Köşe YazılarıRöportajYazarlar

Çağlayan Sevinçer ile kukla tiyatrosu, ekoloji ve su üzerine

Açık Radyo’da iki haftada bir Salı günleri yayınlanan Sudan Gelen’de Akgün ilhan’ın konuğu Sevinçer Kukla Tiyatrosu’nun kurucusu ve kukla ustası Çağlayan Sevinçer’di. İlhan ile Sevinçer kukla yapımından, kukla tiyatrosundan ve kukla oyunlarda ele alınan ekoloji ve su temalarını konuştu.

Çağlayan Sevinçer, Nevra Çelebi ve Akgün İlhan Açık Radyo’da Sudan Gelen için buluştu.

– Öncelikle kuklalar hayatına nasıl girdi diye başlayalım istersen? Nasıl kukla ustası olmaya karar verdin ve bu kararı hayata geçirdin?

Aslında üniversite yıllarında tiyatro kulübü ile başladım sahne sanatlarına olan ilgim. İlk kez bir sahne performansı izlediğimde üniversite birdeydim ve büyülendim. Tiyatro kulübünü takiben İstiklal Caddesi‘nde küçük bir apartman dairesinde amatör bir toplulukla tiyatro çalışmaları yapmaya başladım. Sonra özel bir tiyatronun kursuna katılmaya karar verdim. Bu kursta yaklaşık 100 öğrenci bir yıl eğitim aldık. İkinci yıl kursa devam eden bir grupla çocuk oyunları çıkarmaya başladık. Ardından aynı tiyatroda sahne arkasında görev almaya başladım. Kukla ile tanışmam bu döneme denk geliyor. Kuklanın sahnede modern anlamda kullanımına ve yetişkinler için uyarlanmasına şahit oldum ve çok ilgimi çekti. Gerisi gerçekten bir aşk hikayesi. O zamandan bugüne kadar kukla ile olan aşkımız hiç azalmadı. Aynı tiyatroda dört sene oyuncu ve kuklacı olarak çalıştıktan sonra bu alandaki bilgi ve becerimin yetersiz olduğunu hissettim ve kuklayı gerçekten öğrenebileceğim bir yer aradım. Ne yazık ki Türkiye’de bu alanda teknik eğitim verebilecek herhangi bir okul yada kurs yoktu. Hala da öyle. İşin mutfağını öğrenebileceğiniz bir yapı hala mevcut değil. Bireysel bir takım girişimler var ama onlarda modern bilgiden oldukça uzak. Bu nedenle yurt dışına gitmeye karar verdim ve hem dil öğrenip hem de kuklaların nasıl imal edildiğini görmek için 1997’de ABD‘ye gittim. 9,5 sene süren bir ABD maceram oldu. 2001 senesine kadar üç farklı kolejde bu sanata hizmet edecek branşlarda dersler aldım, tiyatro konusunda kendimi geliştirmeye ve kukla tiyatrosu üzerine araştırmalar yapmaya çalıştım. 2001’de Washington DC‘de düzenlenen Millenium Festivali‘nde ustam ile tanıştım ve onun tiyatrosuna bir bir atölye için davet edildim. Sanırım bu dönemde artık hayatımdaki her şey kukla ile alakalı olmaya başladı. Takip eden beş sene boyunca Vermont eyaletinde Brattleboro kasabasında Ulusal Kukla Tiyatrosu‘nda önce staj yaptım, imalat ve sahneleme öğrendim sonrasında da aynı tiyatroda profesyonel olarak sahne almaya başladım. Çeşitli oyunlarda ve çocuk klasiklerinde üçüncü kuklacı olarak görev aldım. Bu süreç çok önemli oldu benim için çünkü bu dönemde piştim, kendi stilimi buldum  ve yönümü çizdim. Turneler ve dahil olduğumuz festivaller aracılığı ile pek çok oyunu görme şansım oldu. Bu da teknik anlamda bilgi kazanmamı sağladı. Ustam David Syrotiak tam bir müzikal hayranıydı. Onun sayesinde üç sene boyunca hem atölyede çalışırken hem de seyahat ederken arabada ciddi bir müzikal tiyatro külliyatı dinledim. Bu nedenle oyunlarımda müzik çok önemli bir yere sahip.

