EkolojiGünün ManşetiHafta SonuManşetRöportaj

Gökten plastik yağıyor – Hilal Alkan

‘Plastik müthiş bir malzeme. Asla yok olmuyor. Yani çözünmüyor. Ancak mekanik olarak parçalanıp küçülüyor. Küçülmenin de sonu yok.’

Fotoğraf: Melanie Bergmann

Geçtiğimiz haftalarda, Science Dergisi’nde yayınlanan ve Kuzey Kutbu’ndaki kar örtüsünde mikroplastik bulunduğunu açıklayan makale epeyce ses getirdi. Araştırma Almanya’da bulunan Alfred Wegener Enstitüsü ve İsviçre’deki Kar ve Çığ Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılmıştı. Konuyla ilgili Yeşilgazete’de de kısa bir haber çıktı. Bu çalışmayı yürüten ekipten Mine Tekman’la, yaptıkları araştırmayı ve bulgularını konuştuk. Tekman ekip arkadaşlarıyla birlikte sadece Kuzey Kutbu’nda değil, Büyük Okyanus’ta da araştırma yürütüyor. Her iki araştırma da bize, okyanusta yüzen poşetlerin ya da kuşların midelerinden çıkan çakmakların, buzdağının ucu bile olmadığını gösteriyor. Ne büyüklükte bir ekolojik zararla karşı karşıya olduğumuzu yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Mine Tekman’dan dinleyelim:

Önce biraz araştırmanızın mahiyetini anlatır mısın? Ne yapıyorsunuz ve nasıl yapıyorsunuz?

Alfred Wegener Enstitüsü 1999’dan bu yana, Grönland ile Svalbard Adası arasında Hausgarten (ev bahçesi) olarak isimlendirilen alandaki 21 noktadan her sene düzenli olarak veri alıyor. Uzun vadeli ekolojik araştırma adı verilen bir yöntem bu. 2500 ile 5500 metre arasındaki derinliklerde deniz tabanının fotoğrafları çekiliyor, sediman ve su örnekleri alınıyor. Sonra bu örneklerin bio-jeo-kimyasal özelliklerinin taraması yapılıyor. Ben ilk olarak deniz tabanı fotoğraflarıyla çalışmaya başladım. 2002-2014 arasında çekilmiş fotoğrafları karşılaştırdım. 80. enlemde bulunan en kuzeydeki gözlem noktasında bu 12 yıl içinde deniz tabanında biriken çöplerde 23 kat artış tespit ettim.

Bu inanılmaz artışı tespit ettikten sonra ekolojik araştırmamıza deniz çöpleri ve mikroplastiklerle ilgili bir bileşen eklemeye karar verdik. Şimdi her sene 5 ile10 arasında değişen noktada deniz çöpleri ve mikroplastiklerin dağılımına, yoğunluğuna ve cinsine bakıyoruz. Bunun için tabii fotoğraf yeterli bir araç değil. Su üstünde yüzen çöplerin dağılımını izliyoruz. su sütunu, kar ve sediman örnekleri toplayıp, analizlerini yapıyoruz.

Su sütunu ve sediman ne demek? Analizler nasıl yapılıyor?

Su sütunu örnekleri her sene aynı enlem boylam kesişimindeki noktalarda farklı derinliklerden yüksek hacimlerde su filtreleyerek toplanıyor. Bu filtreleme sonucunda sahada elde ettiğimiz filtreleri, laboratuvar analizleri ile mikroplastik açısından inceliyoruz. Sediman ise deniz tabanındaki çökelti. Biz en üstteki ince bir katmandan örnek alıyoruz. Çok kaba bir genelleme ile deniz tabanında yılda 1 milimetre çökelti birikiyor. Plastik ancak 1950’den beri kullanılıyor. Bu sebeple yaklaşık 5cm’lik bir tabakanın deniz tabanındaki mikroplastik kirliliğine ilişkin önemli veri sağladığını gördük. Bununla ilgili çalışmamız da 2 sene önce yayınlanmıştı. Ama uzun vadedeki değişimleri takip edebilmek için yıllık örneklemelerimize devam ediyoruz.

