Köşe YazılarıYazarlar

Jeotermal enerji santralleri ve halk sağlığı

Kısaca JES diye nitelendirilen Jeotermal Enerji Santralleri son dönemde ülkemizde yaygınlaşınca çevre gündeminin ön sıralarına oturdu. Birçok yörede JES’lere karşı eylemler sürdürülüyor. Bugünlerde İzmir’de de 35 jeotermal alanın İzmir Valiliği tarafından JES kurulmak üzere ihaleye çıkarılması üzerine tartışmalar yeniden alevlendi.  Oysa çok sayıda ülkede yıllardan bu yana jeotermal kaynaklar sağlık turizmi amaçlı kullanımının yanı sıra ısınma ve elektrik üretimi amacı ile de kullanılıyor… Özellikle başta İzlanda ve İskandinav ülkeleri olmak üzere Kuzey Avrupa, yıllardan beri elektrik üretimi için değerlendiriyor yeraltı sıcak su kaynaklarını… Birçok bilim insanına göre de ülkelerin elektrik üretimi için jeotermal kaynaklara sahip olması büyük bir şans… Çünkü jeotermal kaynaklar yenilenebilir enerji kaynakları arasında sınıflandırılıyor.  JES’ler rüzgar enerjisi (RES) ve güneş enerjisi santralleri ile beraber önümüzdeki dönemde ‘karbonsuz enerji üretimi’ açısından önemli bir kaynak olarak değerlendiriliyor.

Bizim ülkemiz de jeotermal kaynaklar açısından zengin sayılan ülkeler içinde.  Hemen hemen ülkemizdeki her fay hattının üzerinde bir jeotermal kaynak var. Bu çatlaklardan buhar ve sıcak su yer üzerine ulaşıyor. Tarihsel süreç içinde bu kaynaklar kaplıca turizmi için kullanılmış. Elektrik üretimi açısından ise ülkemizdeki bilinen ilk örnek Denizli Buharkent’teki Jeotermal Enerji Santrali… Halen işletmede olan, 2016 rakamlarına göre irili ufaklı 48 JES var. Elektrik üretimi içindeki payı ise %1.8-%2.9 civarlarında. Özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ile karşılaştırılınca oldukça düşük bir oran.Son yıllarda ise JES santrallerinin sayısının artırılmasına;  elektrik üretimi içindeki payının yükseltilmesine çalışılıyor. Jeotermal kaynaklar açısından zengin olan Aydın, Manisa, İzmir, Çanakkale ve Denizli illerinde yeni JES projeleri gündemden düşmüyor.  Bilinen; 48 santrale ek olarak 18 santral projesinin ön lisans, dört santralin de üretim lisansını aldığı… İşte bu aşamada kamuoyuna yansıyan bir haber, sayının bunlarla da kısıtlı olmadığını gösteriyor. … İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, Çeşme’den, Seferihisar, Urla, Bayındır, Foça ve Menemen’e kadar İzmir’in 16 ilçesinde yer alan 35 adet jeotermal sahasını kiraya vermek için ihaleye çıkıyor.  İhale alanı kentin yüzölçümünün yüzde 8’ine denk geliyor. Haberin kamuoyuna yansıması ile özellikle tarım alanlarının zarar görmesinden endişe eden çiftçi örgütleri başta olmak üzere itirazlar yükseldi. Üstelik İzmir’de yıllardan bu yana ısınma amaçlı Balçova ve Narlıdere’de olumlu bir kullanım örneği varken….

