Ekolojik YaşamGünün ManşetiHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Topraktaki bereketin sırrı solucanlara emanet

‘Önümüzdeki manzara korkutucu. Endüstriyel alanlarda bir insan ömrüne sığacak kısa zamanda toprağın tüm verimli tabakasının kaybolacağı öngörülüyor. O yüzden bugün endüstriyel olarak işlenmeyen alanlara gözümüz gibi bakmamız lâzım.’

Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.

Çok zarif bir lâf bu. İnsana dünyadaki yerini hatırlatan, haddini bildiren bir tarafı var. Ölüm çok acı; ama öyle ya da böyle hepimizin varacağı yer toprak. Lâfın bence asıl güzel tarafı, ölümle beraber (bilhassa eğer gömülüyorsak) tekrar hayata karışmayı anlatması. Malûm, öldükten sonra yapıtaşlarımız başka varlıklara geçecek, var oluş devam edecek. Birbirimize bağlıyız. Şu anda da bizi biz yapan maddeler evvelden muhtemelen bir solucanın, bir böceğin vücudundaydı. Yaşam gerçekten sinekten yağ çıkarmayı biliyor, çok verimli.

Ancak tüm canlı hayatının devridaiminde kritik önemde olan toprağı iyi korumuyoruz. Toprağın toprak olmasını sağlayan muazzam canlı çeşitliliğine neredeyse tümüyle ilgisiziz. Ne inşa ettiğimiz asfalt kaplı şehirler ne kurduğumuz bahçeler ne de yürütülen endüstriyel tarım, topraktaki varlıkların öneminin hakkını veriyor. Yukarda ilgisiziz dedim; ama ilgisiz olmak da değil sorun aslında. Daha ziyade ilgi alanımıza girenleri haşere olarak görmemiz…

Oysa iyi bakılmış topraktan hayat fışkırıyor. Bir metreküpte yaklaşık 30 adet çıyan ve benzeri tür,  30 ağaç biti, 50 örümcek, 50 salyangoz, 100 tane uçan böcek larvası, 100 kırkayak, 100 solucan, 100 böcek var. Bunlar toprağın gözle görünür sakinleri, 2 mm’den büyükler. (Köstebekleri, yılanları saymıyorum.) Ancak sayısal anlamda azınlıktalar. Daha derin katmanlarda daha küçük canlılar (0,3 £mm) ikamet ediyor. Yüz binin üzerinde kene, beyaz solucan vs. Büyüklük azaldıkça sayı da artıyor, yüz milyonlara canlıya ulaşıyor: Nematodlar, saksı kurtları, küçük böcekler; milyarlara ulaşan mantar ve alg, yaklaşık 100 milyar bakteri… Bitkilerin ihtiyaç duyduğu Karbon (C), azot (N), fosfor (P), kükürt (S), demir (Fe) magnezyum (Mg) gibi elementler, bu yukardaki mikroorganizmaların yaptığı çeşitli ayrıştırma ve sentez süreçleri sonucunda bitkilere faydalı hâle geliyor, humusa aktarılıyor. (İşin kimyasal boyutu ile ilgili daha detaylı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.)  Daha doğrusu, bu küçük varlıklar/mikroorganizmalar olmadan toprak, toprak işlevlerini yerine getiremiyor.

Uzun süredir bu varlıkların işlevlerinin farkındayız aslında. Örneğin Charles Darwin’in ölümünden hemen önce solucanlardan hayranlıkla bahsettiği bir kitabı var (1881). Hakkında Türkçede de yazılar çıkmış (12). Kitapta solucanların insandan çok daha önce toprağı sürmeye başladığını, verimli tabakayı kalınlaştırdığını, taşları gömdüğünü anlatıyor Darwin. Hattâ dünya üzerinde mütevazi solucan kadar etkili olmuş çok az hayvan bulunduğunu ileri sürüyor.  Hayvanın zekâsından bahseden bir pasajı kısaca çevireyim:

“Solucanların bir yaprağı deliğe nasıl çektiklerini gözlemlemek, yaprağı ince ucundan mı, kalın ucundan mı yoksa ortasından mı çekerek sokmaya çalıştıklarını incelemek çok öğreticidir. Özellikle de başka yerlerden gelmiş, o coğrafyada yetişmeyen yaprakları çekişleri daha da enteresandır. Zira çekmek içgüdüsel dahi olsa, atalarının bilmediği bir yaprak türünü hangi yöntemle içeriye aldıklarını içgüdüyle açıklayamayız. Önce kafalarında, yaprağın tamamına dair bir fikir oluştururlar. [Bu, solucanların] zeki canlılar olduklarının emaresidir.” (Darwin 2009 s. 64-65)

Sonra her bir ağaç yaprağının şekline, cinsine, ne kadar kuru olduğuna bakarak farklı kararlar veren solucanı anlatır uzun uzun. (Saçma bir gösterge olacak; ama solucanlar hakkındaki bu kitap tam 326 sayfa).