– Sevgili Çağlayan, kukla tiyatrosunun bildiğimiz tiyatrodan farkı nedir? Kuklaların oynatıldığı oyunların dili nerelerde faklılaşıyor?

Kukla çok önemli bir hikaye anlatıcılığı aracıdır. Anlatımı kuvvetlendirir. Kimi zaman hikayenin kendisini tek başına sırtlayabilir. Kukla oyunlarını dille sınırlandıramadığımız için evrenseldir. Dile veya repliklere ihtiyacı yoktur. Size bir konuyu ya da durumu sözleri kullanmadan aktarabilir. Bu da bu kukla tiyatrosu formunu normal aktör tiyatrosundan ayıran bir özellik. Örneğin geçen yıl Kudüs’de izlediğim bir Fransız kukla tiyatrosu naylon poşetleri konu alan bir çalışma sergiledi. Bu sözsüz oyun 20 dakika sürdü. Belki de plastik kirliliğiyle alakalı söylenebilecek ve söylenmiş bütün sözleri ve çalışmaları özetleyip bize bıraktı son sözü. Plastik poşeti icad eden bir adam vardı sahnede ve o poşetlerle eğlendi, dans etti. Giderek arttırdı sahnedeki poşet sayısını. Hazırlanan pervane düzenekleri  ve kontrol mekanizması ile poşetlerin havada uçuştuğu bir çemberde insan bir süre sonra var olamamaya, bu naylon mezarlığında nefes alamamaya başladı. Çok sihirli bir andı havada kafamızın üzerinde dolanan renkli poşetleri izlemek ama bir yandan da bizi boğduğunu korkarak hissetmek.

Bir başka oyunda ise buzdan yapılmış bir kuklanın oyun boyunca nasıl kademe kademe eridiğine ve oyunun sonunda eriyip yok olduğuna şahit olduk. Oyunun teması da elbette ona göre seçilmişti; Oidipus kompleksi. Güç, iktidar ve benlik duygusu içinde kendinden geçmek ve giderek insandan uzaklaşıp yok olmayı anlatan bu başarılı oyunun ana kişisi buzdu ve her saniye küçülüyordu.

Kukla tiyatrosunun en önemli avantajı işte bu teknik detay olsa gerek diye düşünüyorum. Teknik hazırlık ve tasarımın yarattığı mutlakiyetin edebi derinlikle birleşmesi ve bunun sahneye estetik kaygılarla sunulması tadına doyulamayacak defalarca izlenebilecek yapıtların oluşmasını sağlıyor. Kukla tiyatrosu işte bu şartlar oluştuğunda doğru kimyaya ulaşıyor ve üretim süreci tetikleniyor.

– Peki, Türkiye’de kukla tiyatroculuğu ne durumda?

Çok zayıf ne yazık ki. Son senelerde bir ilginin oluştuğunu ve bu alana yönelimlerin arttığını düşünüyorum. Ancak bilgi ve deneyim kazanmak emek ve zaman istiyor. Özellikle kukla yapımı ve sahnelenmesi zaman ve sabır gerektiriyor. O sebeple ilginin biraz çabuk söndüğünü görüyorum. Kukla tiyatroları var ama kimi zaman ben bile görmek istemiyorum sergiledikleri oyunları.

