Editörün SeçtikleriKöşe YazılarıManşetTürkiyeYazarlar

Yasa ile Boğaziçi’nin korunacağını sanmak

Doğal veya kültürel mirası koruma konusunda alınan kararları, gerçekleştirilen tasarrufları, uygulamaları Carl Schmitt’in “Politik Teoloji” adlı kitabında (1922) tanımını yaptığı “istisna hali”ne benzetilebilir. İstisna hali, iki taraflı işleyen bir yönetimsellik biçimi: Bir tarafta şekilci bir hukuk, diğer tarafta idari tasarruflarla şekillenen bir politika.

Kavramlar üzerine bir düşünelim: “Koruma planı, koruma yasası…”. Sanki başında “koruma” sözcüğü yer almasa, yönetimler, planları hazırlayan uzmanlar hiç bir şeyi korumayacaklar, her şeyi yok edecekler! Koruma burada eylemin özneyi keşfetmeye yönelik değil, nesneleştirmek üzere kurgulandığını gösteriyor. Bu belirleyici ilişkide Schmitt’in işaret ettiği “istisna hali” ile egemenlik arasındaki bir bağlantı olduğu söylenebilir.  Egemenin, Schmitt’in deyişiyle “istisna hali”ne karar veren kişi olduğunu, bütün politik düzeylerin, eşiklerin üst belirleyicisi halini aldığını söylemek mümkün.

Bu hal elbette ki yalnızca günümüze özgü değil. Belki de ulus-devletin kuruluşundan, belki daha öncesinden beri böyle. Bu rejim, şehirdeki kamunun bağları kurmasına, parçaları ilişkilendirmesine, şehri canlandırmasına dönük değil. Tam tersine canlı olanı öldürmeye dönük eylemliliklerle kendisini yeniden üretiyor. Seküler gibi gözüken koruma söylemi ile ele alınıyor çevre, miras… ve özenle yıkımında asıl belirleyici olan bu sorun, bu “istisna hali” gizleniyor. Bu konuşulamayan alanda, seçkinleri kimliğe bağlayan ortam-yerde, uzmanlıklarda politika yeniden anlamlandırılıyor. Sistemin  değil, gösterdiği dünyanın sorunlarına işaret ediyor. Çoğu zaman kimlikler kayıpla, yoklukla canlı tutuluyor: Yıkımı, yok oluşu ifade eden tıpkı bir simge, bir mezar taşı gibi çürümeyi, ölümü gizliyor.  İktidar kurumları yaşam çevrelerinin yıkımından güç kazanıyor. Edilginleştirerek, temsil ettikleri yaşamı bir nesne olarak konumlandırarak, eşitsizlikleri korumaya, imtiyazlı konumunu yeniden üretmeye çalışıyorlar.

Boğaziçi Yasası’nda sivil toplumun denetimi, katılımı nerede?

Bütün koruma kararları gibi Boğaziçi Yasası’nın da “istisna hali” özelliği taşıdığı söylenebilir. Kendi türünde ilk ve tek yasa.  12 Eylül rejiminin bir uzantısı. Bu özel koşullarda, kendi bildikleri yollarla Boğaziçi’ni güya kurtarmayı hedefleyen güçlü ve ayrıcalıklı bir iktidar inisiyatifinin etkisi ile hazırlanıyor. Boğaziçi “Öngörünüm Bölgesi”nde kesin bir yapılaşma yasağı getiriyor. Yani şehrin bir bölümündeki değişimi güya engellemeyi, işaretlenen parçasını güya bir bütün olarak aynen muhafaza etmeyi hedefliyor.

Bu yasakla birlikte, bu “pilot bölge” koruma alanı deneyimlerine olduğu kadar siyasete adeta yeni gayrı meşru kazanç yolları kazandıran bir faaliyet alanı halini alıyor. Bu tarihten sonra “restorasyon” pratikleri, uzmanlıkları yapılaşma dışı alanlarda eski belgelere dayanarak bina hortlatma, eseri yıkıp, yerini değiştirme, büyütme veya şişirme ve altına yeni katlar sığdırma, betonarme yapı üstü kaplama gibi eşi benzeri olmayan yenilikler kazanıyor, bunlar daha sonra şehrin diğer SİT Alanı ilan edilmiş bölgeleri için de emsal teşkil ediyor. Elbette yönetim organları ile gayrı meşru bağlar kurarak bu “restorasyon” işlerinden kazanç sağlayan önemli bir mimar, aracı güruhu da ortaya çıkıyor.