Solucanlar hem toprağı havalandırır, hem de çürüme-geri dönüşüm işinde aktif rol alırlar. Toprağın su tutma kapasitesi bu sayede artar. Bitki kökleri dehlizleri, tünelleri izleyerek daha derinlere kök salar. İşlenmemiş iyi bir toprağın hacminin %45’i boşluktan oluşur (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006 s. 80). Üstelik farklı solucan türleri vardır. Kimisi bir metreye uzanan derinlikte dikey tüneller kazar, kimisi yüzeyin hemen altında yaşar. Her durumda midelerinden geçirdikleri, bizim var olmamızı sağlar. Fransız çiftçiler arasında bilinen bir deyimdir: Tanrı, topraktaki bereketin sırrını solucanlara emanet etmiştir.[*]

Sağdaki vahşi bitki kökü, soldaki insan eliyle ekilmiş bitkinin kökü.

Sadece solucanlar değil, aklın alamayacağı çok sayıda nematod her saniye toprağı işler, temizler. Bir mm’den iki santime uzanan büyüklükte olanları vardır. Bağırsaklarından geçirdikleri toprağı hem inceltir hem de yapışkan bir maddeye bularlar. En küçük toprak parçasını bile sürekli; ama sürekli hareket ettirirler. Böylelikle toprak kum gibi olmaz, bereketlenir.

Nematod.

Bizim bugün tarım dediğimiz ise bu dehlizleri, tünelleri, ince işçiliği yıkmak üzerine kurulu. Şöyle bir düşünün: Bu karmaşık yapıyı her sene birkaç defa, kimisi kırk tona varan makinelerle eziyoruz. Çiftçiler bilir, traktörün tekerinin geçtiği yerde bir-iki sene ürün alınmaz. O yüzden traktörü kullanan kişi hep aynı izi takip etmeye çalışır. İşin ironik taraflarından biri, traktörün kullanım amaçlarından birinin toprağı havalandırmak olması. O yüzden seneler içinde daha kuvvetli, daha derini kazabilen araçlar icat edildi. Yüzeyi havalandırıp, daha derin tabakalardaki gevşek yapıyı bozuyoruz. Zira hiçbir traktörün solucan gibi bir metre derinliğe inme şansı yok.

Biri hafif teçhizatla (tekere binen ağırlığın iki tondan az olduğu) diğeri ağır araçlarla sürülen (4.5 ton) iki tarlanın uzun dönemli kıyaslandığı bir araştırma ilginç bulgular sunuyor: Ağır araçla sürülen tarla sekiz senede diğerine kıyasla 4.5 buçuk santim daha aşağıya çöküyor. Tekere düşen ağırlık yedi tona çıktığında çökme 6.3 santime ulaşıyor. Topraktaki boşluğun hacmi %45 seviyesinden %37’ye düşüyor. Bu esnada tarlanın bereketi azalmış oluyor (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006).

Endüstriyel tarım modelinde toprağın altından gelen zenginliğe minnet edilmiyor. Girdiler dışardan geliyor, tepeden boca ediliyor. Ardından gübreyi toprağa karıştırmak için yine bir yığın çaba harcanıyor. Her biri için yüksek teknoloji, yüksek kimya bilgisi kullanılıyor. Biyoloji, yalnızca “haşereyi” öldürecek kimyasalın icadında devreye giriyor. Bu, topraktaki yaşamın azalması anlamına geliyor. Bavyera’da yapılan bir araştırmaya göre endüstriyel tarım, topraktaki solucan miktarını %40 azaltıyor (Schwinn 2019 s. 35). Canlı hayatı azalınca çürüme süreçleri de yavaşlıyor. Toprak içinde toksik mumyalar ortaya çıkıyor.

