Köşe YazılarıYazarlar

İklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisi -2

‘Gıda sektörü git gide  büyük ölçekli çok uluslu, yabancı gıda şirketleri ile daha küçük ölçekli ulusal gıda şirketlerinin kontrolüne geçiyor.’

Bir önceki yazımızda iklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisini irdelemeye başlamıştık. Üç temel kavramı gıda güvenliği, gıda güvencesini ve gıda egemenliğini tartışmadan gıda sağlık ilişkisini tüm boyutları ile kavrayamayacağımızı belirtmiştik. İnsan sağlığını gıda kaynaklı tehditlerden korumak için ortaya konan ‘gıda güvenliği mevzuatının’ aslında giderek büyük gıda endüstrisini koruduğunu; küçük ve bölgesel üretimin bu mevzuat ile zaman içinde tamamen ortadan kalkabileceğini tartışmıştık. Her insanın sağlıklı beslenmesi için yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi hakkı olarak tanımlanan gıda güvencesinin ise dünya üzerinde giderek derinleşen gelir farklılıklarının; eşitsizliklerinin sonucunda sağlanabilmesinin imkânsızlaştığını da yazmıştık.

Gıda egemenliği

Bu yazımızda ise gıda ile ilgili bu iki temel kavramın ortaya çıkarttığı üçüncü bir kavramı tartışacağız; gıda egemenliği… 1996’da FAO tarafından düzenlenen Dünya Gıda Zirvesi’nde bir küresel çiftçi örgütü tarafından ilk kez ortaya atılan bir kavram olan gıda egemenliği o günden bugüne tartışılıyor. Kavramı ortaya koyan çiftçi örgütüne göre gıda güvenliği ve güvencesi kavramları herkes için yeterli gıdayı amaçlıyordu ama bu gıdanın kimler tarafından, nasıl üretileceğini açıklamıyordu. Böylece büyük gıda tekelleri üretime ve üretim koşullarına karar verici hale gelip hem üreticiyi hem de tüketiciyi kendi politikaları doğrultusunda üretim ve tüketime yönlendiriyorlardı. Çiftçilere göre bu durum özellikle üreticilerin haklarının gasp edilmesine yol açıyordu.

Üretici örgütleri tarafından savunulan gıda egemenliği kavramı gıda güvenliği ve güvencesi yaklaşımına da yeni bir boyut getirerek tartışmayı derinleştirmektedir. Bu kavramla gıda üretimi ve dağıtım kanalları ile ilgili karar alma süreçleri ilk kez tartışmaya açılmış ve küçük ve orta ölçekli üretici bu süreçlere gıda tekellerinin değil, kendisinin karar vermesi gerektiğini belirtilmişti.  Daha sonra 2007’de Mali’de yapılan Nyeleni Uluslararası Gıda Egemenliği Forumu’nda bir bildiri yayınlandı ve sürece üreticilerin yanı sıra tüketiciler, göçmenler, balıkçılar, gıda sektöründe çalışan işçiler, kadınlar ve gençler de katılarak, ilgili tüm taraflar birer aktör olarak tanımlandı.

Sonuç olarak tüm aktörlerin gıdanın üretiminden tüketimine kadar bütün süreçlerde söz sahibi olması bu bildiri ile savunuldu. Ayrıca herkesin gıda hakkının, gıda üreticilerinin haklarının vurgulandığı forumda meralar, su kaynakları, ormanlar gibi doğal kaynaklar ortak alanların içinde sayıldı; bilgi ve deneyim aktarımı ve ekolojik tarım geliştirilmesi hedeflendi. Bu forumun da etkisiyle gelinen noktada gıda egemenliği kavramı yerel, ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde toplumların kendi gıda, tarım, hayvancılık ve balıkçılık politikalarını belirleme hakkını ifade etmekte… Kısaca hangi gıdanın nerede, nasıl üretileceği; nereye taşınacağı, nerede depolanacağı, tüketiciye nasıl ulaştırılacağı, fiyat-kalite dengesinin nasıl sağlanacağı gıda egemenliği kavramının içine giriyor.

Peki, bugün geldiğimiz noktada dünyada, ülkemizde gıda üretim ve tüketiminin bu sınırlar içinde geliştiğini söylemek mümkün mü? Kesinlikle hayır… Gıda sektörü git gide  büyük ölçekli çok uluslu, yabancı gıda şirketleri ile daha küçük ölçekli ulusal gıda şirketlerinin kontrolüne geçiyor. Üreticiler değil, bu şirketler üretilecek gıda maddesine, ne zaman, ne miktarda üretileceğine, fiyatına, kalitesine ve üretecek çiftçiye açıkça karar verebiliyor. Et ve et ürünleriyle ilgili de bu firmalar hangi hayvanı hangi koşulda yetiştireceğini üreticiye söylüyor, yemini bile üreticiye kendisi veriyor. Üretici yemin nerede, hangi koşullarda üretildiğini, hatta GDO’lu olup olmadığını bile bilemiyor.

Kars; Boğatepe köyünde köylüler tarafından oluşturulan ve geleneksel peynir üretiminin anlatıldığı peynir müzesi.

Sonuçta bu büyük gıda firmaları üreticiyi karar mekanizmasının içine almak bir tarafa yanına bile yaklaştırmıyor. Örnekleri kısmen ülkemizde de görülmeye de başlanan Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde tarım alanlarının, meraların hatta ormanların büyük firmalar tarafından kiralanmasına, üretim araçlarının büyük gıda tekellerinin tam kontrolüne geçmesine kadar uzanan bir süreç yaşanıyor. Bunun bazı küçük istisnaları da var. Ülkemizden örnek vermek gerekirse Kars’ın Boğatepe köylülerinin 100-120 yıllık geleneksel peynir üretim metotlarını yaşatmaları ve üretimlerini kendilerinin tüketiciye ulaştırmaları gösterilebilir.

Sonuç

1996’da FAO toplantısında bazı çifti örgütleri tarafından bu alandaki kontrolün büyük gıda tekellerinin kontrolüne bırakılmaması için başlatılan ve daha sonra tüketici örgütlerinin de içine alındığı gıda egemenliği mücadelesinin olumlu bir sonuca vardığını söylemek günümüzde imkansız… Gıda üretim, taşıma, depolama ve pazarlama ağı birçok ülkede de olduğu gibi ülkemizde de çok uluslu veya daha küçük ölçekli yerli gıda tekellerinin kontrolüne günden güne artan hızla geçiyor. Sorun ideolojiktir; üretim araçları gerçek anlamda üreticinin kontrolünde olmayan; kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin hakim olduğu bir toplumda gerek gerçek gıda güvenliğinden gerekse gıda güvencesinden söz etmek çok zor…

Bireysel olarak yapabileceklerimiz var mı? Çok sınırlı olarak evet. Marketlere gittiğimiz zaman sayıları çok az da olsa üretici kooperatiflerinin büyük güçlüklerle üretip; pazara verdiği ürünleri almak; çözüm için olmasa da bireysel tepkimiz için uygun bir adım olabilir.