16. İstanbul BienaliKültür-SanatUncategorized

Küresel Isınma Çağı’nda sanat üzerine tezler (3) – Nicolas Bourriaud

Bienal küratörü Nicolas Bourriaud’un saha raporunda yayınlanan “Küresel Isınma Çağı’nda sanat üzerine tezler” başlıklı yazısının son bölümü.

***

Sanatsal küresel ısınma

İmgenin kendisi, içinde evrildiği kirlenmiş bağlamdan koparılamaz halde. Akıllı telefonlarımız sayesinde her gün milyarlarca fotoğraf çekiliyor. Bunların çoğunu da kimse görmeyecek ve bir atık depolama sahasındaki çöpler gibi görünmez ve sahipsiz kalacaklar. Bugün kıt olan, eksikliği hissedilen bir şey varsa, o da bakış; zira cevap vermek suretiyle sanat yapıtını bir tek o var edebilir. Sosyal ağlarda sürekli bir imge sağanağı boşanırken, sanat yapıtları ve metinler bir göçebe izleyici sürüsünün ziyaret ettiği neredeyse çöl benzeri bölgelerde ayakta kalmayı başarıyor. İklim değişikliği, eski kutupların koyduğu düzeni bozarak imgeler ekonomisini de etkiliyor. Nasıl ki modern resim 19. yüzyılda fotoğrafın tehditkâr şekilde ortaya çıkışına tepki olarak geliştiyse, şimdi de fotoğrafın işlevi mutasyon geçiriyor ve çekme eyleminin önemsizleşmesi, sıradanlaşması içinde fotoğraf sanatının eriyip gitmesiyle çember kapanıyor. Tam anlamıyla bir ikonografik enflasyonun ortasında, sanat yapıtının fazla bir tutarlı seçim şansı yok; ancak kurtarılmış unsurları, ömrü kısa bileşimleri ve internetten devşirilmiş imgelerin harmanlanmasını ön planda tutarak, sürdürülebilir kalkınma modeline dayanarak kendini yeniden oluşturabilir.

Bir yandan imge bolluğu, öte yandan bakış kıtlığı: Güncel sanat da aşırı üretimden dünya iklimi kadar etkileniyor. Genel bir yönelim bozukluğu (ana yönlerin kaybedilmesi), estetiğin yeniden biçimlendirilmesi sonucunu doğuruyor. Bu derin değişimin yarattığı etkilerden biri de, “Yeni Neolitik Çağ” diyebileceğimiz bir döneme giriyor olmamız. Bildiğimiz gibi, Neolitik Çağ tarım düzenine geçilen ve hayvanların evcilleştirildiği çağdı; şu anda da benzer şekilde canlıların köleleştirilip sanayiye koşulması hareketine şahit oluyoruz. Tarım (Latince kökeni agricultura, tarla anlamına gelen ager ve yetiştirmek anlamına gelen colere kelimelerinden), insanların kendi toplulukları için faydalı çeşitli kaynaklar ve gıda üretmek üzere ekosistemlerini yeniden tasarladığı ve evcilleştirilmiş türlerin biyolojik döngüsünü denetim altına aldığı bir süreçtir. İnternet, geniş çaplı insan sürülerinin denetimi ve boyunduruk altına alınması üzerinden ilerleyen bu yeni evcilleştirme aşamasında kullanılan başlıca araç; bu sefer soyut anlamdaki bu yeni yerleşik düzene geçiş anında, insanlar da sömürülmeye hazır “kaynak” safları arasında, bitkilerle hayvanların yanında yerini alıyor. Tekerleğin icadı ve tarım kültürü insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuş, ilk şehir-devletlerin kurulmasını sağlamıştı. Fiziksel gerçeklerden kopuk bir ekonominin hammaddesi durumuna indirgenmiş hem insan hem insan olmayan canlıların böyle genel olarak evcilleştirilmesinin etkisiyle, kitlelere yönelik şu andaki yönetişim biçimlerinin de yine önemli bir dönüm noktasından geçeceğine dair bahse girebiliriz.

