16. İstanbul BienaliGünün ManşetiKültür-SanatManşet

Elmas Deniz: Sanatın da bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var

16. İstanbul Bienali 7. Kıta & Antroposen temasıyla Büyükada‘nın farklı mekanlarında, Mimar Sinan Üniversitesi Resim – Heykel Müzesi ve Pera Müzesi’nde sergilenmeye devam ediyor. 10 Kasım’a kadar devam edecek olan bu yılki Bienal’e Yeşil Gazete’de olabildiğince yer vermeye çalışıyoruz. Yeşil Gazete yazarlarından Alper Akyüz, bir yazı dizisine başladı.  Dizi, Bienal vesilesiyle gündeme gelen antroposen ve sanat ilişkisini ele alacak.

Sanatçıların kendi 7. Kıta serüvenleri de Bienal tanıklığının önemli bir bölümü. Sergi süresi boyunca, ulaşabildiğimiz sanatçılarla röportajlar yaparak Yeşil Gazete’de paylaşacağız.

***

İlk röportaj için Elmas Deniz ile Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel müzesinde buluşma olanağı bulduk. Sanatçının, “Kayıp Sular” ve “İsimsiz Bir Derenin Tarihi” başlıklarında Bienal için ürettiği iki yeni işi var. Kayıp Sular, Taksim ve Bomonti çevresinde caddelere verilen isimleriyle andığımız yeraltına terk edilmiş dereleri anlatan bir rölyef. İsimsiz Bir Derenin Tarihi ise, sanatçının kendi çocukluğuyla bağlantı kurduğu bir yerleştirme. Bu yüzden, eserler arasındaki bağlantıda da ince bir estetik var.

Serginin küçük ve güzel bir ayrıntısından yola çıkarak yaptığımız söyleşi, sanatın Antroposeni içermesini merkezine alıyor.

Bahar Topçu: 16. İstanbul Bienal’indeki bütün eserlerini sergi için yaptın. Eserlerinin arasındaki pinanın (pinna nobilis) hikâyesini anlatır mısın?

Elmas Deniz: Aslında Bienal için ürettiğim iki tane iş var. Biri “Kayıp Sular”, Biri de “İsimsiz Bir Derenin Tarihi.” Pina, İsimsiz Bir Derenin Tarihi enstalasyonunu oluşturan parçalardan bir tanesi. Pina bir deniz kabuklusu.

Uzun bir süre suyun altında kalmış. Çocukluğumun geçtiği yerde çok çıkardığımız bir canlıydı. Bu tür bir Akdeniz endemiği. Sadece Akdeniz etrafındaki akarsuları çok seviyor. Şu anda yani günümüzde bir parazit, onların toplu bir şekilde ölmelerine yol açıyor. Aynı şekilde pinalardan benim çocukluğumda çıkardığım inciler de var, onları da sergiliyorum. O pinalardan çıkan inciler.

Varlığından hiç haberdar olmadığımız türlerin, bilmediğimiz yokoluşu… Aslında pinayı oraya koymamın nedeni de buradan çıktı. Pina insanların tanıdığı, öyle çok iyi bildiği bir şey değil. Hatta kimileri onu benim seramikten yaptığımı düşünüyor, kimileri kanat diyor. Bir şekilde, baktıkları zaman ne olduğunu çok az kişi biliyor.

Bu sergiyi yaparken aslında arkasında bir tür araştırma da var kendi çocukluğumdan yola çıktığım. Ben çocukken evimizin yanından akan bir dere ve karşısında bir yarımada vardı. O yarımadada da bir antik yunan kenti vardı. O kentte bir para var, M.Ö 400’lerden kalan. Onu da sergiye dâhil ettim. Paranın bir yüzünde Apollo var. Diğer yüzünde ise o küçücük yer için en önemli olan şey, pina var.

Aslında ben de üzerine çalışırken fark ettim. Benimle aynı suyun etrafında yüzyıllar önce yaşamış insanların ne düşünmüş olabileceklerine bakmaya başladım. Mesela Apollo en güçlü adam olduğu için kafasında defne yaprakları var. Şimdi dünya üzerinde politik güce sahip insanların kafasında yaprak falan yok. Mesela Herodot bahsediyor, eski bir Çinli tarihçi geliyor ve “bu kent pinaları ve istiridyeleri ile ünlüdür” diyor. Ama ben çocukken istiridye çok azdı zaten. Hani aslında benim hatırladığım zamanlarda pinalar boldu. Şimdi onlar da gidiyor.

