Köşe YazılarıManşetYazarlar

“Boğazına” kadar neoliberalizm

Neoliberal politikanın uygulanış biçimleri griden siyaha doğru grinin tonları gibi betimlenirse renk koyulaştıkça yaptırımların, bunun akabinde otoriterleşmenin artacağı öngörülebilir zira ağır neoliberal uygulama ve yaptırımların demokrasilerde işletilmesi mümkün değildir. Otoriterleşme eğilimi artarken siyasetin dışına itilen toplum tepki göstermedikçe hep daha fazla ezilmeye mahkumdur.

Dünya genelinde son kırk yıla damgasını vuran toplumsal manada huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağı olduğu tescilli neoliberal politikalar en son Şili’de tansiyonu yükseltti. Ortaya çıkış sırasıyla sondan geriye doğru, bu sene Hong Kong’daki protestolar; geçen sene bu zamanlarda başlayan Fransa’da Sarı Yeleklilerin direnişi; 2013 yılında Türkiye’deki Gezi Parkı eylemleri ve 2010 yılının Aralık ayında yaşanan Arap Baharı ortaya koydukları irade bakımından benzerlik gösteren kitlesel eylemlerdi. Şili’deki protestoların da eklenmesiyle huzursuzlukların dışa vurum sıklığındaki artış dikkat çekerken hangi ülkede olursa olsun kültürel ve toplumsal alt yapı farklılıklarına rağmen fakirliğin dayatıldığı hayattan kurtulma ve sağlıklı yaşama talebinde ortaklaşıldığı anlaşılıyor. Nitekim Şili’de gördüklerimiz arasında adrese teslim mesajlar da yok değil: “Neoliberalizm başladığı yerde bitirildi” yazan pankartlar dünyanın geri kalanı için de nefes açıcı etki yapıyor.

Bilimsel olarak bazı canlı türleri için aksi mümkünse de genel manada hiç bir insan türü oksijensiz ortamda yaşayamaz… ’80 sonrası uygulamaya konan ekonomi programlarının hiç bir bünyeye uymadığı, ülkelerin kendi kültürel ve toplumsal dinamiklerine göre bir reaksiyona yol açtığı ortada. Zira mal ve hizmetlerin kullanım değerinden ziyade değişim değerini önceleyerek her şeyi meta olarak gören kapitalist sistem anlayışının ekolojik toplumsal, siyasi etki ve sonuçlarını görmezden gelerek pazarı genişletme girişimleri de farklı yollar izleyebiliyor. Nitekim Michel Foucault 1979 yılındaki derslerinin toplandığı Biyopolitika’nın Doğuşu’nda neoliberalizmin farklı biçim ve aşamalarına işaret eder. Buna göre neoliberal politikaların devletler eliyle mi ya da bir enstitünün önderliğinde mi işletildiğinden tutun da yurttaşlar üzerinde yönetimsellik ve/veya hegemonya ilişkisinin kurulma şekillerine, baskı ortamının düzeyine kadar çeşitlilikten bahsedilebilir. Yine neoliberal politikaların küresel kapitalizmin genişlemesi için deterministik bir rol oynama potansiyeli ya da liberal ekonomi koşullarıyla özdeşlik kurularak işletilmesi de söz konusu olabilir. Neoliberal politikanın uygulanış biçimleri griden siyaha doğru grinin tonları gibi betimlenirse renk koyulaştıkça yaptırımların, bunun akabinde otoriterleşmenin artacağı öngörülebilir zira ağır neoliberal uygulama ve yaptırımların demokrasilerde işletilmesi mümkün değildir. Otoriterleşme eğilimi artarken siyasetin dışına itilen toplum tepki göstermedikçe hep daha fazla ezilmeye mahkumdur.

2018 yılında Türkiye’de parlamenter demokrasinin yerini Cumhurbaşkanlığı sisteminin alması ve güçler ayrılığı ilkesinin güçler birliğine dönüşmesiyle arzu edilen her tür değişimin tek elden düzenlenmesine uygun zemin hazırlandı. Esasen bugünkü siyasi iktidarın özellikle son beş yıldır dile getirdiği “toplum mühendisliği” veya ülkeyi şirket gibi yönetmek ideali de bu hazırlıkların habercisiydi. Ancak buradaki temel sorun mecliste ana muhalefet konumunda olan bir siyasi partinin muhalefet etme görevini yerine getirmeyip popülist politika izlemeyi tercih etmesi diğer bir deyişle iktidar karşısında teslimiyetçi bir tavır sergilemesidir. Lakin şimdilerde ana muhalefet partisi ikinci defa yapılmaya zorlanan yerel seçimle elde ettiği Belediye Başkanlığı koltuğuna henüz oturabilmişken bir de yetki alanının daraltılmasıyla karşı karşıya. Zira yeni bir düzenlemeyle Cumhurbaşkanlığı eliyle kurulan Boğaziçi Başkanlığı ile Boğaziçi Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Düzenleme Kurulları boğazlardaki yapılaşma, imar düzenlemeleri, yıkım, kentsel dönüşüm ve denetim gibi her konuda yetki kullanıp uygulatacak. 200’e yakın personeli ile faaliyet göstermesi beklenen bu kurumların yöneticileri de doğal olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Kurullardaki bakanların, idare heyetindeki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nün yetkileri sıfırlanırken ana muhalefet partisi “kayyım “gerçeği ile tanışmış olacak.

Maalesef bazı kişi ve grupların hataları yalnızca kendilerini etkilemez. Artık İstanbul Boğazı’ndaki son yeşil alanlara da veda edebiliriz. Oysa yalnızca ilkeli davranmak hayat kurtarırdı… Eğer meclisteki ana muhalefet partisi konumundaki bu siyasi parti Mardin, Diyarbakır, Mardin, Hakkari,Yüksekova, Van, Nusaybin, Cizre, Kulp, Kayapınar, Bismil, Kocaköy, Karayazı, Erciş’te seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden alınıp yerlerine kayyım atanmasına en azından halkın iradesinin gaspına izin vermemek adına karşı çıkabilseydi, bugün kendi görev alanı da bu kadar daraltılamazdı. Anlaşılan o ki İstanbul “Boğazı”na kadar neoliberalizme batmış olacak ve biz ana muhalefet partisinin teslimiyetçi tavrının resmini artık vapurdan da göreceğiz.

(Yeşil Gazete)

Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.