16. İstanbul BienaliEditörün SeçtikleriKültür-SanatManşet

Geçmişten geleceğe uzanan antroposende bugünün temsili bir sergi mekanı

Bienalde son günlere girmişken en büyük mekandan ve hikayesinden bahsetmek bienalin temasıyla da ilgili olarak özellikle önemli. Galataport inşaatının kıyısında yer alan ve 2020’nin ilk aylarında  açılması planlanan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi binası bienal mekanlarından Haliç Tersanesi’nin yerine son anda belirlendi. Geçmişin önemli endüstriyel miras alanlarından metruk Haliç Tersanesi’nin bienal mekanı olarak belirlenmesi, rezidanslar ve alışveriş merkezleri gibi ticari özel mekanlara dönüştürülmek üzere ihale edilmiş olması nedeniyle tepki çekmişti. İlahi adalet mi dersiniz, yoksa önceki bienallerden birisinin teması olarak “şiirsel adalet” mi bilemeyeceğim, ama mekanda hala tehlikeli düzeyde asbest bulunduğunun tespit edilmesi üzerine açılışa bir aydan daha kısa zaman kala şimdiki mekanına, olanca hızıyla süren ve ortalığı toz dumana katan bir inşaat faaliyetinin yanı başına taşındı ve süreç kendiliğinden kentsel dönüşümde görmezden gelinen halk sağlığına ve İstanbul’un kamusal kıyı alanlarının talanına dikkat çekmiş oldu.

Bu noktada asbest meselesi tam da kamu eliyle görmezden gelinen ve saklanan bir tehlikeyi ve kent suçunu yüzümüze vurması açısından oldukça sembolik bir değer taşıyor. Eskiden binalarda ve gemilerde yalıtım malzemesi olarak kullanılan ve yüksek düzeyde kanserojen olan asbest, kentsel dönüşüm için yapılan yıkımlar ve hurdaya çıkarılan gemilerin sökümü sırasında atmosfere yayıldığında çevrede yaşayanlar tarafından nefes yoluyla akciğerlere alınıyor ve kansere yol açıyor. Özellikle itirazları önlemek amacıyla ve meslek odalarının güvenlik önlemlerinin alınması uyarıları tamamen göz ardı edilerek yangından mal kaçırır gibi yapılan yıkımlar ve hafriyat nakliyatı sonucu ortaya çıkan tozun ve pusun artık İstanbul siluetinin alıştığımız bir unsuru olduğunu düşününce içinde yaşadığımız tehlikenin farkına daha iyi varıyoruz. Ünlü sözde olduğu gibi gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardır; ihaleyi alan inşaat şirketi de şimdi ortaya çıkan bu gerçekle ilgili ne yapacağını ve satışların düşmesine karşı nasıl bir reklam ve halkla ilişkiler kampanyası yapacağını düşünüyordur sanırım. Asbest ile ilgili olarak çekilen Belçika yapımı ‘Nefessiz’ belgeseli bu yılın Bozcaada Ekolojik Belgeseller Festivali’nde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü’nü almıştı.

Resim ve Heykel Müzesi ise inşaatı yeni tamamlanmış, iç mimari düzenlemeleri devam eden ve çevresinde yoğun bir inşaat faaliyeti süren bir mekan; İstanbul Modern’in yıkılan eski binasının yerine yapılacak yeni binasının temel çukuru da mekanın üst katlarından görülebiliyor. Küratör Nicolas Bourriaud da camların buzlanmamasını talep ederek bienal ziyaretçilerinin arka plandaki Boğaz manzarasının hemen önünde süren bu hummalı faaliyete tanık olmasını istemiş. Dört kata yayılmış, en alt kattan başlayarak tek boyutlu bir labirent şeklinde gezilen sergi sırasında karşınıza aniden bu manzara çıkınca gerçekle kurgu ve sanat arasındaki sınır belirsizleşiyor. Deyim yerindeyse Antroposen temalı sergi bizzat Antroposen’in, ona yol açan ya da sonuçlarını görmemizi çabuklaştıran Büyük İvmelenme’nin [Great Acceleration] doğrudan içinde bir enstalasyon haline gelmiş.

Teras manzarası.

Mekanın ilk katında bizi karşılayan Dora Budor’un “toz akvaryumları” bu gerçekliğin yanında sadece bir karikatüre dönüşüyor. İzlenimcileri oldukça erken dönemden etkileyen ve ilk ekoloji ressamı olarak nitelendirilen 16. yüzyıl İngiliz ressamı William Turner’ın tablolarındaki sisli ve tozlu ortamı günümüze uyarlama iddiasındaki akvaryumların içindeki İstanbul’dan toplanmış toz, tabanda yer alan hoparlörlerin gürültüsünün yarattığı titreşimle havalanarak bizim içinde yaşadığımız toz bulutunun bir temsili haline dönüşüyor. Karanlık ortamda bu tozu görmemizi sağlayan renkli akvaryum ışıkları da bir acil durum hissiyatı yaratıyor.

Dora Budor – Köken.

Ekoloji temalı herhangi bir serginin olmazsa olmazı olan “atık malzeme kullanılarak yapılan eserler” burada sıklıkla karşımıza çıkıyor. Eloise Hawser’in bir geri dönüşüm fabrikasında kaydettiği (ve çevreciliğin göstergesi haline gelmiş bir ritüel olan geri dönüşümün ne kadar “pis” bir iş olduğunu gösteren) videoya eşlik eden heykeller de fabrikadan alınmış malzemelerden üretilmiş örneğin. Johannes Büttner’in baş aşağı duran ve yine hoparlörlerden gelen yüksek frekanslı gürültüyle titreşen robot heykelleri ve Simon Fujiwara’nın bir tema parkının atık heykellerinden ürettiği maket endüstriyel toplum mekanları bunlardan bazıları. Özellikle Fujiwara’nın kullandığı Simpsonlar, Asteriks, Pembe Panter gibi popüler figürlerin sadece lunapark ya da striptiz kulübü gibi eğlence mekanlarını değil, hastane, hapishane, robot işçilerden oluşan fabrika ve inek çiftliği gibi mekanları da “eğlenceli” hale getirmesi çarpıcı. Yan yana sıralanmış bir şekilde koşu bandında spor yapanlar ile aynı şekilde sıralanmış sığırların içinde bulunduğu endüstriyel çiftlik ve robot kollardan oluşan üretim bandını bir arada kullanması da “mesajını” etkili bir şekilde iletiyor.

Simon Fujiwara – Dünya Çok Küçük.

Pera Müzesi’nde sıklıkla görülen kurgusal coğrafyalar, karakterler ve kültürler burada daha az yer alsa da etkili örnekleri bulunuyor. Bunlar arasında Suzanne Treister’in bir borsa simsarı olan karakterinin doğadaki örüntüleri kullanarak finansal sistemi çökertmesinin hikayesi, küresel 500 içinde yer alan devasa şirketlerin bitki ve mantar türleri olarak temsil edildiği çizimlerle ve video ve ses yerleştirmeleriyle anlatılıyor ve alttan alta doğadaki kaotik örüntülerin ve fraktallerin borsa tahminleri için kullanılması çabalarıyla dalga geçiyor. (Suzanne Treister ile Bahar Topçu’nun gazetemiz için yaptığı söyleşi için tıklayın)

 

Yerli kabilelerin doğa ile uyumlu ilişkisine verilen bir örnek olarak avladıkları hayvandan özür dileme veya teşekkür etme geleneğinin anlatı haline gelmesiyle dalga geçme hali de Brezilyalı Jonathis de Andrade’nin kurmaca belgesel videosunda karşımıza çıkıyor; videoda izlenen kurgusal kabilenin üyeleri olan balıkçılar tuttukları balıklar ölürken onlara şefkatle sarılıyor ve hatta öpüyor. Videoda dalga geçilen antropolojik belgeseller mi, yoksa onların anlatılarından yola çıkarak yerli kabileleri romantize eden kentli çevreciler mi, onu da izleyici takdir etsin.

Jonathis de Andrade.