Simon Fujiwara, “Dünya Çok Küçük” serisi. Fotoğraf: Bahar Topçu

Sanatçılar, kendi kabilelerinin ilkelleri ve vahşileridir

Algoritmalar tarafından izlenen, gözlenen, sayısız ticari reklamın hedefi olan, alışkanlıklarımıza ve o reklamlara verdiğimiz tepkilere göre sınıflandırılan biz, dijital çağın insanları, sürü halinde toplanmış kitlesel varlıklarız. Elbette farklılık en azından görünüşte ve Batı demokrasilerinde resmen ödüllendiriliyor, ama bunu hak etmek için de farklılığın belli bir sınıfın, tarzın ya da belirlenmiş bir zümrenin içinde kalması gerekiyor. Sanatçıların toplumsal evcilleştirmeye verdiği tepki, farklılığın büsbütün köpürtülmesiyle takımadalar misali bir zihinsel parçalanma oluyor.

Kurmaca, toplumsal senaryoların yeniden yazılması için güçlü bir araç, tektipleşmeye karşı bir silahtır. Pek çok sanatçı uygarlıklar, toplumlar ve paralel cemaatler uydurarak, kurmaca halkların antropologları ve alternatif gerçekliklerin kâşifleri rolüne soyunuyorlar. Önceden hiç duyulmamış bir toplumun maketini yapan, dağınık sosyolojik, ekonomik veya dini parçaları toplayıp yeniden şekillendiren sanatçı, artık hayali bir dünyaya “kaçıp sığınmıyor”, tam tersine, daha kritik önemde bir siyasi görevi üstleniyor; o da üretimden sonra gerçekliği üretmek, onu tahrif etmek, böylelikle toplumlarımızın devamlılığını sağlayan ideolojik mekanizmaların (hükümetler, okullar, kiliseler) pek çok diğer olasılık arasından yapılmış tek bir kurgu olduğunu göstermektir.

Norman Daly’in kurmaca Llhuros Uygarlığı’ndan bir fil maskesi. Fotoğraf: Bahar Topçu

Daha genel bir anlamda, herhangi bir sanatçının çalışmasının da aynı antropolojik yaklaşımla incelenmesi gerekir. Bir sanat yapıtına bakan izleyiciler de yine çağdaş antropologların kullandığı “etkin katılım”a dayanan bir bilgiyle kendilerini donatmalıdır.

Farklılıkların tanınması ve kaynakların sorgulanması, deneyimlerimizin dayandığı kesinliklerin sürekli sarsılmasına sebep oluyor. Paul Gauguin vaktiyle bir vahşi olmak istediğini açıklamıştı, ama her sanatçı vahşidir zaten. Yarı insan, yarı kendi ormanının sakini, içine doğduğu “uygarlığın” uzlaşımları tarafından asla tamamen evcilleştirilmemiş, işaretleri izleyerek avare bir göçebe gibi dolaşan, biçimlerin avcı-toplayıcısıdır sanatçılar.

Sanat, karşılaşma alanıdır

Feral Atlas Kolektifi. Fotoğraf: bienal.iksv.prg

Günümüzün biçimler ormanında nelerle karşılaşıyoruz? Algoritmaların sürekli mükemmelleştirilmesi sayesinde herkesin tam olarak aradığını bulabildiği bir zamanda sanat bizi yoldan çıkarır. Aramayı aklımıza bile getirmediğimiz şeyleri bulabilmeliyiz ancak. Sanatı tanımlayabilecek tek algoritma şudur: Omega+1.

Matematikçi Georg Cantor’a (1845-1918) göre, var olan asal sayıların tamamı “omega” olarak anılır. Bütün sayıları içeren bu sayılar sayısı, sanal değil gerçek bir sonsuzluğu düşünebilmemize olanak verir. Dolayısıyla, sanatın algoritması da “omega+1, +2, +3…” şeklinde ifade edilebilir.

İnsan faaliyetleri içinde, sanat “omega+1” sayısının alanını doldurur, çünkü hepsini içerir ve olası bütün biçimlere bürünebilir, gelecekteki +1 de cabası. İşte o “+1” de karşılaşmanın yazıya dökülmüş halidir. Beklenmedik olandır bu, sürpriz unsurudur, radikal yabancıdır.

Eleştiri metafizikten ayrılamaz

Büyük modern sanatçılar için kompozisyon sorunu, boyayı tuvale aktarmanın “nesnel” yollarını keşfetmekle ilgiliydi. Tesadüflere, katıksız öznelliğe veya kişisel kaprislere maruz kalmayacak bir yüzey veya hacim oluşturmanın yöntemlerini arıyorlardı. Bir başka deyişle, yaratılış sürecinde Tarih’e geçecek yöntemler peşindeydiler, çünkü Tarih, “burjuva” öznelliğinden kaçmanın tek yoluydu.