Toprağı işleyen, süren, katkı sunan, hiçbir traktörün yahut nano-makinenin gerçekleştiremeyeceği bir iş çıkaran tüm canlıları reddediyor, tarımsal üretimi onlara rağmen sürdürmeye çalışıyoruz. Sebebi belli; çünkü bu varlıkların katkısını tekelleştirmiş, haraç almayı becerebilmiş bir şirket henüz yok. Yaptıkları iş sermaye birikimine doğrudan katkı sunmuyor. İlerde genetikleri değiştirilerek patentlenip satılık hâle getirilirler mi bilmem. Umarım olmaz. Ama hâlihazırda gübre, traktör, kimyasal üzerinden yürüyen dev bir sektör var. Günümüzde tarım, bu sektörün ihtiyaçlarına göre şekillenmiş durumda. Yukarda iki tarlayı kıyaslayan araştırmadan aktarıyorum yeniden:

“Çiftçiler, [tarlalarını] işlerken giderek daha çok zorlanıyor. Daha derine kazmak, daha çok gübre atmak zorunda kalıyorlar. Aynı miktarda ürün almak giderek zorlaşıyor. Görünen o ki tüm uğraşlara rağmen tarlaların durumu kötüleşiyor. Yoğun olarak işlenen topraklar giderek daha az su tutabiliyor. [Bunun sonucunda] Şiddetli yağmurlarda düşen suyun giderek daha büyük bir bölümü yüzeyden akıp gidiyor.” (van der Ploeg, Ehlers ve Horn 2006 s. 80)

Bugün kimi yerlerde %70’e varan rekolte düşüşleri yaşanıyor (Schwinn 2019 s. 74). Devletlerin temel politikası ise sübvansiyonlarla aynı tarım modelini sürdürmek. Önümüzdeki manzara korkutucu. Endüstriyel alanlarda bir insan ömrüne sığacak kısa zamanda toprağın tüm verimli tabakasının kaybolacağı öngörülüyor. O yüzden bugün endüstriyel olarak işlenmeyen alanlara gözümüz gibi bakmamız lâzım. O yüzden yakın zamana kadar büyük çiftlikleri destekleyen AB, yeni yedi yıllık planında desteği yeniden küçük ve orta işletmelere kaydırmayı konuşuyor.

Toprak, iklim değişikliği ile mücadelede de önemli bir mevzi aslında. Dünyadaki büyük karbon depolarından biri toprak. O yüzden 2015’teki Paris İklim Zirvesi’nde, iklim krizine karşı üstteki verimli toprak tabakasının her sene binde dört arttırılması, bunun için de yeni tarım usûllerine geçilmesi teklif edildi. Bunu hâlihazırda Türkiye’de deneyen oluşumlar da var. Ancak an itibariyle her sene yaklaşık verimli humus tabakasını binde 1,5 oranında kaybediyoruz (Schwinn 2019 s. 54). Az görünüyor, hiç değil. Kimi kaynaklara göre sadece son 150 senede verimli tabakanın yaklaşık yarısı yok oldu. Suyu tutacak tünellerden mahrum, bitkilerin derinlere kök salması engellenmiş yerlerde rüzgârlar-yağmurlar ne varsa alıp götürüyor.

Üstelik hepimiz farkındayız: Yağış rejimi değişiyor. Yaz ortasında bile bardaktan boşanırcasına yağan ani yağmurlara maruz kalıyoruz. Bu giderek artacak. O yüzden toprağın dirençli hâle getirilmesi bir keyfiyet değil, elzem.

Toprağı kurtarmamız lâzım.

 

Berliner Morgenpost gazetesi. 2018. “Europäischer Rechnungshof fordert Kurskorrektur bei EU-Agrarförderung.” Eylül 24, 2018. https://www.morgenpost.de/politik/article215400561/Rechnungshof-fordert-Kurskorrektur-bei-EU-Agrarfoerderung.html.

Darwin, Charles. 2009. The Formation of Vegetable Mould Through the Action of Worms. Cambridge: Cambridge Univ. Press.

Ploeg, Rienk van der, Wilfried Ehlers ve Rainer Horn. 2006. “Schwerlast auf dem Acker.” Spektrum der Wissenschaft, no. Ağustos: 80–89.

Schwinn, Florian. 2019. Rettet den Boden!: Warum wir um das Leben unter unseren Füßen kämpfen müssen. Westend Verlag.

[1] Dieu sait comment s’obtient la fertilité de la terre, il en a confié le secret aux vers de terre.

 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Ekolojik Yaşam