Peki bulgular nasıl?

Buza bakan arkadaşımız bir litrede 12 000 partikül buldu. Yakın zamanda yayınlanan kar araştırmasında bir litrede 11000 partikül bulduk. 1 kilo sedimanda ise 4500 partikül var.

Bunların ne anlama geldiğini soracağım ancak önce metodu anlayalım istiyorum. Kar araştırması nedir?

Yüzen buz kütlesinin üstüne helikopterle inip örnekler aldık. Bir kara parçasından bahsetmiyoruz, haliyle insan erişimin normal şartlar altında mümkün olamayacağı, sakinlerinin başka canlılar olduğu bir buz kütlesi bu. İndiğimiz yerin hemen yanında kutup ayısı ayak izleri vardı. O derece insansız bir yer. Kar örneklerinin bir kısmını oradan aldık. Başka bir kısmını Svalbard adasından bizim için ‘citizen scientist’ dediğimiz yerel, gönüllü bilim insanları topladılar. Geri kalanlar da Avrupa’nın çeşitli yerlerinden (Almanya ve İsviçre Alpleri) insan popülasyonunun mikroplastik kirliliğine etkisini görebilmemiz için toplandı.

Araştırma için  insan erişiminin mümkün olmadığı, üzerinde kutup ayılarının ayak izleri bulunan, yüzen bir buz kütlesine helikopterle inilip örnekler alındı. Fotoğraf: Kajetan Deja

Yani plastikler Kuzey Kutup Denizi’ndeki buz kütlesine düpedüz gökten indi…

(Gülerek) Kar o demek, evet. Gökten mikroplastik yağıyor. Bizimkiyle aynı zamanlarda bir de yağmur araştırmasının sonuçları yayınlandı. Yağmurda da var.  Bu sonuçlardan soluduğumuz havada da yüksek miktarlarda bulunduğunu beklemek yanlış olmaz. Bizim araştırmamız kapsamındaki rekor Almanya’nın Bavyera eyaletinde. Bir litre karda 154.000 parçacık bulundu. Ama tabii ki bu rakamlara bakıp sadece örnek alınan noktalar hakkında burası mikroplastik kirliliği açısından kirli veya değil diye bir değerlendirme yapmak yanlış olur. Sonuçta hava ile taşınabilen parçacıklardan bahsediyoruz. Örnek alınan zamandaki hava koşulları ya da o gün kullanılan araba sayısı bile önemli. Araba lastiklerinin havaya mikroplastik karıştırdığını biliyoruz, misal haftaiçi bir günde örnek alındığında haftasonuna oranla daha çok mikroplastik olması beklenebilir.

Bu parçacıklar nasıl tespit ediliyor? Ne büyüklükte bir şeylerden bahsediyoruz?

Mikroplastik araştırmalarının çoğunluğunda partiküller mikroskopla tespit ediliyor. Bu yöntemle ancak gözle seçilebilecek büyüklükte parçaları yakalamak mümkün. Sonra o partiküller alınıyor, analize tabii tutulup plastik olup olmadıklarına bakılıyor. Bu araştırmalarda tespit edilen parçacıkların en küçüğü 100 mikron büyüklüğünde, yani yaklaşık bir saç telinin kalınlığı kadar.

Bizim yöntemimiz farklı. Gözle bakmıyoruz. Bütün örneği analiz edip, içerisindeki partikülleri tespit edebildiğimiz bir sistem kullanıyoruz. Bu yöntemle 11 mikrona kadar olan parçacıkları tespit edebiliyoruz. Bizim bulduğumuz mikroplastiklerin de %80’i 10-25 mikron arasında. Yani ebat küçüldükçe sayı artıyor. Dolayısıyla şimdiye kadar yapılan araştırmalarda bulunan sayıları aslında en azından beşle çarpmak gerekiyor. Teknik nedenlerle ölçülememiş olmaları o parçacıkları var olmaktan çıkarmıyor.