Bienalin en etkileyici sanatçılarından birisinin Diyarbakırlı Deniz Aktaş olduğunu bu noktada belirtmeliyim. Duvarın tamamını enlemesine kaplayan iki eserinde sanatçı bir araziye atılmış ve istiflenmiş araba lastiği yığınlarını boş arka plan önünde sergiliyor. Siyah beyaz bir fotoğraf gibi görünen (ve benzer fotoğraflarla daha önce de karşılaştığımızdan irkiltse de yadırgamadığımız) eserlere yakından baktığınızda çizim olduklarını fark edebiliyorsunuz. Otomobil uygarlığının peyzajı değiştirebilen atığı olarak lastikler antroposen söz konusu olunca ilk akla gelen imgelerden. Benzeri bir gerçekçi çizimde ise bir çayırdaki kesilmiş ağacın kalıntısını görüyoruz ve tekinsiz bir estetik ile karşılaşıyoruz.

Deniz Aktaş – Lastik yığını + detay.

Deniz Aktaş – Kesik ağaç.

Antroposeni doğrudan konu alan en kapsamlı sergi Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi) tarafından “İnsandan-Daha-Fazlası Antroposen” [More-Than-Human Anthropocene] başlığıyla, antropolog Anna Jinq küratörlüğünde bir araya getirilmiş. Kendilerine ayrılan alanı oldukça dolu bir şekilde kullanan bilim insanı-sanatçı kolektifi, belgeleme ile sanatı aradaki sınırları çok kere ihlal ederek bir arada kullanıyor ve oldukça etkili işler çıkarıyor. Bunlar arasında sadece beni değil, bienali gezmiş öğrencilerimi de en çok etkileyen ise Kuzey Buz Denizi’nde balinaların iletişimini sekteye uğratan gemilerin motor gürültüsünü kulaklıkla bizzat dinleyebildiğiniz bir deneyim sunan ses kaydı. Diğerleri ise kolektif tarafından izlenerek dikkatimize getirilen çeşitli vakaların hikayeleri: Kudzu sarmaşığı, goana kertenkelesi ve yerli sanatındaki yeri, albatrosları ve yavrularını karınlarını tıka basa doldururken açlıktan öldüren insan kaynaklı plastik atıklar, vb. “Antroposenin Altyapıları: Almak, Şebeke, Boru, Çöplük, Düzlemek ve Hızlanmak” başlıklı video anlatı beşlisi ise baraj ve havaalanı inşaatlarının değiştirdiği peyzajlar ve yüzbinlerce yıl depolanması gerekecek radyoaktif nükleer santral atıkları gibi izlediğimizde endişelendiğimiz, ama kapatılmış ve çitlenmiş mekanlarda yürütüldüğü için günlük yaşamımızda görmeyip farkına varmadığımız faaliyetleri birbirine paralel olarak ekranlarda sergiliyor. Sergi düzenlemesi Pera Müzesi’ndeki arkeoloji müzesi öykünmesi gibi klasik formunda olmasa da modern bir doğa tarihi müzesi çağrışımı da yaratıyor, ancak bu sefer sergilenenler steril haliyle doğal varlıklar değil, insan etkisi sonucu ekosistemlerin ve insan sağlığının tahribine yol açan durumlar. Camekanlı sergi mekanında, örneğin çok sayıda yaban kuşun ölümünden sorumlu olan evcil kedilerimiz veya yine insan eliyle coğrafyalar arasında taşınan ve Zika veya Deng Humması gibi hastalıkları taşıyan Aegis Aegyptii sivrisineği gibi varlıkların çizimlerine rastlıyoruz.

Bilimsel eser gibi yapmasa da Antroposeni tanımına en uygun olarak gösteren eser bence Mariechen Danz’a ait. Küp şeklinde alınmış bir toprak kesitinin en üst katmanı asfalt, bir alt katmanı ise atık plastikten oluşuyor ve doğal toprak katmanları ancak bundan sonra geliyor. Sanatçı kendisine ayrılan alanda aynı zamanda plastikten insan organları ve hatta bütün bir insan bedenini de kullanmış ve canlı ve parlak renkleri ile Haliç Tersanesi’nin tuğlalarının (kopyalarının) pastel rengiyle oluşan kontrastı vurgulamış.