Boğaziçi Yasası dediğim gibi bir “istisna hali”ne işaret eden bir yasa. İmar Planı yapma yetkisini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na veriyor, onaylamayı içinde Milli Savunma Bakanlığı’nın da bulunduğu merkezi yönetimin bakanlıklarına. İcra düzeyinde ise, bugün Büyükşehir’e bağlı olan Boğaziçi İmar Müdürlüğü yer alıyor. Denetim ve icrada yasa yerel yönetimi görevlendiriyor. Bir de köprü gelirlerinden yüzde onluk pay ayrılması gibi eşine pek rastlanmayan bir özerk bütçesi var.  Yukarıdan kontrol edilen, aşağıdan yürütülen bir organlaşma biçimine sahip. 12 Eylül rejiminin damgasını vurduğu yasalardan biri. Günümüzde dünyadaki çok taraflı yerel yönetim organlarına hiç benzemiyor. Daha çok yerel yönetimi zapturapt altına alıyormuş gibi gözüküyor.

Boğaziçi Yasası dediğim gibi bir idari bir tasarruf. “Boğaziçi önemlidir, korunmalıdır, bunun yolu da budur” diyor. Uzmanlar da egemen ile kolkola özel yasa çıkarıyor, bununla Boğaziçi’ni koruduğunu, koruyacağını zannediyor.

Bu tür yasalar, kararlar hukuk sorunlardan çok bir idari sorunlara ilişkin gibi görülebiliyorlar ve hukuk-dışı koşullar getiriyor. Koruma ile ilgili tasarruflar vatandaşlara yükümlülükler getiriyor, ama kamu tarafını hiyerarşinin tepesine koyuyor, kararı alanları özgür bırakıyor. Boğaziçi’nde yetkiler tepeye kadar uzanıyor, ama vatandaşa nasıl haklar tanındığı, kamunun nasıl bir işlev gördüğü belli değil.

Merkezi yönetimin işlevi yereli güçlendirmek olmalı

Merkezi yönetim, bildiğimiz olağan yöntemlerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetkilerini, imkanlarını kısıtlamaya çalışıyormuş gibi gözüküyor. Kültürel miras, sanat, bilim… mesele ne olursa olsun, politik davranışları temelde “bizden mi, değil mi” kriteri koşullandırıyor.

Tartışma konusu olan Boğaziçi Yasası’nın da bunun mümtaz bir örneği olduğunu düşünüyorum.

Nasıl 28 Şubat sürecinde devletin yargısı, bürokrasisi ve hatta onun sivil görünümlü uzantıları ne yaptılarsa, devletle bütünleşmiş olan AKP  de icraatı engelleyici bir rol üstlenmiş gibi görünüyor. Ancak bu tuhaflıklar gözümüzü almasın.  Doğa, çevre, kültürel miras… hangi konu olursa olsun, her alanda alınan kararlar, yapılan tasarruflar, bunların hepsi böyle tuhaflıklar içeriyor.

Bu durumda korumak, sahip çıkmak adı altında bir güç, egemenlik mücadelesi yaşanıyor. Egemenler sermaye sahipliği konumlarını gizlemek, yeniden üretmek ve korumak için sorunlara işaret ediyor ama onu yaratan koşullara değil. Böylece dışarıyı içeriğe dahil ederek, iktidar bloğu içindeki geniş bir toplumsal tabakanın gönlünü rahatlatıyor. Onların eşitsizlikleri yeniden üretmeleri için bir tür halkla ilişkiler sorumlusu vazifesi görüyorlar.  Şiddet altındaki kitleler onların söylediklerini “biz can derdindeyken bu tuzukuruların işi de böyle şeylerden söz etmek” diye algıladıkları kesin. Bunu bile bile, göre göre bu karışıklığın sürdürülmesinin nedeni içerikte değil, eylemsellikte aranmalı.

Koruma uygulamalarında mevcut olan bir engel gibi görülüyor

Agamben “kaybolan bir nesneye sahip olmanın bir yolu, halen sahip olduğumuz nesneye de kayıpmış gibi bir muamele yapmak” diyor. Geçmişin güzelliklerinin kaybından söz eden koruma söylemi de buna benziyor. Boğaziçi’nde koruma kararları altında bir dolu yapının mimari özelliklerini kaybederek, basmakalıp uygulamalarla dönüştürüldüğü görülüyor.  Oysa geçmişte hiç bir koruma kararı olmadan yapılan müdahaleler, yeni yapılar bugünkü sıkı denetim altında yapılanlardan çok daha nitelikli.

Beykoz Kundura Fabrikası.