Burada Tarih, bir sanatçının temsilde, biçimde ve sergileme ediminde neleri öne çıkardığı, yani çağdaşlık anlayışının ne olduğu anlamına geliyor. “Ben ne ile çağdaşım?” sorusu, her sanatçının cevaplaması gereken başlıca sorudur.

Sanattaki bu modernist nesnellik arayışlarından geriye bir şey kaldı. Sanatsal üretim biçimi meselesi insan öznelliğinin sorunsallaştırılmasına yol açar, ne de olsa değişim halindeki tarihsel bağlamlarla mücadele etmektedir. Minimalist sanatı hatırlayalım, bu bir yandan da tarihsel bir resim tarzıdır. Bir yüzyıl önce Georges Seurat’nın boş vakitlerde eğlenenleri resmettiği sahnelerde veya Camille Pissarro’nun banliyö peyzajlarında sanayi toplumunun resmedilmiş olması gibi, minimal resimlerde de anotlanmış alüminyumun, çeliğin, sac levhanın kullanıma girişi, 1960’ların bütün bir Amerikan kentleşme hareketi olarak okunabilir. 21. yüzyıl estetiğinde en bariz şekilde eksik olan şey Tarih mi yoksa?

Bugün kendi bireysel dünyalarını ifade etmenin ötesine geçip zamanın gidişatını kavramaya ve tanık oldukları değişimlere ayak uydurmaya çalışan sanatçılar kimlerdir? Sanki bunların pek çoğu topluma yönelik bir “eleştiri” ile yetiniyor, yani tarihin büyük dalgasından ziyade önemsiz içeriklerine tepki veriyorlar gibi; ama haklarını da yemeyelim, o dalgayı ayırt etmek de çok daha zorlaştı. Edebiyatta olduğu gibi sanatta da, “eleştiri” bir durumun olduğu gibi sunulması olamaz. Liam Gillick’in dediği gibi, “Bir at sureti, o atın eleştirisi değildir.”(1) Sanatta bir metafizik anlayışın eşlik etmediği bir eleştiri pratiğine bakmaya bile değmez. Ne de olsa, o durumda bir gazete makalesi bile yeterli olurdu. Elbette dindışı bir metafizik bu. Düşünür Patrice Maniglier buna güncel bir tanım getirmiş ve bunu “farklı gerçekliklerin sistem oluşturmasına olanak veren bir bütünlük imgesinin yaratılması” şeklinde tarif etmişti. Bir başka deyişle, imgelere yönelik bir tutarlılık düzleminin oluşturulması, yani heterojen sistemlerin ve çoğul seslerin uyum içinde hep beraber var oluşuna ve aynı dalgaboylarında buluşmalarına fırsat tanıyan bir sahnenin yaratımı. Herhangi bir metafizik iddia taşımayan eleştiri, sadece sanat camiasına yönelik görsel gazeteciliktir.

Seçmek, elemek, ayıklamak: Bütün bu eylemler sanat kurumlarında kuşku uyandırır oldu artık. Hangi kurallar adına takdir kararı veriyorsunuz? Kimsiniz, nereden geliyorsunuz da iyi ile kötüyü uluorta ayırmaya cüret ediyorsunuz? Eskiden tarihsel anlatının en temel mekânı olarak görülen müze, şimdi hem doğru hem de yanlış sebeplerden dört bir yandan saldırıya uğruyor. Piyasa, yapıtları tarihsel katkılarıyla ilgili estetik bir sav içindeki konumlarına daya- narak değil de fiyatlarına dayanarak değerlendirirken, kendi değerler hiyerarşisini dayatmakta ısrar ediyor. Böyle bir dönemde, geleceğin atık maddeleri ile bir dönemin sanat tarihi anlatısı içinde kalmaya değer gördükleri arasında bir mücadelenin yaşandığı mekân olan müzenin yine de sanatsal ekosistem içinde giderek artan önemde bir yeri var. Bir sergi düzenlenirken, aklımıza Benjamin’in “kurtarma” düşüncesi geliyor. Günümüzdeki aşırı üretim ortamında, yedinci kıta imgesi aklımızdan hiç çıkmazken, küratörlük yapma kavramı her zamankinden daha ağır ve keskin bir anlamla yükleniyor.

Notlar: 
(1) Sanatçının Dublin, Kerlin Gallery’de Kasım 2018’den Ocak 2019’a kadar açık kalan sergisinin başlığı.