Geçmiş dönemlere nazaran kukla ve kukla tiyatrolarına ilginin çok daha fazla olduğu bir gerçek. Hem tiyatrolar hemde oyuncuların kuklaya olan ilgisi artıyor. Ne kadar güzel ve kaliteli kukla oyunu sunulursa ilgi o oranda artıyor. Tabi ki çeşitli vesilelerle farklı şehir ve bölgelerde düzenlenen kukla festivallerinin de bu gelişimde katkısı tartışılmaz. Halen periyodik olarak devam eden kukla festivallerine diğer belediyelerin desteklerinin eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kukla festivalleri düzenlemek ve buna kaynak ayırmak bence bir zorunluluk olmalı yerel yönetimlerde. Yakın zamanda Moğolistan‘a  modern sopalı kukla üzerine eğitim vermek için gittim ve toplam nüfusu 3 milyon olan başkent Ulan Batur‘da 1 milyon insanın yaşadığını ve Devlet Kukla Tiyatrosu‘nun bu sene 70. kuruluş yılını kutluyor olduğunu öğrendim. 30 milyon insan yaşıyor İstanbul‘da. Gerisini siz varın hesap edin.

Çim Gitti adlı oyun sahnelenirken.

– Biraz da Çim Gitti oyununu konuşalım. Çevre sorunlarından ve esasen su kirliliğinden bahseden bu çocuk oyununun senaryosu nasıl gelişti?

 Çim Gitti, benim geçen sene sahnelediğim, yönetmenliğini yaptığım ve üretim sürecinde kılavuzluk ettiğim  bir oyun. Antalya Şehir Tiyatrosu için hazırladım bu kukla  piyesini. Oyunun yaratım sürecinde ana motivasyonumuz kukla sanatını ve sunumu seyircinin bulunduğu yere yani açık alanlara parkalara götürmekti. Oyun oynanabilecek yerleri tespit edip fotoğraflayarak başladık işe. Çektiğimiz fotoğraflar bize ne tür bir estetik sunum ne tarzda bir kukla oyunu yaratabileceğimizle ilgili veriler sağladı. Temamız çevre ve doğa bilinciydi ve bu konu üzerine onlarca kısa skeç ve kısa oyun tasarlayıp kağıda döktük. Sonra oluşturduğumuz bu veritabanının azaltıp eleyerek mantıklı bir akış sıralamasına koyduk. Ve tabi ki ardından hayal ettiğimiz karakterlerin kuklalarını imalat sürecimiz başladı.

Doğal kalmış yeşil bir alan yarattık. Onun merkezine akasya ağaçları, küçük bir köstebek yuvası ve çiçekler koyduk. Öğle paydosunda biraz nefeslenmek ve öğle yemeği sandviçini yemek üzere bu alanda mola veren bir mühendis düşündük ve daha önce tasarladığımız sahneleri yaptığımız kuklalarla doğaçlamaya  başladık.

Gerisi kendiliğinden geldi açıkçası. İnsanın  doğada ardında bıraktığı artıklardan farkında olmadan yarattığı kirliliğe ve bundan hazin bir şekilde etkilenen canlılara kadar pek çok durumu kuklanın perspektifinden doğaçladık ve mantıklı bir olaylar serisi dizilimine oturttuk. Ve çim gitti.. .Evet gerçekten gitti. Nasıl gittiğini gidip görün derim.

– Bu arada Sevinçer Kukla Tiyatrosu‘nda sadece oyunlar sergilenmiyor aynı zamanda kukla atölyeleri de yapılıyor. Bu atölyeler katılmak için ne gibi şartlar aranıyor?

Evet, gururla bahsedebileceğim bir kukla atölye çalışmaları serisine sahibiz. Oksijen adını verdiğim ve yaklaşık 15 yıldır devam eden bir kukla yapımı, oynatımı ve sahnelenmesi çalışmasını yürütüyorum. 10 gün süren yoğun bir çalışma bu. 10 gün içerisinde konsept geliştirilmesinden kuklanın tasarımına ve 10. Gün seyirci ile canlı sergilenmesine kadar kukla tiyatrosu ile alakalı hemen hemen her şeyi kapsadığımız bir kamp bu. Oksijen Kukla Atölyesi’ni en son Moğolistan Devlet Kukla Tiyatrosu‘nda uyguladık geçen ay. Kukla yapımı ve oynatımı ile sahneleme teknikleri üzerine 15 gün süren yoğun bir eğitim gerçekleştirdik. Moğol kuklacılara bildiklerimizi aktardık ve birlikte onların doğal yaşantısı olan göçebe kültürünü anlattıkları bir oyunun ayrıntılarını, teknik detaylarını çalıştık. Ayrıca gelecek aylarda gösterime girecek olan yeni oyunları Kuğu Gölü balesinin kuklalarını tasarladık. Çok güzel ve samimi bir çalışma, yepyeni bir deneyim oldu bizim için.

