16. İstanbul BienaliManşet

Ozan Atalan: İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil

Geçtiğimiz hafta sona eren ‘Yedinci Kıta‘ temalı 16. İstanbul Bienali, ziyaretçilere sergi sırasında yaşattığı deneyimle beraber ele aldığı konularla tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Bienal sürecinde konuştuğumuz sanatçılardan Ozan Atalan’la röportaj serimize devam ediyoruz. Atalan, belgesel nitelikli bir video ve bir manda iskeletini kapsayan çalışmasında, amacının insan merkezli düşünce biçiminin dışına çıkmak olduğunu söylüyor.

Çalışmasının odağında İstanbul’un Kuzey Ormanları olan Atalan daha röportajımıza başlamadan hatırlatıyor: “İstanbul sadece bizim değil; mantarların, protistaların da… Küçük yabanıl hayatların da yaşam hakları var.”

Sanatçıyla yaptığımız röportajın bu anlamda iyi bir okuma sunmasını diliyoruz.

 ***

Bahar Topçu: Bu yılki İstanbul Bienal’i için gerçek bir mandanın iskeletini ve o mandaların yaşam alanlarının güncel durumuna dair belgesel niteliğinde bir video sergiledin. Öncelikle çalışma sürecinden bahseder misin biraz?

Ozan Atalan: Tabii ki. Şimdi geri dönüp baktığımda, yola çıktığım konu insan merkezli düşüncenin dışına çıkmaktı. İstanbul sadece bizim değil; orada yaşayan bitkilerin, hayvanların da yaşam hakkı var. Nasıl ki onlar artık bizim hayatımıza olumsuz bir şekilde müdahale etmiyorsa, yabanıl hayat diyebileceğimiz şeyin bir çeşit tarafsız bir tarafı varsa bizim de onlara karşı saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Buradan yola çıkarak gerçek bir Manda iskeletini betonla kaplanmış bir toprak üzere yerleştirip insanların yorumuna bıraktım.  İnsan aklı her şeyi rasyonelleştirme ve meşrulaştırma kapasitesine sahip. “Savaşların da bir hukuku vardır” deriz mesela. İnsanlar gerçekten birbirlerini öldürmeli mi ki, bu öldürmenin bir hukuku olsun? Ama meşru olarak kabul edilmiş bir kavram. Benzer şekilde, acaba insan dışı varlıkların insan faaliyetlerinden dolayı ölümünü, tükenişini meşrulaştırabilir miyiz?  Şehir yaşantımızın Kuzey Ormanları’na kaymasıyla acaba oradaki yaşam alanlarını, hatta kendi yaşamlarımızın gelecekte formlarını düşünüyor muyuz? İnsan merkezci bakış açısından çıkmak, insanın kendisine de daha haysiyetli, özgür ve eşit bir olanak tanımaktır bu arada.

Bu açıdan, yani insan merkezci düşüncenin dışına çıkabilmek adına yaptığım en iyi işlerden biriydi, çünkü beton yüzeyi sergi mekanının terasına çıktığımızda görünen şantiye betonu yüzeyinden farklı değil. Bu bilinçli bir seçimdi. Yaptığım çalışmada, betonun üzerinde duran, arada derede müdahale edilmiş yani bir araya getirilmiş bir manda iskeleti var. İşin gerçeğinde de, aslında, o manda iskeleti orada, mevcut.

B.T: O manda iskeletini nasıl bir araya getirdin gerçekten?

O.T: Üç – dört aylık bir çalışmanın sonucunda kemikler bir araya getirildi. Hayvanların zarar görmemesi benim önceliğimdi. Zaten tersi olduğu takdirde bunun vicdani sorumluluğunu alamam. Çalışmamın söylemine de karşı olur. Bu düşünce hiç gitmedi aklımdan.  Samimiyetsiz bir durum olurdu. İnşaat alanının çevresinde araştırma yaptıktan sonra, hali hazırda kesim yapılan bir yerden  kemikler temin edildi. İstanbul Üniversitesi’nden anatomi hocalarının devreye girmesiyle kemiklerin yerleştirmesi ve strelizasyon işlemleri gerçekleştirildi.

B.T: Antroposen& Yedinci Kıta’yı konu almak daha önceki eserlerine ve o eserlerin yaratım sürecine bakış açını değiştirdi mi?  

O.T: Değiştirdi. İnsan ve doğa ilişkisinin ayrıştırıcı dualist bir anlayışla değil de, bütüncül ve birleştirici bir yaklaşımla kurulması gerektiğini zaten savunuyordum; artık doğadaki değişimler ile sosyal, kültürel, ekonomik ve politik değişimleri de birbirinden ayrı tutmuyorum. Her şey daimi bir etkileşim halinde. Fark ettiğim bir diğer şey de insan olmayan varlıkları anlamaya çalışırken, insanı eleştirirken, insan sonrası dünya ya da spekülatif gelecek tasavvurlarında dahi insan beyninin ve algımızın sınırları dışına çıkamamamızdı. Benim çalışmamda da böyle; her ne kadar gerçeği olduğu gibi göstermek istesem de hayal gücümden tam bir arınma hali imkansız. Belki de gereksiz. O pipo ne kadar gerçekçi resmedilirse edilsin, sanatta temsilden saf bir soyutlanma imkansız gibi. Bu yüzden odak noktam değişti; dünya üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı salt insanı kötülemekle, varoluşsal anksiyetemizin esiri olmakla bir yere varamıyoruz. Kendimizi, bilginin doğruluk değerini, yarattığımız ve aslında bizi yaratan kültürü eleştirmek ve çözüm aramaya odaklanıyorum. Tüm bunlar, insan da doğanın ayrılmaz bir parçası olduğuna göre algımızın, inşa ettiğimiz kültürel gerçeklik içinde uykuya dalmasına karşı duruşuma eklenen düşünceler oldu. Algı ve algımızdan bağımsız gerçeklik uyumlu olduğunda her şey daha anlamlı oluyor. İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil.

