Editörün SeçtikleriHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Biz daha çocuğuz’

Sanırım 2005 yılıydı. O dönemde farklı şehirlerden gelen korkunç itlaf görüntüleri üzerine Türkiye’nin her yerinden hayvan hakları savunucularının katılımıyla Ankara’da büyük bir eylem yapacaktık. Hayvan hakları, doğa ve çevre alanında çalışan sivil toplum örgütleri telefon ve mail yoluyla katılım ve desteklerini bildiriyorlardı. İçlerinden biri dikkatimi çekmişti: Bahçeköy Hayvansever Çocuklar Derneği. Burak’ı o zaman tanıdım… yıllar sonra, o oluşumun nasıl kurulduğunu ve “çocuk başına” neler yaptıklarını sorduğumda gülerek anlatmıştı: “Birileri telefonla arayıp ‘Belediye şu adreste usulsüz toplama yapıyor ve hayvanları öldürüyor, engelleyin’ dediğinde  ‘ama teyze biz daha çocuğuz’ diyorduk”.

Sonraki yıllarda, Burak ile arkadaşlığımız kesilmeden devam etti. Sosyal medya ve diğer iletişim yolları olmadığından, o zamanlarda pek revaçta olan yahoo mail grupları üzerinden. Onlarca itlaf olayında hep birlikte mücadele ettik. Şu anda onun başkanı ve benim de üyesi olduğum Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, kurulduğu eski ismiyle faaliyetlerini sürdürüyordu. Burak, o dernek çatısı altında gene yakın zamanda aramızdan ayrılan Eva Aksoy ile yıllarca eziyet gören, istenmeyen, felçli, engelli hayvanları yaşatmak için inanılmaz bir emek verdi. Sarıyer Barınağı’nda bir süre veteriner sağlık teknisyeni olarak çalıştı. Bir süre sonra Yeryüzüne Özgürlük Derneği kuruldu ve Burak gene mücadelenin tam ortasındaydı.

‘Fena bir dayaktı…’

2013 yılında, Gezi Parkı eylemleri sırasında ölen hayvanlar için bir anma düzenlendi. Ayrıca Burak ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya karar verdiler. Bunu duyurmak için de 28 Eylül günü Gezi Parkı merdivenlerinde basın açıklaması yapmak istediler. Polis izin vermedi. Burak, gözaltına alınan 14 kişi içindeydi. Gözaltı sürecinde gördükleri şiddeti de biliyorduk. Enteresan olan şey şu ki, o olayda şiddet uygulayan kişilerin hakları gasp edilmiş olsa, Burak o eylemde de muhakkak olurdu. Haksızlığın olduğu her durumda dayanışma ve desteğe hazırdı. Ezilen ve adalet arayan herkes için. Sanırım ağustos ayının sonlarıydı. Burak ifadeye çağırılıyordu. “Acaba bu sefer ne olabilir?” dedik. 2013 yılındaki bu eylemden ötürü hakkında terör soruşturması açılmıştı şimdi de…

‘Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz’

Burak, geçtiğimiz çarşamba gecesi, vicdanî ret davası için Konya’ya gitti. Gece Oğuz (Kınıkoğlu) ile onu otogardan uğurlarken “şimdi ne olacak” diye sorduğumuzda “ilkesel olarak idarî para cezasını ödemeyi de haklarımdan vazgeçmeyi de reddediyorum” demişti. Dava, 14 Ocak 2020’ye ertelendi. Ve dava dosyasının, somut norm denetimi için Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi talebi de reddedildi. Burak, mahkemede söz verildiğinde şunu söylemişti: “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz”.

