Hafta SonuHaftasonuManşet

12 Eylül’ün yıldönümü vesilesiyle faşizm ve demokrasi – Murat Özbank

‘Faşist iktidarlar, örneğin şu sıralar 39’uncu yıldönümünü idrak ettiğimiz 12 Eylül cuntası gibi askeri darbe rejimlerinden farklı olarak  ‘tepeden inmezler,’ ‘tabandan çıkarlar. Onu diğer iktidar biçimlerinden ayıran şey popüler bir destek tabanına sahip olmaları, varlıklarını bu popüler destek tabanına borçlu olmalarıdır’

İkinci Dünya Savaşı’nda insanlık öylesine büyük bir yıkım yaşadı ve bu yıkımın sorumlusu ‘faşist’ rejimler, o dönemin ‘liberal’ ve ‘sosyalist’ rejimlerinin ittifakı ile öylesine ağır bir yenilgiye uğratıldı ki, 1945 sonrası dünyasının siyaset tartışmalarında ‘faşizm’ sözcüğü kendisine ancak otoriter, merkeziyetçi, dışlayıcı, sivil toplumun özgürlük alanlarını boğmaya çalışan, şiddete dayalı çözümleri savunan siyasal hareketleri, liderleri ve rejimleri aşağılamak için kullanılan bir hakaret sözcüğü olarak yer bulabildi. Soğuk savaş yıllarında ABD’nin önderliğindeki ‘liberal’ Batı Bloğu’nun da, Sovyetler Birliği’nin önderliğindeki ‘sosyalist’ Doğu Bloğu’nun da aralarındaki her türlü ideolojik görüş ayrılığına rağmen, muhtemelen üzerinde ortaklaşabildikleri tek düşünce, ‘faşizmin’ bir daha geri gelmemek üzere tarihin çöplüğüne atılmış olduğu hissiyatıydı. Evet. liberalizmle sosyalizimin ideolojik mücadelesi sürüyordu ama faşizm yarıştan çekilmiş, tarih sahnesinden elenmişti. Savaş sonrasının dünyasında küresel hegemonya yarışı artık münhasıran liberalizmle sosyalizm arasındaydı.

1990’lı yılların ikinci yarısında (yani soğuk savaşın Sovyet bloğunun havlu atmasıyla bitmesinin üzerinden ancak beş-altı yılın geçmiş olduğu, Francis Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’, Samuel Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezlerini dolaşıma soktuğu, Türkiye’nin güneydoğusunda, Afrika’da, Rwanda’da, Avrupa’nın göbeğinde, Bosna’da ve dünyanın daha bir çok yerinde etnik kimliklere yönelik şiddetin tavan yaptığı bir dönemde) Kanada’da doktora yaptığım üniversitedeki Hegelci bir hocamız, dinlemeye istekli birilerini her bulduğunda, içinde Alexandre Kojeve’e, Leo Strauss’a ve Carl Schmitt’e bolca referanslar verdiği uzun konuşmalarla, ‘faşizmin’ artık geçmişte kalmış, en fazla tarihçileri ilgilendirebilecek bir şey olduğu yolundaki yaygın hissiyatın ne kadar yanıltıcı olduğunu anlatmaya çalışırdı. Faşizmi savunduğu için değil, tam aksine insanları yeniden yükselme potansiyelinin her daim canlı olduğuna inandığı faşizme karşı nasıl önlem alınabileceği üzerine düşünmeye teşvik etmek, onları ‘faşizm artık bitti’ hissiyatının verdiği rehavete karşı uyarmak için…

O yıllarda büyük bir cevvaliyetle demokrasinin hem ekonomik hem de kültürel anlamda daha kapsayıcı, çoğulcu ve eşitlikçi bir yönde nasıl derinleştirilebileceğini ve yaygınlaştırılabileceğini düşünmeye, bunun yollarını araştırmaya çalışan, yirmili yaşlarının sonlarında, otuzlu yaşlarının başlarında, genç irisi doktora öğrencileriydik. Aramızda dünyanın bir çok değişik ülkesinden gelmiş insanlar vardı. Bazı arkadaşlarımız kendi ülkelerinde insan hakları savunuculuğu yapan, muhalif aktivistlerdi. Çoğumuz yukarıda kulaklarını çınlattığım hocamızın ‘karamsarlığını’ şevk kırıcı bulur, ona kızardık. İtiraf edeyim ben de, hocamızın ‘tehlikeyi’ biraz abarttığını, teorik bir ihtimalin uyandırdığı soyut kaygılar nedeniyle, güncel gerçekliğin sunduğu somut demokratikleşme imkanlarını gözden kaçırdığını düşünürdüm.

Aradan 20 küsur yıl geçti. Bizim daha kapsayıcı,  eşitlikçi ve çoğulcu bir yönde yaygınlaştırmaya ve derinleştirmeye çalıştığımız demokrasiler, tam aksine giderek daha dışlayıcı, hiyerarşik ve tek sesli bir hal alarak sığlaştılar. O sığlığın ‘neo-liberal’ bataklığında, şu sıralar adına kibarca ‘sağ popülizm’ demeye başladığımız şey yükselişe geçti. Rusya’da Putin milliyetçiliği, Amerika’da Trump’ın ‘beyaz üstüncülüğü’, Macaristan’da Orban’ın ‘illiberal’ demokrasisi (ki illiberal kelimesinin karşılığını sözlükler ‘bağnaz, hoşgörüsüz, hasis’ olarak veriyor) iktidara geldi. Nihayet Brezilya’da Bolsonaro’nun başkanlık seçimlerini kazanmasıyla birlikte ‘faşizm’ kelimesinin de ‘itibarı’ iade edildiğinde, ben çoktan yukarıda andığım hocamın 20 küsur yıl önceki şevk kırıcı karamsarlığının, aslında öngörülü bir gerçekçilik içerdiğini düşünmeye başlamıştım bile. Son altı yıldır Türkiye’de yaşamakta olduğumuz ‘yerlici ve millici’ kutuplaşma bize dünyadaki bu ‘nadide’ örneklerle boy ölçüşebilecek bir deneyim imkanı sunuyordu çünkü.

