söylüyordu, hatırladığım kadarıyla. Bunun için de kamu yönetimlerine ayrıntılı bir program öneriyordu. Anladılar ve dikkate aldılar mı? Hayır.

Düzce’deki afetten bir süre sonra bölgeyi ziyaret eden Dünya Bankası uzmanı ise insanların geceleri soğuk olmasına rağmen, sağlam kalmış apartmanlara girmek yerine ya çadırlarda yaşadıklarını ya da eski evlere göç ettiklerini gözlemlemişti.

Bu örnekler etkileşimli olmayan, toplumları tasarlama idealleri üzerine kurulmuş olan totaliter modernleşmenin paradoksunu ele veriyor:

Bir: Sorun depremin gerçekliğinde değil, çünkü o hep var olacak.

İki: Sosyal ilişkilerinden, sistemden ayrı olarak, afetin nedeni “insan” değil, çünkü etkin değil, başına ne geleceğini, ne yapması gerektiğini bilmiyor.

Üç: Peki ne? Afet “insan yapımı” değilse, ne? İşte söylemin sorumluluğu tam burada başlıyor.

Bilim, fayların uzunluğu, zeminlerin etüdü, binaların sağlamlığı…

Bunlar sindirilemeyen “sert gerçeklikler” olarak bizim simgesel dünyamızın dışında kalıyorlar.

Kaldıkları sürece bizi rahatsız etmekten başka bir işlevleri olmuyor. Kendimizi gerçeklik alanına taşıyamayacağımıza, onunla temas edemeyeceğimize göre, onları kendi simgesel dünyamıza taşımak zorundayız. Gerçeklikle teması mümkün kılacak olan şey, genellikle yapıldığı gibi dışarda tutmak değil, onun simgesel olduğunu fark etmek olabilir.

Bugünkü koruma, planlama söylemleri nesneleştirici, kendisini etken özne olarak merkeze alan eylemselliklerden oluşuyor. Bu nedenle modern yaşamı akılcılaştırma fırsatlarını kaybediyor. Bastırılmış olan da aynı şiddet mekanizmaları içinden politikayı koşullandırıyor.

Temsil edilemeyenlerin sözü iktidarın temsil şiddeti içinden geçerek iktidara yansıyor.

Böylece bir tarafta normların olduğu, diğer tarafta bunların şekilcileştiği bir hukuk sistemi, bir “istisna rejimi’ karşımıza çıkıyor.

Burada bir sorun var.

Simgesel dünyanın dışında tutulan bir gerçeklik, şiddet içeren, travmatik, işaretsizleştirici, ellerimizi kollarımızı bağlayan bir tuzak.

Kendisine çekiyormuş gibi yaparken uzaklaştırıyor. Dayattığı görme biçimiyle, görmeyi engelliyor. Yaşamla bağı koparıyor. Söylem, bu koşullarda gücü kullanan, kendi kamu yararı anlayışını temsil eden topluluklarının kimlik inşa edici denetiminin dışına çıkamıyor.

Bu söylem, totaliter modernleşmenin ideolojisi. Onun eylemselliklerini yeniden üretiyor. Diğer şiddet içeren söylemlerden hiç bir ayrıcalığı yok.

Söylem, gücü, kendisini etkin özne olma konumunu koruyan, eğitimsizleri edilgin nesneler haline getiren bir ideolojiyi yeniden üretiyor. Onun eylemselliklerden oluşuyor.

Bu nedenle söylemden başlamak zorunlu.

Söylemin sorunu örtbas etmek yerine, eylemselliğin üzerinde çalışma sorumluluğu var.

Söylem sorunu perdeleyici değil, açığa çıkarıcı bir görev üstlenmeli. Söylemin ideolojik inşa ile bir kopuş yaşaması gerekiyor. Zihinleri harekete geçirecek. Politikayı eyleme dönüştürecek bir kopuş…

O zaman söylem tıpkı afet sonrasında kendiliğinden olduğu gibi, eylemselliği ile egemenlik konumlarını, asimetriyi sarsabilir.

 

Kategori: Hafta Sonu