B.T:  Bienal’in kuratörü Nicolas Bourriaud, Antroposenin nedenleri sonucundaki uyanışın yeni bir sanatçı kuşağı yarattığını söylüyor. İnsan dışı varlıkları da antropolojik bakış açısıyla dâhil eden güncel sanatta bu yeni kuşağın rolünün estetiği merkezsizleştirmek olduğunu da ekliyor. Bu rolü kişisel olarak nasıl değerlendiriyorsun? 

O.T: Antroposen’i ben de anksiyete ile başlayan bir fark ediş çağı olarak görüyorum. Antropoloji insanı ve hayatı olduğu gibi ele alır; her şey yaşandığı gibidir ve insanı bunun üzerinden tanır. Antropolog olarak sanatçı fikrinde kendime en yakın bulduğum nokta bu. Algımızın dışındaki gerçekliği, yani biz olmadan da var olacak olan yaban doğayı olduğu gibi anlamaya çalışmak, onunla uyum içinde olmak ve ona zarar vermemek, aslında insanlığın devamı için kendine yapacağı da bir iyilik olacaktır. Algımı, kontrolüm dışımdaki gerçekliğe uyumlandırarak ve insan dışı varlıkları kendi değer yargılarımdan bağımsız olarak anlamaya ve hissetmeye çalışarak yaklaşıyorum dünyaya. Ancak bunu yaparken insan olmamın getirdiği farklılıkları da görmezden gelmiyorum; önemli olan farklılıklarımı insan olmayan varlıklarla hiyerarşik bir ilişki içine sokmamak. Çünkü bu kibir olur ve sonuçları gördüğümüz üzere yıkıcı oluyor. Bahsettiğim doğayı romantize etmek de değil. Doğa insanın varoluşuna kayıtsızdır. Bu kayıtsızlığı, özne-nesne bütünleşmesini, sanatçıların dünyayı öznelliklerinin dışına çıkıp duyumsamalarını ve insan olmayan varlıkları kendi gerçeklikleriyle sunmalarını estetiğin merkezsizleştirilmesi olarak yorumluyorum, en azıdan benimle bağlandığı nokta bu. Öznellikten tam bir soyutlama hali imkansız ve gereksiz olsa da, amaç insan olmayan varlıkları kendi değerleriyle anlamak ve empati kurmak olduğu sürece bu merkezsizleşmenin yeni bir estetik türü yaratacağını düşünüyorum. Bakış açılarımızda farklılıklar olsa da -kaldı ki güzel olan bu- kaygılarımız insan olmayan varlıkların temsili olunca estetik dil de kendini yaratacaktır. Nicolas’nın tespitini haklı bulsam da şu an çağdaş dünyada yaşananları anlamak bana spekülatif gelecek tahayyüllerinden farklı gelmiyor. Estetik kendiliğinden ortaya çıkarsa etkili olur, zorlama olmaz. Sergi bir gösteri yeridir, artık sosyal medya da öyle. Ne gösterdiğinizde samimiyseniz, kendinize ve çevrenizdekilere karşı samimiyseniz estetiğiniz de organik bir şekilde ortaya çıkar. Bu yüzden şu anda spekülatif estetiğe yakın duruyorum.

B.T:  Doğrudan ve şiddetsiz eylem/sivil itaatsızlık eylem biçimini tercih eden küresel iklim hareketi aktivistleri de sanatı bir araç olarak kullanabiliyor. Yapılanların sadece toplumsal hareketler ve sosyal bilimler içinde değil; sanatsal olarak da ele alınabilir olması sana ne söylüyor? 

O.T: Sanat hiç bir form ve felsefenin tekelinde değil ki. Form ve hayat görüşleri de sanatın tekelinde değil. Küresel iklim aktivistlerinin sanatı bir araç olarak kullanmalarından ziyade kendi yaptıklarının da sanat olduğunu düşünmeyi yeğlerim.

B.T: Yedinci kıtayla ilgili nasıl hissediyorsun? Serginin İstanbul’da olmasının senin için özel bir anlamı var mı? 

O.T: Yedinci Kıta, umarım kendi her an-görünürlüğünde kaybolan bir anıt heykele dönüşmez ve unutulmaz. Bienal, içeriği itibariyle üzücü ve aynı zamanda umut vericiydi. Bu da etkileme gücünü gösteriyor aslında. Küresel bir krize dair, görmezden gelinen doğal gerçeklerle, meşrulaştırılan ve rasyonalize edilen yapay gerçekliklerin birleşimiydi. İstanbul’da olmasının tabi ki özel bir anlamı var çünkü yıllardır tartışılan sanat-hayat bütünlüğünün en gerçek hallerinden birindeydim. İstanbul, bana kalırsa acı ile mutluluğun, özü ile mevcut halinin, doğa ile şehrin çatıştığı bir yer. Bu mücadele hem insan olmayan varlıklara hem de şehrin insanlarına zarar veriyor. Ağaç görmenin lüks olduğu bir megapolde yedinci kıtanın sorgulanması, kesinlikle çok özel.