Gelecek ay ise Çek Cumhuriyeti‘nde Ostrava şehrinde düzenlenen “Special Interest” isimli yetişkin kukla oyunlarının çoğunlukta olduğu bir festivalde yer alacağız. Gözlemci ve jüri  sıfatı ile davetli olduğumuz bu festivalde ayrıca bir de atölye çalışması uygulaması yapacağız.

Bir de periyodik olmayan adına “Tuzlu Sohbet” dediğimiz sohbet toplantılarımız oluyor. Genellikle deniz ve suya dair konu başlıklarının ele alındığı ve konuğun önceden belirlendiği keyifli bir bilgi alışverişi ortamına dönüşüyor tiyatromuz böyle gecelerde. Pek çok yeni fikir ve girişime de öncülük edebiliyor bu portal. Mesela bu sohbetlerden kök bulmuş ve fiziksel engellileri su ve denizle buluşturmayı hedef alan bir çalışmamız da var. Suyun insan üzerindeki etkisini artıran ve su kültürünün yaygınlaştırılmasını amaçlayan hazırlıklarımız var. Hafta sonları üç yıldır devam eden yaratıcı çocuk atölyelerimiz tüm üretkenliğiyle devam edecek bu sezonda. Gurur duyduğumuz başka bir çalışma da “Yaratıcı Çocuk Atölyeleri”. Gerçekten adı gibi uygulamalarımız çok yaratıcı. İyi hazırlanıyoruz bu etüdlere ve dersimizi çalışıyoruz her hafta. Ve en önemlisi bir atölyeyi bir daha tekrar etmiyoruz. Her hafta yeni konu ve yeni malzemeler ile bambaşka bir temayı veya coğrafyayı keşfediyor, anlatıyor ve üretiyoruz. Zeytin kurulmasından Leonardo da Vinci‘nin su sistemlerine, kukla yapımından suşiye kadar renkli bir ajandamız oluyor. Açıkçası velilerden ve yetişkinlerden sıkça duyduğumuz bir söz var bizi mest eden: “Bizde katılabilir miyiz?” diye rica ediyorlar ve bazen katılıyorlar.

Kısacası işimizi seviyoruz  hem de çok.

Ve tabi ki “Çim Geldi”den de bahsetmek isterim. “Çim Gitti” oyunu versiyon 2.0 gibi düşündüğüm bir kavram bu. Silent Spring isimli kitaptan etkilenen ve geliştirilen 2‘inci versiyonu üzerine çalışıyorum halen. Bu oyunda geri gelsin istiyorum bize küsüp giden çimin, taşın, toprağın ve doğanın. Barışalım, onun gönlünü yapalım istiyorum bu kez bu oyunda.

Bir de sırada yapılmayı bekleyen kuklalar var elbette. Dövüşmeyi sevmeyen, ince ruhlu bir boksör kuklam var bitirilmeyi bekleyen. Çok gülüyorum haline baktıkça yüzüne. Bana insanın en sık içine düştüğü hali anlatıyor. Çok ironik  bir figür olacak. Uzun boylu korkunç yüzlü atletik bir boksör ama hiç mi hiç yumruk atası yok rakibine. Sanırım çoğumuz öyleyiz. İçimizdeki ile dışımızdakini birbirine uydurmaya çalışıyoruz ama bir türlü tutturamıyoruz mayasını. İroni tam da buradan doğuyor işte! Ben de kuklalarla anlatmaya çalışıyorum bu trajikomediyi.

(Yeşil Gazete)