Peki, mikroplastik nasıl oluşuyor? Doğrudan kullandığımız bir şey değil herhalde. Herhangi bir plastik mamülün parçalanmasından mı bahsediyoruz?

Kullanıyoruz aslında. Birincil mikro plastikler var ve de ikincil olanlar var. Birincil olanlar yüz temizleme jellerinde, diş macunlarında, deterjanlarda kullanılıyor. Reklamlarda gördüğümüz o şahane granüller, mavi mavi temizleyici topçuklar hep plastik.  Ama büyük tehlike bunlar değil. En azından ne kadar üretildiyse o kadarının suya karıştığını biliyoruz. Bir çok ülke bunları yasaklamaya başladı. Bu kötünün iyisi; zira engellenebilir.

İkincil mikroplastikler nasıl oluşuyor?

Tüm plastik mamüller parçalanıyor, fragmente oluyor. Poşetler ve şişeler, sentetik kıyafetlerimizdeki fiberler, boya ve kaplama malzemeleri, spor alanlarının zeminleri, arabaların lastikleri gibi aklımıza bile gelmeyecek yerlerde plastik var. Güneş, deniz ve rüzgar plastiğin parçalanmasına, fragmente olmasına neden oluyor. Parçalanmanın hızı bu etkilerin şiddetine ve plastiğin cinsine göre değişiklik gösterse de denizdeki etmenlerin etkileri daha büyük.

Plastik müthiş bir malzeme. Asla yok olmuyor. Yani çözünmüyor. Ancak mekanik olarak parçalanıp küçülüyor. Küçülmenin de sonu yok. Biz 10 mikrona kadar olanı tespit edebildik ama bulduğumuz parçacıkların büyük kısmının tespit edebildiğimiz en küçük boyutta (yani 10 mikron) olmasının anlattığı daha korkutucu bir hikaye var: Mikroplastikler daha da küçülebiliyor ve biz bunları ölçemiyoruz! Havada ne kadar çok parçacık olduğunu ve çok daha küçüklerin daha da fazla miktarlarda havada olma ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

Fotoğraf: Kajetan Deja

Peki bunun bize etkisi ne?

Mikroplastiğin insana etkisi üzerine çalışmalar çok az. İşkolları nedeniyle çok fazla mikroplastiğe maruz kalarak çalışan insanlarda akciğer kanserinin daha fazla olduğuna dair bulgular var şimdilik sadece. Ancak bu araştırmalarda da bahsi geçen biraz önce söylediğim gibi daha büyük partiküller. 10 mikronun altındaki parçaların bedenlerimizde nerelere ne kadar girdiğini henüz bilmiyoruz. Yeterince büyük parçalar sindirimle atılıyor ancak küçüklerin sistemimizde kalıyor olması çok muhtemel. Bu kadar yüksek oranlarda mikroplastiğin sadece insanın değil tüm diğer canlıların da üzerinde bir etkisinin olmadığını varsaymak çok naifçe olur.

Plastik hiç olmasın demiyoruz. Bu şekilde kullanmamız korkunç olan. Yoksa hayatımıza kazandırdıkları müthiş. Arabalar plastik kullanımıyla hafifliyor, daha az yakıt harcıyor. Ya da bir ameliyathanenin sterilizasyonunu  plastik malzeme olmadan düşünmek bile mümkün değil.

Lakin ambalaj bambaşka bir mesele değil mi?

Evet. Marketteki her şeyin plastiğe sarılmasının hiç bir açıklaması yok; plastik endüstrisinin kar etme arzusundan başka. Kalıp sabun diye bir şey varken plastik şişede satılan sıvı sabunun varlığının hiçbir gereği yok. Bizim onu almamız çok saçma.

 Bireysel çözümlerden mi bahsediyoruz?