Peki nedir ‘faşizm’ ve onu ‘demokrasiden’ ayıran temel fark nedir?

Yaygın inancın aksine, “faşist” iktidarların ayrıştırıcı özelliği şiddet yanlısı, baskıcı ve dışlayıcı olmaları değildir. Faşist iktidarlar şiddet yanlısı, baskıcı ve dışlayıcıdır elbette de, onları bu özellikleri paylaşan diğer iktidar biçimlerinden ayıran şey popüler bir destek tabanına sahip olmaları, varlıklarını bu popüler destek tabanına borçlu olmalarıdır. İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın iki dünya savaşı arasında yükselen faşist hareketlerden bahsederken yaptığı tespit bu anlamda önemlidir. “Faşist sağ ile faşist olmayan sağ arasındaki en önemli fark,” der Hobsbawm, “faşizmin kitleleri aşağıdan seferber ederek varolmasıdır. Faşizm, geleneksel gericilerin nefret ettiği, ‘organik devlet’ savunucularının etrafından dolaşmaya çalıştığı demokratik ve popüler siyaset çağına aittir.”

Dolayısıyla faşist iktidarlar, örneğin şu sıralar 39’uncu yıldönümünü idrak ettiğimiz 12 Eylül cuntası gibi askeri darbe rejimlerinden farklı olarak  ‘tepeden inmezler,’ ‘tabandan çıkarlar.’ Faşist liderler, kendini başkan ilan eden, hatta cumhurbaşkanı seçtiren Kenan Evren gibi generallerden farklı olarak önce silah gücüyle iktidara gelip, sonra oturdukları iktidar koltuğunun olanaklarını kullanarak kendilerine popüler bir destek tabanı oluşturmazlar. Faşist liderleri önce sahip oldukları popüler destek tabanı iktidara taşır, onlar sonra, bu destek tabanının onlara kazandırdığı ‘meşruiyet’ algısının verdiği ivmeyle, devletin ‘meşru’ şiddet araçlarını ve ekonomik imkanlarını kullanarak, iktidarlarını ve onları iktidara taşıyan popüler destek tabanlarını daim kılmaya çalışırlar.

Bu anlamda, faşist iktidarların, demokratik iktidarlardan temel farkı, bunlardan ilkinin ‘halktan kopuk’ olması, diğerininse halkın rızasına dayanması değildir. Her iki rejimde de siyasal iktidar, halkın önemli bir çoğunluğunun rızasıyla kurulur, her iki rejimde de siyasal iktidarın bekası bu popüler destek tabanının muhafaza edilmesine, hatta mümkünse genişletilmesine bağlıdır.

İki rejim arasındaki temel fark, birinde düzenli aralıklarla seçimlerin yapılması, diğerinde ise hiç seçim yapılmaması da değildir. Her iki rejimde de düzenli aralıklarla seçimler yapılır. Demokrasilerde, siyasal iktidarlar seçimle gelip seçimle gittikleri için; faşist rejimlerde ise siyasal iktidar gücünü borçlu olduğu popüler destek tabanını muhafaza ettiğinden emin olmak, ‘dostlarına’ meşruiyetini ispat etmek, ‘düşmanlarına’ gücünü göstererek göz dağı vermek istediği için…

Hayır, demokrasi ile faşizm arasındaki temel fark, siyasal iktidarların her iki rejimde de muhtaç oldukları popüler destek tabanının nasıl oluşturulduğunda ve muhafaza edildiğinde, Amerikalı dilbilimci ve eleştirel aydın Noam Chomsky’nin veciz ifadesiyle ‘rızanın nasıl imal edildiğinde’ gizlidir. Faşist iktidarlar muhtaç oldukları popüler destek tabanını halkın üzerine pek düşünülmemiş, akıl ve vicdan terazisinde tartılmamış korkularını, önyargılarını ve hınçlarını, kitlesel iletişim araçları üzerinden yürütülen ‘algı mühendisliği’ yöntemleriyle harekete geçirerek oluşturmaya veya muhafaza etmeye çalışırlar. Demokratik rejimlerde ise iktidarlar, seçmenleri, açık, özgür, şeffaf ve adil bir politik tartışma ortamında, akıllarına ve vicdanlarına hitap ederek ikna edebildikleri ölçüde popüler desteğe kavuşabilirler, sahip oldukları popüler desteği bu şekilde muhafaza edebildikleri sürece iktidarda kalır, seçmenleri bu şekilde ikna edemedikleri ilk seçimde de iktidardan düşerler.

Tek cümleyle ifade etmek gerekirse, faşist iktidarlar dışlayıcı, kutuplaştırıcı ‘ideolojik propagandadan’, demokratik iktidarlar ise kapsayıcı, uzlaştırıcı, ‘akılcı tartışmalardan’ beslenirler.

Hadi bu yazıyı, ‘ileri demokrasi’ deyiminin Türkiye’nin siyasi literatürüne ilk girdiği günden beri kendime sorduğum bir soruyu size de musallat ederek bitireyim: Bu genel kavramsal çerçeve içerisinde düşündüğünüzde, Türkiye’yi yöneten siyasal iktidarı siz nasıl tanımlardınız? Demokratik mi, faşist mi?

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu