Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -2: İnsan psikolojisi ve mutluluk

‘Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa,  herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık.’

İlk yazıda mutluluk iktisadının doğumunu müjdeleyen Richard Easterlin’in bir gözleminden bahsetmiştim. Easterlin bir eksene kişi başına düşen geliri, diğerine mutluluk düzeyini alıp ülkeleri bu düzleme yerleştirdi. Özellikle düşük gelir düzeylerinde daha zengin olan fakir olandan daha mutlu çıkarken, belli bir gelir düzeyinden sonra bu doğrusal ilişki zayıflıyor, hatta ortadan kalkıyor. Yani kişi başına düşen gelir, örneğin, 40 bin doları aştığında 41 binlik gelire sahip ülke ile 120 binlik bir ülkenin ortalama mutluluğu arasında pek fark yok! Bu şoke edici bir bulguydu. İtiraz tabii ki gecikmedi. Kapitalist sistemin üstüne inşa edildiği “ekonomik büyüme”den nasıl vazgeçilebilirdi?

Easterlin Paradoksu olarak anılan bu bulgu günümüzde hala tartışılmaya devam ediyor. Peki bilim insanları bu durumu nasıl açıklıyor? Bu durumu anlamak için insan psikolojisinin derinlerine inmemiz gerekiyor. Ve şu başlıklar ortaya çıkıyor:

1-Adaptasyon

Parasal olarak zenginleşen ülke ve insanların daha mutlu olamamalarının arkasında yatan bir etken insanların yeni durum ve koşullara olan uyum/adaptasyon yetenekleri. İnsan kötüye de iyiye de bir süre sonra alışıyor, mutluluk algısı da değişim öncesine geri dönüyor. İyiden kötüye ya da kötüden iyiye değişimde hızlar biraz farklı olsa da…

Psikologlar buna “hedonik koşu bandı” kuramı adını vermişler. Nasıl ki, koşu bandı üstünde koşuyor olmak kişiyi bir yere götürmüyorsa, artan gelir de insanı daha mutlu edemiyor. Bunu sokakta söylerseniz birçok kişi burun kıvırır, ama yapılan araştırmalar bu sonucu destekliyor. Bunlardan biri piyango kazanan “talihliler” ve felç geçiren “talihsizler” üstüne yapılmış olanı. İki grubun da piyango ya da kaza öncesi mutluluk düzeyleri bu olaylardan bir yıl sonraki düzeyleri ile karşılaştırılmış. Başına iyi ya da kötü bir olay gelmiş kişilerin mutluluklarının yaklaşık bir yıl sonra eski düzeylerine geri döndüğü bulunmuş.

Kimileri bu sonucun öylece paylaşılmasını rahatsız edici buluyor; “insan iyiye de kötüye de alışacaksa iyiye ulaşmak ya da kötülükten sakınmak için neden çaba sarfetsin ki?” diye haklı bir soru yöneltiyorlar. Dediğim gibi konu karışık ve benim de uzmanı olmadığım bir alan. En iyisi diğer bulgulara geçelim!

2- Kıyaslama

Dünyaca ünlü bir üniversitede mezuniyete hazırlanan öğrenciler arasında bir araştırma yapılmış ve “ortalama ücretin yıllık 100 bin dolar olduğu bir yerde 120 bin kazanıyor olmayı mı yoksa ortalama ücretin 200 bin dolar olduğu bir yerde 150 bin dolar kazanıyor olmayı mı tercih edersiniz?” sorusu yöneltilmiş. İlk bakışta herkesin tabii ki 150 bin doları seçeceğini bekliyor insan. Kim daha fazla kazanmak istemez ki? Oysa araştırmaya katılanların ezici bir çoğunluğu ilkini yani 100 binlik insan grubu içinde 120 binlik zengin olma halini tercih etmiş.