Elbette sadece bireysel olarak çözebileceğimiz bir şey değil bu. Ama kendi hayatlarımızda yapabileceklerimiz ve yapmamız gerekenler var. İşin aslı, biz bir şeyi çözebilir miyiz bunu zaten bilmiyorum. Çözebiliyor olsaydık iklim değişikliği için harekete geçerdik. Plastik en önemli sorunumuz bile değil şu anda.

Ama plastikle iklim değişikliği yakından alakalı. İklim değişikliğini de bunca üretime ve tüketime borçluyuz. Üstelik plastik iklim değişikliğinin bir numaralı müsebbibi olan petrolün yan ürünü değil mi?

Evet öyle. İklim değişikliğinin de plastik sorunumuzun da nedeni tüketim alışkanlıklarımız. Ucuza alabiliyor oluşumuz. İhtiyacın çok ötesinde tüketiyor oluşumuz. Tüketirken ne üretim aşamasında olanları düşünüyoruz ne de ıskartaya çıkarma süreçlerini. Her ürünün bir yaşamı var. Hepsinin bir gün elden çıkarılacağını; bir şekilde imha edilmesinin, saklanmasının ya da doğaya karışmasının gerektiğini hesap ederek almamız gerekiyor.

Plajlarımız çöp dolu. İnsanlar bu çöplere bakıp ‘ay ne pis insanlar plaja çöp atıyorlar’ diye düşünüyor. Halbuki o kendisinin evinde çöp kutusuna attığı çöp. Plajda gördüğümüz çöplerin yüzde sekseni denizden geri gelenler. Dolayısıyla her birimizin bunun sorumluluğunu alması gerekiyor.

Bir makine dolusu sentetik kıyafeti yıkadığımızda doğaya 1900 parça sentetik fiber katıyoruz. Herkes hesabını yapsın. Sentetik  olmayanı almak da mükemmel bir çözüm değil, zira onların üretiminde de hem doğal hem de sentetik dünya kadar kaynak kullanılıyor. Daha az tüketmek zorundayız. Nokta.

Geri dönüşüm hakkında da söyleyeceklerin vardır diye tahmin ediyorum.

Bilgiye erişimimizin bu kadar kolay olduğu bir dönemde hala geri dönüşümden medet ummamız komik. Herkes kolayca şu söylediklerimi öğrenebilir halbuki: Tüm plastikler geri dönüştürülemiyor. Sadece 6 polimer tipi geri dönüşebiliyor. Gerisi ya atılıyor ya da yakılıyor. Geri dönüştürülecek olanların da saf olması gerekiyor. Halbuki polimerler farklı materyal özellikleri bir araya getirebilmek için genellikle karışık olarak kullanılıyorlar. Üzerinde yiyecek artığı olmaması gerekiyor. Velhasıl, ABD’de şimdiye kadar üretilen plastiğin sadece %9’u geri döndürülebildi.

Peki en azından geri dönüşümle üretilen plastik tekrar ve tekrar geri döndürülebiliyor mu?

Bu da işin diğer boyutu. Plastik geri dönüşümü pratikte sadece bir kere yapılabiliyor. Plastik şişeden kıyafet yapılıyor. Sonra o kıyafet de katı atık tesisine gidiyor. Kısaca, plastik bir nesneyi her satın alışımızda durup düşünmemiz gerekiyor. Kahve alıp bardağını ayrı, kapağını ayrı kutulara atınca dünyayı temiz tutmuş olmuyoruz. Bir de zaten o kağıt bardaklar da kağıt değil. Kağıt erimesin diye içi plastikle kaplanıyor. Ayrılıp geri dönüştürülmesi için acayip tesisler lazım. O da tabii yapılmıyor.

 İçimizi rahatlatan kolay çözümlerin karşısında da durup düşünmemiz gerekiyor yani. Görünen o ki karbonu yer altında tutmak için çok nedenimiz var.  Çok teşekkürler Mine.

(Yeşil Gazete)

 

 

Kategori: Ekoloji