Sorun santraller değil, özelleştirme politikaları ve özel sektörün tavrı

Aslında ülkemizde enerji sektörünün üretimden dağıtıma kadar özelleştirilmesi ve özel sektörün kar amaçlı olarak çevre duyarlılığına önem vermemesi bu tartışmaları körüklüyor. Avrupa’daki örneklerinde tamamen kapalı sistemler olan JES santrallerinin ülkemizdeki örneklerinde bu ilkelere uyulmuyor. Avrupa’daki uygulamalarında jeotermal kaynak buhar kullanıldıktan sonra suya dönüştüğünde çıkarıldığı noktadan yer altına geri veriliyor. Ülkemizde ise JES santrallerini şirketler bu maliyetli işlemi yapmak yerine özellikle geceleri boş dere yataklarına jeotermal suyu bırakıveriyorlar. Böyle olunca da özellikle tarım alanlarında kurumalara yol açıyor; jeotermal su… H₂S ve metan gazı da ayrı bir sorun…

Bizim ülkemizden önce JES’lerle tanışan Avrupa ülkelerinde neden bizdeki kadar geniş tartışmaların olmadığı takılıyor; insanın aklına… Oysa bu sürece bilimsel yaklaşımın hakim olması gerekiyor, kulaktan dolma bilgilerin değil… Bilimsel yayınlara baktığımız zaman jeotermal kaynakların insan sağlığı ile ilişkisi konusunda son beş yılda yapılmış sadece 82 yayın çıkıyor karşımıza… Yayın taramasını daraltıp jeotermal enerji santralleri ile halk sağlığı ilişkisine baktığınızda ise sadece 7 makale bulabiliyorsunuz.  Bu makalelerin ikisi İtalya’nın üzüm bağları ile ünlü Toskana vadisinden… Çalışmaların ilkinde bölgede kurulu 35 JES’den kaynaklanan H₂S gazının bölgede atmosfere yayılımı incelenmiş. Çalışma sonucu gazın çok kısa sürede atmosferde seyrelerek; insan sağlığını tehdit etmediği görülmüş. Toskana vadisindeki diğer çalışmada ise ölüm nedenleriyle JES’ler arasında bağlantı araştırılmış.  Ancak kesin bir ilişki bulunamamış. Yine İzlanda’da yapılan bir çalışmada ise 18 yaş üstü ölümler incelenmiş ve JES kaynaklı H₂S gazının mortaliteyi artırabileceği görülmüş. Ancak sonuç ihtiyatla karşılanmış ve çalışmayı yapan ekip H₂S maruziyetinin erken ölümlere yol açıp açmadığını doğrulamak veya çürütmek için daha ileri çalışmalar yapılmasını önermiş.

Sonuç olarak gelişmiş batı ülkelerinde JES’ler uzun yıllardan bu yana var. Elektrik üretimindeki payları ise özellikle İzlanda ve İskandinav ülkelerinde oldukça yüksek. Bu ülkeler tamamen kapalı sistemler kullanıyor. Sondajları özel korumalı teknolojilerle yapan bu ülkeler kullanımdan sonra soğumuş kaynak suyunu yeniden yeraltına, çıkarttığı kota geri veriyor. Alınan önlemlerle ve geliştirilen teknolojilerle insan sağlığı ve çevre açısından riskler en aza indirilmiş bu ülkelerdeki JES’lerde…

Karşı çıkanlar ülkemizdeki eksik uygulamalardan hareket ederek özellikle tarım alanlarına verdiği zararda ısrarcı. Ancak JES’lere muhalefet eden bazı sivil toplum örgütleri JES’lere mi; hatta daha geniş anlatımıyla yenilenebilir enerji kaynaklara mı; yoksa ülkemizdeki uygulamalarına mı karşı çıktıklarını açıklamak durumundadır. JES’lere karşı çıkanlar fosil yakıtlar hakkında ne düşündüklerini de açıkça ortaya koymalıdır.

Ülkemizde günden güne yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırımlar artar ve elektrik üretimi içinde JES’lerin payı yükselirken herkesin, her kuruluşun yapıcı olarak ve bilimsel doğrular içinde tartışmayı sürdürmesi gerekiyor. Ayrıca devletin de JES alanlarının ihalesi ile sorumluluğunun bitmediğini; doğru teknolojilerin kullanılmasını sağlamalarının da ana sorumluluğu olduğunu unutmaması gerekiyor.

Tartışmalar önümüzdeki günlerde de devam edecek; ama herkesin bilimsel gerçeklerden ayrılmadan ve hukukun içinde kalarak bu tartışmaları sürdürmesi gerekiyor.