Boğaziçi’ndeki en eski endüstriyel alan, yıktırılan İstinye Tersanesi’ni ele alalım: Yüzer havuzları, dökümhane, makine ve inşa atölyeleri ile 1990’lara kadar çalışan tesis, “karşı kıyıdaki korunun içine yapılan villalara misafir gelen bir devlet büyüğü eşinin tersaneden gelen seslerden rahatsız olmaları nedeniyle” kaldırılıyor. Ancak İtalyan ve Fransız şirketleri tarafından inşa edilen tarihi yapılar da yıktırılıyor. Oysa endüstri tarihini belgeleyen bu yapılar korunabilirdi ve bir çok şehirde olduğu gibi şehrin kültürel hayatını zenginleştirecek bir kullanıma kavuşturulabilirdi. Günümüzde bulunduğu alanan peyzajı bozulmuş durumda. Paşabahçe’deki Şişe ve Cam Fabrikaları 1970’lerden sonra büyütüldü, otomatik makinalarla ve büyük fırınlarla donatıldı. Oysa el imalatının yapıldığı eski binalar korunabilirdi. Beykoz Kundura Fabrikası, Kuruçeşme’deki Naile Sultan Sarayı’nın tescilli olması gereken Art-Nouveau stlindeki duvarları, hatta endüstri arkeolojisinin bir parçasını oluşturan vinçler de… Endüstriyel ya da askeri alanların, kamu yapılarının dönüşümünde yönetimlerin hiç bir stratejisinin olmadığı görülüyor. Bir de özel mülklere bakalım: Örneğin Boğaziçi’nin en eski ahşap yapısı, Köprülüzade Yalısı sahipleri tarafından nasıl korunabilir?  Bu tür yapılar bugün konut olarak veya ticari amaçla mesela restoran yapılarak korunabilir mi? Ya da bir çok ahşap yalının başına geldiği gibi, sahibinin yaşam standartlarına, konfor arayışına ve alışkanlıklarına feda edilmek üzere “restorasyon” adı altında başka bir şeye dönüştürülebilirk mi? O zaman kamunun rolünü tanımladan “koruma” kararı ne ifade ediyor?

Var olana kayıpmış muamelesi yapmak

Buna karşılık yazarlar kimi zaman sorular hakkında farklı bir fikir verebiliyor. Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarlar onu “eşsiz güzellikteki bir hayal alemi” olarak niteliyor. Bu eşsizliğin ne anlama geldiğini bir türlü anlayamıyoruz, bilemiyoruz. Söylendiği gibi eşsiz doğası mı, sahilsarayları, yalıları mı? Sosyal topografyası mı? Eşsizlik, söylemde dile gelen ama asla anlaşılamayan bir şey. Geçmişe kapılıp kalma, değişimi görmezden gelme, kabul etmeme, mevcudu da bir kayıp olarak görme eğilimi yan yana.

Planlama kararlarında, kurallardaki örtük olanın edebiyatta komplike bir durum halinde açığa çıktığı söylenebilir.

Yıkımla, kayıpla da bir “inşa edilmişlik” söz konusu olabiliyor. Burada seçkinlerin kimliklerini egemenlik kurumları üzerinden gerçekleşen inşa edilmişlik kadar kayıpla içselleştirilerek tanımladıkları söylenebilir. Belki başka bir tür “inşa edilmişlik” ile.  Toplulukların kimliği inşa edilmişlik kadar kayıpla içselleştirilerek dönüşüyor, kayıpları ile bir kimliğe sarılmaya çalışıyor.  Etkin bir özne olarak, kaybedileni edilgin bir nesne haline getirerek. Belki de başka bir tür “inşa edilmişlik” ile.

İlginç olan sivil toplumun da bu rejimin içinde biçimlenmesi. Oyunu yukarıdan belirleyen egemenle bütünleşmiş bir “sivil toplum”oluşuyor.  Ellerinin kollarının bağlanarak, çıkar ve güç ilişkileri, imtiyaz grupları üzerinden sivil toplumun katılımı sözkonusu.  Kim daha güçlüyse onun borusu ötüyor. Koruma kurulları gibi kamu kuruluşları dahi bu oyuna dahil edilmiş durumda.

Koruma söylemi, kurumları gücü kullanan, kendi kamu yararı anlayışını temsil eden topluluklarının soylulaştırıcı, kimlik inşa edici denetiminin dışına çıkamıyor. Egemenler dünyayı nesneleştirip, canlıları ve cansızları edilginleştirerek , kendi kimlikleri içinden bir kayba işaret ediyor gibi yapıyorlar, kendileri ona neden oldukları halde.

Demek ki öncelikle şu tespiti yapmak gerekli: “Koruma” uygulamalarında bir politik bir sorun var. Artık “kim yönetecek” tartışmasının ötesine geçmek gerekiyor. Boğaziçi’nin yasayla “koruma alanı” ilan edilmesi yetmiyor. Bu yüzden kimin yetkili olacağından çok nasıl yönetilmesi gerektiğini tartışmak daha anlamlı olabilir.