Mariechen Danz.

Mariechen Danz.

Pera Müzesi’ndeki arkeoloji teması ve geçmişin ve geleceğin tarihi vurgusu burada da çok sayıda eserde karşımıza çıkıyor. Bunlar arasında Müge Yılmaz’ın Çatalhöyük esinli ya da neredeyse birebir kopyası duvar resimleri ile odanın ortasındaki ‘gelecekteki arkeolojik kazı alanı’ (ve bugünün İstanbul’undan toplanan taşlar ve yapı parçaları ile birlikte plastikler) yerleştirmesi 10,000 yıl önceki geçmiş ile 10,000 yıl sonraki gelecek arasındaki sürekliliği arada yarattığı boşluk ile doldurmuş diyebiliriz.

Kentsel dönüşüm de Antroposen’in olmazsa olmaz konuları arasında. Taiwan’daki durumu En Man Chang kent maketinin üzerinden duvara yansıtılan 3 kanallı videoda, sanayileşme sırasında işçi olarak kente göç ettirilmiş gecekondu sakinlerinin şimdi değerlenen araziler üzerindeki evlerinden çıkarılmaları gibi tanıdık bir öykü üzerinden anlatıyor. Ozan Atalan ise benzer bir öyküyü bu kez İstanbul’un kuzeyinde 3. köprü ve havalimanı inşaatları nedeniyle yerinden sürülen mandalar üzerinden gündeme getiriyor.

Ozan Atalan.

Son olarak mekanın en üst katında Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in oluşturduğu etkileşime de olanak veren Worlbmon alanına değinmeden geçemeyeceğim. Ağırlıkla tekstil ve büyük kağıtlar üzerine işledikleri çalışmalar ile bezenen alan kamusal etkinliklerin, söyleşilerin ve müzik performanslarının da adresi oldu. Mekandan çıkılan küçük balkon ise yazının başında değindiğim paradoksal manzaranın en iyi görülebileceği iki mekandan birisi. Diğeri ise hemen bitişikteki uluslararası bir kahve zincirine tahsis edilmiş dinlenme alanı ve onun iki terası. Çevredeki devasa inşaatlarda ve temel çukurunda süregiden hummalı faaliyetleri arka planda Topkapı Sarayı ve Boğaz manzarası bulunmak üzere kahvenizi yudumlayarak izleyebiliyorsunuz, fena mı?

38 eser alanı ile toplamını gezmesi en az 2 saat alan mekanda toplumsal cinsiyet, emek sömürüsü, ırkçılık gibi çok çeşitli sorunları ve bu sorunların birbirleriyle ve ekolojiyle kesişim alanlarını ele alan (ve burada yer veremediğim) çok sayıda başka çalışma da bulunuyor. Ancak son hafta içinde okumaktan gezmeye fırsat bulamayacağınız (ve ben de yayın yönetmenimizden azar işiteceğim) kaygısıyla daha fazlasına yer vermeyeceğim.

Büyükada sokak ve mekanlarında tur olanağı olarak bienal sergileri

Bienalin son mekanı ise Büyükada ve ada içinde İskele Meydanı, Anadolu Kulübü (Sarı Bina), metruk Taş Mektep ile iki adet köşkten oluşuyor. Son hafta sonunun bir gününde ulaşım hariç toplam bir saat kadar vakit ayırarak hem adayı ziyaret edebilir, hem de bienali gezebilirsiniz. Anadolu Kulübü’ne başka zaman üye olmayanlar giremiyormuş, bu mekanı da görmek için iyi bir fırsat. Kulüpte Armin Linke’nin denizler ve okyanuslar üzerine belgeler ve video röportajlar bütünü bir kez daha sanattan ziyade bir arşiv ve sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’nin yapısı ve canlıları üzerine 17.yy sonlarında çalışmalar yürütmüş Bolognalı doğa bilimci Luigi Marsili’nin izinden giden Prof. Dr. Emin Özsoy’un kendi arşivinden belgeler, Marsili’nin yapıtlarından çizimler ve bölümler ile Bologna Üniversitesi kütüphanesinde Emin Özsoy’un röportajları sunularak doğa çalışmaları tarihinden bir kesit sunuluyor. Güncel bir sorun olarak ise yıkıcı bir pratik olarak yeni uygulanmaya başlanan deniz tabanı madenciliğine karşı Pasifik Okyanusu’ndan bir halkın mücadelesi bir video belgeselde konu alınmış. Deniz tabanı madenciliğinin Türkiye sularına da giriş yaptığını ve Ayvalık Altınova sahilindeki bir girişimin yerel karşı çıkış ve protesto sonucu durdurulduğunu ekleyelim.