B.T: Bu pinayı sen mi çıkardın? Nasıl çıkardınız?

E.D: Ben çıkarmadım. Bir çocukluk arkadaşım çıkardı, Güneş Genç. Ona telefon ettim. Bana bir pina lazım sergi için dedim. Ama benim için onu, kesinlikle canlısını sökmeyeceksin, biliyorsun durumu dedim. Balıkçılara sordu. O da bana bulup denizden çıkartıp kargoyla gönderdi.

B.T: Bakarken de, üzerindeki pembe izleri görür görmez bunların olmaması gerekiyor, dedin.

E.D: O pinayı biraz inceleyince aslında uzun süre suyun altında kaldığı belli oluyor çünkü üzerine canlılar yapışmış. Üzerinde bir sürü başka canlının izleri var. Aslında pembe lekelerin olmaması gerekiyor çünkü o denizdeki oksijen azaldığında ortaya çıkan bakterileri gösteriyor. Böyle devam edersek denizler pembe olacak…

B.T: İlk solo sergini 2006’ da yaptığını söyledin. Bu ilk serginden itibaren de çevre meselelerini, insanların insan-dışı olan çevreyle ilişkilerini ele alıyorsun. Bienal kapsamında antroposeni çalışmak, kendi eselerine bakış açını değiştirdi mi? Kendiden yola çıkarak sanatın genel anlamda meseleyi ele alışını nasıl gözlemliyorsun?

E.D: 2006’da Çernobil’le ilgili bir sergi yaptım Altı Aylık inisiyatifi mekanında. İlk solo sergimdi ve ismi de, “Bize bir şey olmaz” idi.

İlginç bir şekilde, pek ilgi görmemesine rağmen ben inatla ilgilendiğimi hissediyordum bu meselelerle. Sonra 2012’de kent yoksulluğu ve yoksulluk üzerine çalıştım Maçka Sanat Galerisi’ndeki sergimde. Orada atıklarla ilgili ek işlerim vardı, çünkü bunu tüketim kültüründen ayıramıyorum. Sonra Pilot Galeri’de iki sergim oldu. 2014’te Siyah Panteri Görebilmek” ardından 2018 ‘de de “Yazsız Yıl.” Bunların hepsi aralıklı aralıklı antroposen dersen antroposen, belki kapitalosen veya işte esas olarak ekonomi ve çevre bağlantılı işler. Gerçekten geçmişe doğru bütün işlerim insanın doğayla ilişkisini tek tek, çeşitli noktalarından ele alan işler. İnsanın kapitalizmle birlikte aslında manüpüle olmuş halinin ürettiği ilişki biçimine bakıyorum, diyebilirim. Bu sergiye geldiğimde ise ilginç bir şey oldu benim için, tarihle ilgili çok bir şey yapmadığımı fark ettim. Tarihi biraz işin içine kattım. Bir de küratörün aslında bir önermesi var; “Sanatçıları birer antropolog gibi görüyorum” diye. Ben bunu sahiplendim bu sergi için. Böyle, bir araştırma süreci olan da bir iş olması hoşuma gitti.

B.T: Küratör Nicolas Bourriaud, dediğin gibi, sanatçıları bir antropolog gibi görüyor. Bienal için yazdığı makalesinde Antroposen çağındaki bu yeni kuşak sanatçıların rolünün, icra ettikleri sanata insan dışı olanı da dâhil ederek estetiği merkezsizleştirmek olduğunu söylüyor.  Antropolog bakış açısını sahiplendiğini söylemiştin biraz önce. Bienal’i şimdiye kadar nasıl değerlendiriyorsun bu kapsamda? Ve tabii sanatçı olarak nasıl yorumluyorsun bu rolü?