Burak’ın aktivist yönü bir yana, o aynı zamanda kardeş, dost, sırdaştı. Yaşadığı tüm zorluklara ve tüm olumsuzluklara, onca yorgunluğuna rağmen birlikteyken gülme krizine girmemek mümkün değildi. Belki de mizah ile onarmaya çalışıyordu haksızlıkların yıprattığı ruhunu, bilemiyorum… Bu yaz, dernek olarak sürekli birlikteydik. En büyük kahkaha kaynağımız Burak’tı, onun olduğu ortamda gergin ya da mutsuz olmak mümkün değildi. Birlikteyken en sevdiğimiz şeylerden biri, fotoğrafını çeker gibi yaparak video kaydetmekti. Fark edince koşarak kaçması, kaçarken de bize birkaç küfür savurması bir klasik olmuştu. Ya da bir bakardık, birimizin Facebook profil fotoğrafı sabaha karşı bardan çıkan makyajı akmış bir Britney Spears fotoğrafı ile değişmiş! Bir de tabii ki unutulmaz video atışmaları ve taklitler var. Çok güzel şarkı söylerdi ve inanılmaz bir drama kabiliyeti vardı. Ayriyeten, müthiş bir gözlem yeteneği.

Bir hafta boyunca projeleri çalışmak için kamp yapmak üzere bir pansiyonda kalıyorduk. Bizim dışımızda, iki-üç turist çift vardı pansiyonda. Ve tabii ki Burak, bu gezegende ender görülebilecek bir nezakete sahip olduğundan, uzaktan görüp koşarak yaşlı çiftlerin yardımına giderdi. Her gün bir masa etrafında toplanıp bir şeyler konuşup yazmamız dikkatlerini çekmiş olacak ki, Alman bir çift önümüzden geçerken “Siz nasıl bir grupsunuz, ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Burak sohbet etmeye, ülkedeki hayvan hakları mücadelesinden bahsetmeye başladı. Kısa bir sohbetin ardından gittiler, giderken de “hedeflediklerinize ulaşmanızı tüm kalbimizle diliyoruz” demişlerdi. Burak’ın gözlerinde ışık vardı. Hem mücadeleyi anlatırken hem de yaşlı çiftin iyi dileklerini duyduğunda. Umut ona çok yakışmıştı.

Già il sole dal Gange…

Aramızdan ayrılmadan iki gün önce, hayvan deneyleri konusuyla ilgili yapmak istediklerimizi konuşmuştuk:

Söylediği her şey çok kıymetli, çok değerli. Çünkü her cümlesinin altında yılların bilgi-birikimi, tecrübesi var. Burak bir okul gibiydi. “Bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyor ve nasıl aklında tutabiliyor?” diye defalarca düşündüğümü hatırlıyorum.

Geçen hafta, birlikteki son gecemizde, bir proje dosyası hazırlıyordu. Gece geç vakit olmuş ve epey yorulmuştuk. Müzik iyi gelir dedim. Benden piyanoda bir şey çalmamı istedi: Scarlatti “Già il sole dal Gange”. “Of nereden buldun bunu!” dedim gülerek, “seviyorum” dedi. Dört gündür dinlediğim bu antik aryanın sözleri:

Ganj’ın üzerinde doğmakta olan güneş, daha da parıldıyor.

Şafakta dökülen gözyaşlarını bir bir kurutuyor

Ve yaldızlı ışıklarla her dal mücevher gibi süsleniyor,

Göğün yıldızları çayırlarda boyanıyor…

Onunla yakın çalışan dostlarına sordum. Hiç tanımayan birine Burak’ı anlatacaksınız diyelim, yalnızca üç kelime ile nasıl anlatırdınız diye. En sık verilen yanıtlar şunlar oldu: Güven, nezaket, merhamet.

Artık tek tesellimiz gittiği yerde incinmeyecek olması.  Ama bizler, yani yaşamaya devam edenler, bu ayrılıktan ötürü çok incindik…

Ve artık hepimiz, Burak’ın tüm dostları, bir arada olmamıza rağmen çok yalnızız. Umarım zaman, biraz da olsa bu terk edilmişliği iyileştirir…