Anadolu Kulübü’nün üst katında ise Ursula Mayer’in dev ekranda süzülen bir avatar çalışması bulunuyor. Çeşitli dergilerde bienal ile ilgili dosyaların en popüler görseli olan çalışma gerçek hayatta var olan bir modelin bilgisayar kodlaması sonucu üretilen hareketli görseli. İçinde bulunduğu klasik köşk odası ile çelişki oluşturan yüksek teknoloji eseri karşısında dans etme isteği de uyandırmıyor değil.

Ursula Mayer.

Büyükada’daki en etkileyici mekan ve çalışma ise Hale Tenger’in Taş Mektep’teki ayna ve ses yerleştirmesi. Meyve ağaçlarının daha büyük ve çabuk olgunlaşan meyveler vermeleri için kullanılan geleneksel bir teknik olan bileziği ayna formunda binanın bahçesine yerleştiren Tenger gerek mekandaki ağaçların, gerekse de metruk binanın bu aynalardan görüntüsünü insanın doğaya müdahelesinin zalim bir yolu olan uygulama hakkında yazdığı şiiri de binanın içine yerleştirdiği hoparlörlerden okuyor. Mekanın tepede yer alan konumu ve manzarası, bahçenin bakımsız yabanıllığı ve metrukluğu ile fısıltı şeklinde okunan şiir birleşince bu uygulamaya maruz kalan ağaçların hayaletlerinin seslendiği hissi tedirginlik uyandırıcı.

Hale Tenger.

Bu arada İstanbul adalarının ekolojisi ile ilgili başka bir serginin de Bienal’in paralel etkinliği olarak geçen cumartesi günü yine Anadolu Kulübü’nün içinde yer alan İkiz Köşkler’de açıldığını belirtelim. Adaların Sesleri başlıklı sergi Studio Ossidiana tarafından Adalar’da yürütülen bir saha çalışması sonrası önerilen ekolojik kamusal yapı önerilerinin maketlerinden oluşuyor. Güvercinlere uygun radyo kulesi, atlar için gezici çayırlar, göçmen kuşların dinlenmesi için tünekler gibi işlevlere sahip yapılar estetik açıdan da ortama uyumlu ve yenilikçi. Sergi açılışında Studio Oxalis tarafından hazırlanan ve tabak kullanmadan masada kağıt üzerine bir sanat eseri olarak yerleştirilen yiyecekler ise tümüyle adalarda yetiştirilmiş bitkileri ve çevre denizden avlanmış balıkları kullanmıştı. Aynı gün düzenlenen ve konunun farklı taraflarını bir araya getiren yuvarlak masa toplantısı da internet üzerinden canlı yayımlandı (link: https://www.youtube.com/watch?v=NUVfuw4JggI). Antroposeni Adalar gibi bir coğrafyanın somutluğunda ve kuş gözlemcisinden faytoncusuna, sakininden ağaç bilimcisine çeşitli tarafların deneyimleri üzerinden konuşmak öğreticiydi. Serginin kendisi 10 Kasım Pazar akşamına kadar her gün 13.00-16.00 arası ziyarete açık, ancak kataloğu da incelemenizi ve her bir binanın işlevini bu şekilde değerlendirmenizi öneririm.

Adaların Sesleri.

Sonraki yazı: Bienal diye İstanbul’dan ne geçti?

(Yeşil Gazete)