Köşe YazılarıYazarlar

İklim krizinin gölgesinde gıda-sağlık ilişkisi -1

‘Gıda sağlık ilişkisini ve bu ilişki üzerinde iklim krizinin getirdiği yükü birbirine sıkı sıkıya bağlı üç kavram üzerinden tartışmak gerekiyor: Gıda güvenliği, gıda güvencesi ve gıda egemenliği’

Gıda sorununa ve gıda sağlık ilişkisine bütünsel bir bakış açısı ile bakmamız gerekiyor.  Üretimden tüketime kadar olan süreci sadece gıda güvenliği, beslenme pratiği ve hastalıklarla ilişkisi üzerinden değerlendirirsek görmemiz gereken resmin sadece küçük bir parçasına bakmış oluruz. Gıda sağlık ilişkisini ve bu ilişki üzerinde iklim krizinin getirdiği yükü birbirine sıkı sıkıya bağlı üç kavram üzerinden tartışmak gerekiyor: Gıda güvenliği, gıda güvencesi ve 80’li yıllardan sonra ortaya çıkan gıda egemenliği. Gıda güvenliği ve güvencesi kavramlarını ve küresel iklim krizinin ortaya çıkardığı sorunları bu haftaki yazımızda; daha geniş tartışmamız gerektiğini düşündüğüm gıda egemenliği konusunu ise önümüzdeki hafta irdeleyeceğiz*.

Gıda Güvenliği

Yabancı kaynaklarda food safety olarak isimlendirilen gıda güvenliği; sağlıklı gıda üretimini sağlamak amacıyla gıdaların üretim, işleme, saklama, taşıma ve dağıtım aşamalarında, sınırları ülkelerin mevzuatında belirlenen gerekli kurallara uyulması ve önlemlerin alınması olarak tanımlanmaktadır. Gıda güvenliği kavramı sağlıklı, sağlığa yararlı ve sağlıklı durumu korunmuş gıda kavramlarını içermektedir. Halk sağlığı bakış açısı ile gıda güvenliği olmazsa olmaz koşul olarak da görülebilir. Gıdalardan kaynaklanan riskler gıdanın üretimden tüketim aşamasına kadar geçirdiği işleme, taşıma, depolama, satın alma, saklama, hazırlama, pişirme aşamalarında ayrı ayrı değerlendirilmekte ve fiziksel, kimyasal ve biyolojik riskler olarak gruplandırılmaktadır. Ülkemizde ‘gıda güvenliğini sağlamak’ halen büyük ölçüde Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’nın sorumluluğundadır.

Endüstrileşmiş gıda dünyasında gıda güvenliğinin gerçek boyutta sağlanması giderek zorlaşmaktadır. Neoliberal yaklaşımlar içinde özellikle ülkemizde gıda güvenliğini sağlamak; tüketicinin sağlıklı, sağlığa yararlı veya sağlıklı durumu korunmuş gıdaya ulaşımı giderek güçleşmektedir. Konu ile ilgili mevzuatımızın büyük ölçüde ‘halk sağlığını bozan öder’ prensibi üzerine kurulu olması; sadece yakalananın, o da maddi olarak cezalandırıldığı bir sistem gıda güvenliğini sağlamaktan çok uzaktır. Bunun en önemli delilleri ülkemizden ihraç edilen gıda maddelerinin önemli bir bölümünün kimyasal kalıntı nedeni ile ülkemize geri gönderilmesidir. Bu durum üretim aşamasından itibaren gerekli kontrollerin ve izlemlerin yapılmadığının en önemli göstergesidir.

Ayrıca gıdaların biyolojik açıdan kirlenmesi sonucu oluşan ‘gıda zehirlenmeleri’ ülkemizde büyük ölçüde kayıtlara girmemesine karşın; küçük bir kısmı da olsa hemen hemen her gün ulusal medyaya yansımaktadır. 2018 ve 2017 yılları içinde kısa aralıklarla İzmir Aliağa’da bir petro-kimya tesisinde gerçekleşen ve 4000’e yakın işçiyi etkileyen toplu gıda zehirlenmeleri, Manisa’da askeri birliklerde meydana gelen ve çok sayıda askeri etkileyip  birinin de yaşamını yitirmesine neden olan gıda zehirlenmeleri medyaya yansıyabilen birkaç örnektir.

Gıda güvenliği konusunda ikinci bir sorun ise zaman içinde düzenlenen mevzuatın gıda endüstrisine göre planlanması ve küçük, yerel üretimi engellemesidir. Küçük ölçekli üretici gerek ülkemizde gerekse birçok ülkede şirketleşmeye veya büyük endüstriyel şirketlerle işbirliğine zorlanmaktadır. Başka bir anlatımla halk sağlığı gözetilerek yapıldığı iddia edilen gıda güvenliği mevzuatı küresel ölçekli büyük şirketlerin menfaatlerini korumakta ve yerel geleneksel üretim ve lezzetlerin yok olmasına yol açmaktadır. Son yıllarda çok tartışılan bu durum bazı küçük örneklerle aşılmaya çalışılmaktadır. Kars ilimizde geleneksel peynir üretimi geleneksel tarihi mandıralara verilen  ‘marjinal üretim ruhsatları’ ile çözülmeye çalışılmıştır. Ancak bu küçük bir örnektir. Bu durum halk sağlığını koruma adı altında sektörün tamamen büyük şirketlere terkini ortaya çıkarmış ve gıda güvencesizliği ve gıda egemenliğine giden yolu açmıştır.

Gıda Güvencesi

Yabancı kaynaklarda food security diye isimlendirilen gıda güvencesi Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Güvencesi Komitesi tarafından 1994’de ‘her insanın sağlıklı beslenmesi için yeterli, güvenli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi’ hakkı olarak tanımlanmıştır. Daha açık anlatımı ile gıda güvencesi gıdaya erişimi temel amaç olarak belirleyen bir kavramdır. Ancak şu açıktır ki erişilebilen gıdanın halk sağlığı açısından yeterli, güvenli ve besleyici olması da şarttır. Bu nedenle gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramları iç içe kavramlardır.  Gezegenimizde bazı bölgelerde obezitenin bazı bölgelerde ise kıtlığın gündemde olduğu bir aşamada gıda güvencesi artık tüm toplumları ilgilendiren bir kavram durumuna gelmiştir. Bir toplum için yeterli gıda miktarı ve çeşidi nasıl belirlenir; sağlıklı ve güvenli olması nasıl sağlanır; o toplumun üretimi yeterli midir; üretim araçları kimlerin elindedir?  Tüm bunlar tartışılması gereken sorulardır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıdayı temel bir hak olarak tanımlaması gündeme dört konuyu da taşımıştır:

  • Dünyada yeterli gıdanın olması
  • Gıdaya kolay erişim
  • Gıdadan; özellikle de yerel üretimden öncelikli olmak üzere faydalanabilme ve
  • İstikrarlı üretim.

Ancak dünya üzerindeki eşitsizliklerin artması; zengin ülkelerin daha da zenginleşerek gezegenimizin tüm kaynakların el koyması gıda güvencesinin tüm toplumlar için sağlanmasını zorlaştırmakta; adeta imkansızlaştırmaktadır. Ayrıca küresel iklim değişikliği etkisi ile özellikle son 30 yıllık dönem içinde su kaynakları daha da kıtlaşmış ve tarımsal üretim için verimli topraklar azalmıştır. Azalan su kaynakları ve tarım toprakları zenginlerin bu alanları daha da saldırganlaşarak gasp etmesi sonucunu getirmiştir. Kahve tarımı bunun en çarpıcı örneğidir.

Afrika kıtasının küresel iklim değişikliğinin etkisi ile zaten azalan su ve tarım alanlarına zengin ülkelerin çok uluslu kahve şirketleri tarafından el konulmuş ve kıtada yaşayan insanlar gıda güvencesizliğinin pençesindeyken buradaki kahve üretim alanlarında üretilen kahveler zengin ülkelerin kahve zincirlerinde keyif için tüketilmeye devam edilmektedir.

Küresel iklim değişikliğinin gıda güvencesi üzerinde yaptığı diğer önemli bir etki ise biyoçeşitliliğin azalmasıdır. Bu durum gıda üretimine de olumsuz etki etmektedir. Ayrıca yıldan yıla etkisini artıran ve krize dönüşen küresel iklim değişikliği, istikrarlı gıda üretimin önündeki en büyük engel haline gelmiştir.

Gıda güvencesinin sağlanamamasının diğer önemli bir etkeni ise dünya üzerinde sayıları onu geçmeyen dev çok uluslu gıda şirketlerinin günden güne artan oranda tarım üzerinde tekel oluşturmasıdır. Üstelik bu şirketler dünya üzerinde ‘gıda politikalarına’ egemen olmaya başlamışlardır. İşte bu durum gıda güvenliği ve gıda güvencesinin nasıl sağlanabileceğine karar vermeden önce ‘gıda egemenliği (food sovereignty)’ kavramını da tartışmamız gerektiğini göstermektedir.

Önümüzdeki yazıda gıda egemenliğini tartışıp; halk sağlığı bakışı ile gıda ve sağlık ilişkisi açısından çözümün neler olabileceğini belirlemeye çalışacağız.

*Türk Tabipleri Birliği tarafından 1978’den bu yana düzenli olarak iki ayda bir yayınlamakta olan ve TUBİTAK Ulakbim ile Copernicus İnternational indekslerinde yer alan hakemli bilimsel dergisi Toplum ve Hekim’in son sayısı Gıda ve Sağlık üzerineydi. Bu makalenin hazırlanmasında 34. Cilt; 4. Sayı da olan Temmuz-Ağustos sayısında yer alan makalelerden geniş olarak yararlanılmıştır: http://www.ttb.org.tr/thnew/  Dergiye abonelik için: http://www.ttb.org.tr/thnew/index.php/abone