E.D: Nicolas Bourriaud, Tim Ingold üzerinden bakıyor antropolojiye ve Ingold’da sanatı bu dünyadaki insan faaliyetleri içinde antropoloji ile beraber marjlarda kalmış ve birbirine sezgisel olarak yaklaşan alanlar olarak tanımlıyor. Tarifinde bir de cömertlik vurgusu var. Geçmişin içinden neyi çekip çıkartacağım konusundaki sanatçı özgürlüğü hoşuma gitti benim. Yedinci Kıta ekolojik meselelere işaret etmekten daha fazlasını yapıyor. İşlerin geneline baktığımda Bienal’in, bunun üzerine eklenen başka bir önermesi var gerçekten. Ve hani, bir şekilde bizim bu geçmiş yükümüzün yapmalarımızın etmelerimizin etkisini küratör aslında metinlerinde de belirtiyor.  Alıntıladığı isimler ilginç, özellikle Amazon’lardaki insanların perspektifiyle ilgili bir önermesi var; Vivieros De Castro kaynaklı Batı perspektifinden, batı – doğu ayrımlarının tamamen iptal edilmesi hatta onun da ötesinde başka bir bakış açısıyla anlayabilmekle ilgili bir kafa yormak var orada. Bence bienalde öyle bir şey var. Küratörün 2015’de yaptığı Taipei Bianali’nin de zaten bu meseleyle ilgilenmesi – Great Accelaration: Art in the Antrophocene idi o serginin adı. Zaten bu meseleyle ilgili çalışmış birisi ve üzerine bir şey daha koymuş gibi geliyor bu bienalde.

B.T: Kendi sergilerinde mesele edindiğin şeyleri Bienal kapsamında 50 farklı ülkeden sanatçının katılımıyla ele alınmasını nasıl karşılıyorsun?

E.D:Ben tabii ki çok seviniyorum. Bütün kafa yorduğum başka bir değer sistemi gibi bir şey mümkün olabilir mi?

İnsanların oraya doğru eğilmesi, bunun ana akım olması çok iyi. Daha da fazla sanatçının, daha da fazla insanın, hepimizin bu konuda bir şeyler yapıyor olması benim için çok mühim; ama tabii benim kendi sanatsal geçmişime bakınca, geçmişte yaptıklarım bugün konuşulur ve düşünülür olması da önemli. Bu problemleri görünür kılmanın ötesinde başka bir dünya başka bir yaşantı önerisi getirebilmek olanaklı mı? Değerlerimizi değiştirmezsek bir şey de düzeltemeyeceğiz gibime geliyor açıkçası.

B.T:Bienal bu kadar iklim krizi, antroposen ve bunların nedeni olarak insanı ele alırken diğer taraftan da dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğini durdurmaya dair çocukların ve aktivistlerin eylemleri var. Bu eylemler şiddetsiz, doğrudan ve aynı zamanda eğlenceli de. Bunu ifade ederken aktivistlerin mesela Los Angeles’ta bir sokağın tamamını rengârenk çiçeklere ve kum saatine boyadığını ya da Avustralya’da çok eğlenceli dans ettiklerini görüyoruz. İfadelerini nasıl buluyorsun?

Elmas: Aktivizm belirli bir süre, belirli görsel rejimlere tabiydi. Ve mesela ciddiydi. Bence sanatın, özellikle güncel sanatın içinde bulunan eleştiri biçimlerini ve dilini paylaştı. Onları edindiği için de daha eğlenceli tabii. Mesela Erroristler var, arkadaşlarım benim. Arjantin’deler, “Erroristas” aktivizm ve sanat pratiğini birlikte yapıyorlar. Müzelerde gösterdikleri işler aynı zamanda birer sokak performansı, aktivizm. İstanbul bienaline de konuk olmuşlardı. Özellikle çevre eylemleri için sanatın kullanılması tabii ki, anlaşılır. Çeşitli veçheleri var bu işin sonuçta, sanat da bir tarafı. Şöyle de söyleyebiliriz, düz yazıyla anlatabilirdin, neden şiir var? diye sormuyoruz. Ben öyle tarif ediyorum. Sanat başka bir imge yaratmaya yol açıyor ve bu imgeler daha insana dair… onun boğazını sıkmadan hani. Ya da ona bir şey dikte etmeden alabileceği bir şeyler sağlıyor Ve de sanat her şeyi kapsayabilir; aktivizmi de kapsayabilir.

B.T: Nasıl hissediyorsun?

E.D: İstanbul Bienal’inin her zaman özel bir yeri var. Küratörle çalışmak çok iyiydi ve İKSV de gerçekten, yokluğun içindeki bir vaha gibi hissettiriyor.

Bir de şunu söylemek istiyorum; bir ağacı deli gibi koruyoruz ya hani, sanatın da öyle, bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var. Nasıl ki doğaya sahip çıkılması için insanların dürtülmesi gerekiyor, ben de, bunun sanat için nasıl yapılabileceğini bilmiyorum, açıkçası bu böyle.