Bu sonuçlar, mutlak gelirden çok “göreli gelirin” mutluluk üzerinde belirleyici olduğunu gösteriyor. Bir araştırmacı bu sonuçtan yola çıkarak devleti izleyeceği politikalarla bu “anlamsız sidik yarışını” sonlandırmaya çağırıyor. Öyle ya! Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa (ki ABD ve ileri kapitalist ülkelerde durum bu), herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık. Ancak ne kadar anlamsız da olsa, kendi dışındakiler yarışa devam ettiği müddetçe A kişisi de yarışmaya devam etmek zorunda hissedecektir kendini. Yani günün sonunda herkes bu şekilde davranacaktır. Bu sorun ancak devlet gibi bir otoritenin müdahalesi ile çözülebilir. Nasıl mı? “Haftalık çalışma süresi kısaltılabilir, ekonomik büyümedense varolan serveti nasıl paylaşacağımıza odaklanılabilir. Serveti vergilendirerek toplumsal hizmetlerin kalitesi arttırılabilir. Çalışma saatleri kısaltılarak insanlara sevdikleri ve hobilerine daha fazla zaman ayırması sağlanabilir.” Bunların tümü insanı ekonomik büyüme ile artan gelirinden daha çok mutlu edecektir.

“Büyümek yerine varolan zenginliği paylaşalım” önerisi ekolojik iktisatçılar, hatta Piketty’nin son kitabında yeraldığı biçimiyle marksist iktisatçıların da gündeminde deyip bu bahsi kapatalım.

3- Genetik miras

Depresyona yatkınlık gibi iyimserlik ve karamsarlık da genetik miras olarak sonraki kuşaklara aktarılıyor mu? Yani, kimlerin mutlu ya da mutsuz olacağı doğumdan itibaren belli mi? İyimserliğin, olaylara olumlu yönünden bakma yetisinin, mutluluğun en temel şartlarından biri olduğu düşünülüyor.

Acaba iyimser bir ruh haline sahip olanlar hayatta daha mı mutlu ve başarılı oluyor? Bunun için yapılan ilginç araştırmalardan birkaçı şöyle: Berkeley Üniversitesi’nden araştırmacılar “iyimserler hayatlarında daha başarılı olurlar” hipotezini kanıtlamak için üniversiteden 30 yıl önce mezun olmuş kadınların yıllıklarındaki fotograflarını analiz edip bugün nasıl bir hayata sahip olduklarını araştırmış. İyimserlik için kullandıkları ölçüt ise çok ilginç: “Gülüşün içtenliği”.

Bunu nasıl ölçmüşler derseniz, 19’uncu yüzyılda Fransa’da yaşamış Duchenne adında bir bilim insanına çıkar yolumuz. Duchenne, içten ve yapmacık biçimde gülen insanların yüzlerinin aldığı şekilden yola çıkarak, gerçek ya da “Duchenne gülüşünü”, dudak ve göz kenarlarındaki kasları aynı anda harekete geçiren gülüş olarak tarif etmiş. Yapmacık gülüş ise, ki buna da devamlı gülümsemeleri beklenen hosteslerden hareketle “Pan Am gülümsemesi” adı verilmiş, sadece dudak kenarındaki kasları harekete geçiriyormuş.

Yapılan araştırma göstermiş ki, yıllık fotoğrafında Duchenne gülümseyen kadınlar, yapmacık gülmüş olanlara kıyasla 30 yıl sonra hala evli, mutlu ve başarılı bir pozisyona sahip.

Bir diğer araştırma katolik rahibeler arasında yapılmış. Kural olarak rahibeler 20’li yaşlarında manastırlara kabul edildiklerinde belli bir süre günlük tutmaları da gerekiyormuş. Araştırmacılar da 1920’lerde tutulan bu günlüklere ulaşıp metinleri analiz etmişler. Kelimeleri umutlu/nötr/umutsuz gibi üç sınıfa ayırmışlar. Araştırdıkları hipotez, “günlüğüne daha çok umutlu ifadeler yazan rahibeler daha uzun yaşamışlardır”.

Beklendiği gibi, 60-70 yıl önce günlüğüne yazdıklarından iyimser olduğu tahmin edilenlerin 90 yaşına ulaşma olasılığı kötümserlere göre 4-5 kat daha yüksek bulunmuş.

Peki iyimserlik genetik ise kötümser olanların hiç mi şansı yok? Ne iyi ki, tam da öyle değil. İlk yazıda andığım pozitif psikolojik girişimlerin bir grubu, insanların olumlu düşünme yeteneklerini artırmayı hedefliyor. Bardağın dolu tarafına odaklanmalıyız demek kolay da uygulamak için biraz uğraş gerekebiliyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu