Doğa koruma, çölleşme ve erozyonla mücadelede neler oluyor? – Baran Bozoğlu *

2 Eylül 2019 Pazartesi günü bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi taslağına dayanılarak hazırlanan ve internet sitelerine düşen bir haberle kamuoyunun haberi oldu; Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü’nün, Çölleşme ve Erozyonla Mücadele (ÇEM) Genel Müdürlüğü’nün ve Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün kapatılacağı.

DKMP’nin ve ÇEM’in kapatılarak Orman Genel Müdürlüğü altında daire başkanlığı haline getirileceği ve Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) altındaki birimlere tabiri caizse dağıtılacağını, bu alanda çalışan paydaşlar, kişiler, kurumlar, akademisyenler ve bu yapılardaki personel, siyasetçiler internet haberiyle öğrendi…

Taslağı Tarım ve Orman Bakanlığı yalanlamadı.

Katılımcı bir anlayışla, demokratik kanalları kullanarak, bilimsel çalışmalara dayanarak ve ihtiyaçları tartışarak bir taslak hazırlanmadığı sanırım internet haberinden öğrenilmesinden anlaşılıyor. Çevre ve doğa koruma konularında şeffaflığın, katılımcılığın, bilimin ve deneyimlerden ders çıkarmanın ne kadar önemli olduğunu not düşmekte yarar var. Ancak yazının amacı bu değil…

Genel Müdürler görevden alındı

Bu haberler çıktıktan hemen birkaç gün sonra 6 Eylül’de hem Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Yusuf Kandazoğlu hem de Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürü Ahmet İpek görevden alındılar. Her iki ismin genel müdürlüklerin kapatılmasına sıcak bakmadığı biliniyordu.

Türkiye’de doğa koruma nasıl gelişti?

Ülke coğrafyamızda doğa korumaya yönelik ilk faaliyet 1870 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde ormanların korunmasına yönelik çıkartılan “Orman Nizamnamesi” ile başladı. 1937 yılında yürürlüğe giren 3116 sayılı Orman Kanunu ile “Muhafaza Ormanı”, 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ile de “yaban hayvanlarının korunması” kavramı doğa koruma mevzuatına girdi. Uluslararası düzeyde kabul görmüş korunan alanlar kavramına yönelik olarak ise ulusal mevzuatımızda 1956 tarihli 6831 Sayılı Orman Kanunun 25. maddesinde yer alan “Milli Parklar” kavramı yer aldı. Yozgat Çamlığı ise ülkemizin ilk milli parkı olarak 1958 yılında ilan edildi.

Doğa Koruma ve Milli Parklara yönelik ilk kurumsal yapılanma, ulusal mevzuatımıza ilk kez “Milli Parklar” kavramının girmesinin ardından “Milli Parklar Şubesi” ile 1956 yılında başladı. Ülkemizdeki doğanın, yaban hayatının ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik duyarlılığın artışı ile birlikte korunan alanlardaki sayısal ve alansal artışa bağlı olarak 1976 yılında Orman Bakanlığı altında ilk kez merkezde Genel Müdürlük düzeyinde yapılanmaya giderek “Milli Parklar ve Avcılık Genel Müdürlüğü” kuruldu.

Çeşitli bakanlıklar altında varlığını sürdüren genel müdürlük 2003 yılında, Çevre ve Orman Bakanlıkların yeniden yapılandırması ile birlikte merkezde yine “Genel Müdürlük” düzeyinde Çevre ve Orman Bakanlığı ana hizmet birimi olarak “Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP)” olarak yeniden yapılandırıldı. Ve Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile de kurum Tarım ve Orman Bakanlığı altında bu yapısını korudu.

Doğa koruma konusunda çalışan diğer bir kurum olan Tabiat Varlıkları Koruma (TVK) Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda yapılandırıldı, DKMP Genel Müdürlüğü ise Tarım ve Orman Bakanlığında yapılandırıldı.

Gelinen noktada hala bu iki genel müdürlüğün neden iki ayrı bakanlıkta ayrı genel müdürlük olarak yer aldığı ise soru işareti… DKMP Genel Müdürlüğü doğal alanlara dair bilimsel çalışmalar yaparak korunan alan olmaları için önerdiği alanları TVK Genel Müdürlüğü’ne onaylanmak üzere iletiyor. TVK’nın ise DKMP’den gelen birçok korunan alan talebini kabul etmediği de biliniyor. Anlamsız, iş yoğunluğu yaratan, bürokrasiyi arttıran bu yönteme dair çözümü yazının sonunda görebilirsiniz.

Korunan alanlarımız

Son DKMP’nin sorumluluğundaki korunan alan istatistiklerine göre ülkemizdeki durum aşağıdaki tabloda yer alıyor. 78,4 milyon hektarlık ülkemizin s 3.2 milyon hektarı, yüzde 4’ü DKMP kapsamında korunan alan statüsünde. Diğer korunan alanları da kattığımız zaman kara ve denizde korunan alan yaklaşık 7 milyon hektarı, ülkemizin yüzde 8,92’sini bulmaktadır.

Ne kadar korunabildiği ise tartışma konusu. Milli parklarda, tabiat parklarında, sulak alanlarda yapılaşma ve faaliyetlere “üstün kamu yararı” ile izinler verilebildiğini bilmeyen yok.

2019 yılında 1 Milli Park, 8 Adet Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan, 2 adet Mahalli Sulak Alan, 4 Adet Tabiat Parkı, 2 Adet Tabiat Anıtı olmak üzere 18 korunan alan ilan edildi.

Isparta’daki Kapıderesi Toros Sediri I Tabiat Anıtı, Siirt’teki Hz. Veysel Karani Tabiat Parkı ve Sakarya’daki Ulumeşe Tabiat Anıtı’nın ise koruma statüleri iptal edildi.  Dileyenler DKMP kapsamında hangi ilde hangi koruma alanları var Milli Parklar’ın internet adresinden inceleyebilir ve tüm korunan alanlara dair bilgiye de bu adresten ulaşabilir.

Dünya’daki 7 gen merkezinden birisi olan ülkemizin korunması gereken biyoçeşitliliği ise oldukça yüksek. 395 tatlısu balığı, 515 Deniz balığı, 33 İkiyaşamlı, 130 Sürüngen, 481 Kuş ve 150 memeli hayvan türü, 11 bin 707 bitki türü (Avrupa’da 12 bin 500 civarında bitki türü var), 3 bin 449 endemik bitki coğrafyamıza yayılmış durumda. Yeni türler de bulunmaya devam ediyor. Bu canlıların da haklarının korunmasından yine DKMP Genel Müdürlüğü sorumlu. Yani, DKMP’nin görevi sadece korunan alanların belirlenmesini sağlamak değil ormanı, sulak alanı, bozkırı, denizi, kıyıyı ve burada yaşayan canlıları da korumaktır.

Bunun yanında, ülkemizin birçok taraf olduğu uluslararası sözleşme ve yaptığı çalışma var.

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi (Ramsar Sözleşmesi), Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES), Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi,  Deniz Memelilerinin Korunmasına Dair Sözleşme (Accobams) Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona Sözleşmesi), Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona Sözleşmesi) ile GEF (Küresel Çevre Fonu) gibi projelerin yükümlülüklerini de, AB uyum sürecinde en önemli şartlardan birisi olan Habitat ve Kuş Direktifleri ile ilgili çalışmaları da Türkiye adına DKMP Genel Müdürlüğü yönetiyor.

Sadece orman ekosistemine odaklanan bir yapıda olan uzun yıllardır çalışma yapan Orman Genel Müdürlüğü’nün altında nasıl olur da bozkırı, makiyi, gölü, dereyi yani doğanın bütün yapılarını, canlılarla beraber korumaktan sorumlu bir yapı bağlayabiliriz? Bu hiç doğru bir yaklaşım olmaz.

Çölleşme ve erozyonla mücadele ormana indirgenebilir mi?

Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü’nün de yine Orman Genel Müdürlüğü’nün altında yapılandırılması planlanıyor. Bu yaklaşımın da bilimsel olduğu söylenemez. Hele ki, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Paneli’nin geçtiğimiz günlerde yayımladığı iklim değişikliği ve arazi temalı bilimsel raporu da ortadayken…

Arazi denilen şey toprak yapısıyla, bitki örtüsüyle, kimyasal, fiziksel, biyolojik yapısı ile bir bütündür. Arazinin bozulmasını engellemek için su tutma kapasitesi, pH değeri, içerisindeki organik maddelerin değişimi gibi konular da ele alınmalıdır. Meraların, ormanların, tarım alanlarının arazi yapılarının bozulması birbirinden oldukça farklıdır. Ağaç dikme ve ormanlaştırma değerli çalışmalardır ancak arazinin bozulması ve çölleşmeye dair tek çözüm bu değildir.

Bütünlüklü bir yaklaşımla, su yönetimi, tarım politikası, mera yönetimi gibi birçok konuyu ele alabilen ve çözüm noktasında etkili bir yapının olması çözümü getirebilir. Evet, ÇEM belki mükemmel işler yapmıyordu ama sorun görülen noktalarda çözüm hemen bu köklü, yetişmiş personeli olan kurumları kapatmak olmamalı.

Bu filmi daha önce gördük, ders çıkartma zamanı!

2011 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kapatılarak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulması ülkemize çok şey kaybettirdi. Şehirlerimiz daha da betonlaştı, doğal alanlarımız daha fazla tahribata uğradı, temiz deremiz kalmadı, hava kirliliği her geçen gün artmaya devam etti… AB çevre faslındaki süreç durdu. Yetişmiş insan kaynağı farklı bakanlıklara ve kurumlara dağılarak liyakat ortadan kaldırıldı. Bütün bu süreçleri yaşadık.

Bunlardan ders çıkarmalıyız.

Özellikle, iklim krizinin her geçen gün kendisini daha da çok hissettirdiği, biyoçeşitliliğimizi, tarımı, sanayiyi, yaşamı tehdit ettiği bir dönemde doğa korumaya, çölleşme ile mücadeleye daha da çok önem vermeliyiz.

Ülkemizin BM İklim Değişikliği Baş Müzekerecisi aynı zamanda Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar her gün “iklim değişikliğine uyum”a vurgu yaparken ve “İklim değişikliğine uyum bir tercih meselesi değildir” derken bu konudaki idari yapılar ve yetişmiş insan kaynağını yok edecek hamleler yapılması düşündürücüdür.

Bir tarafta iklim değişikliğine uyum derken başka bir tarafta iklim değişikliğine uyumda en önemli yapıları yok edecek hamleler yapmak uluslararası alanda da ülkemizi zor durumda bırakır.  Doğa koruma alanında bir değişiklik yapılacaksa olması gereken, tek başına, liyakata önem veren, yetişmiş personelini tekrar toparlayan, tabiri caizse küllerinden yeniden doğan bir Çevre Bakanlığı kurarak, Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünü birleştirip tek bir Genel Müdürlük altında Çevre Bakanlığı’nda yapılandırmak olacaktır.  Zaten risk altında olan 395 tatlısu balığı, 515 deniz balığı, 33 ikiyaşamlı, 130 sürüngen, 481 Kkş ve 150 memeli hayvan türü, 3 bin 449 endemik bitki ve 598 korunan alanı korumak ve geliştirmek sağlıklı çevrede yaşama hakkımızın da sigortası olacaktır.

(*) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Başkanı @baran_bozoglu [email protected]

(Independent Türkçe’den alınmıştır.)