Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Mutluluk üzerine -1: Ekonomik büyüme mutluluk getiriyor mu?

‘Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu.’

İnsanı ne mutlu eder, hayatı yaşamaya değer kılan faktörler nelerdir, binlerce yıldır üstüne düşünülen sorulardan birkaçı. İşin felsefi yanı üzerine çok şey yazıldıysa da modern bilimin bu soruları gündemine alması bayağı uzun bir süre aldı.

Bir dizi yazıyla son dönemde mutluluk iktisadı alanında yaptığım çalışmaları, bu süreçte öğrendiğim ilginç bulguları sizlerle paylaşacağım. İlk yazıda mutluluğun çağdaş bilim dünyasının ilgi alanına hangi koşullarda girdiğine değinmek istiyorum. Günümüzde mutlulukla ilgili veriye dayalı araştırmalar çoğunlukla psikoloji ve iktisat alanlarında yapılmakta. Yöntem ya da araçlar farklı olsa da amaç aynı. Materyalist, bireyci, büyümeye ve tüketime odaklı dünyada insanları ve toplumları nasıl daha mutlu kılabiliriz? Sizin de birazdan göreceğiniz gibi “bilimsel bulgu” olarak ortaya konulanların çoğu zaten ilk ağızda insanın aklına gelen şeyler: Toplumsal ilişkilerin, paylaşmanın önemi gibi. Bunun için bunca araştırmaya ne gerek var diye sorabiliriz ama çağdaş dünyada işler ne yazık ki böyle işlemiyor. Karar vericileri belli politikalara ikna etmek için önlerine bilimsel kanıt koymanız gerekiyor. Böyle bir girişten sonra ikinci yazıda mutluluğun insan psikolojisi ile ilişkisine dair ilginç bulduğum çalışmalardan bahsetmek istiyorum. Sonraki yazılarda ise mutluluk iktisadından elde edilen çıktıların Türkiye’de merkezi ve yerel yönetimlere nasıl rehberlik edebileceği; bireysel düzlemde bizi mutluluğa ya da mutsuzluğa götüren faktör bileşenlerinin neler olduğunu, bizi mutsuz eden farklı farklı darboğazların neler olduğuna dair tespitlerimi ve önerilerimi paylaşacağım.

Hazırsak başlayalım. Mutluluk, modern dünyada bilim insanlarının dikkatini ne zaman, hangi koşullarda çekmeye başladı?

Günümüzde mutluluk/yaşam tatmini/öznel dirlik gibi kavramların ortaya çıkışı psikoloji ve iktisat gibi oturmuş disiplinlerin içinden çıkan tepkilerin bir sonucu. Psikolojinin neden sadece insanın kötü durumları (depresyon vs.) ile ilgilendiğini eleştirenler, Pozitif Psikoloji gibi bir alt disiplin kurup, insanın iyi halini (mutlu, iyimser olma vs.) nasıl koruyup geliştirebileceği üzerine çalışmaya başladılar. Bir nevi hastalanmadan önce dikkat edilmesi gerekenleri araştıran koruyucu hekimlik gibi düşünülebilir. “Pozitif psikolojik girişimler” denilen birtakım eylemlerle insanların daha mutlu olabileceğini savunuyorlar kabaca. Tanımadığın bir kişiye yardım etmek, düzenli olarak halini hatırını sormak, karşılık beklemeden birine hediye vermek gibi eylemlerin öncesi ve sonrasında kişilerin mutluluk düzeyleri (ne derece mutlu hissediyorsun? 1’den 10’a kadar sırala gibi soru eşliğinde) ölçülüyor ve genelde anlamlı bir artış bulunuyor. Bu arada, yeri gelmişken mutluluğun milyar dolarlık bir endüstri haline geldiğinden de bahsetmek gerekiyor. Amazon’da başlığında mutluluk geçen kitapları arattığınızda 50 bin kitabın satışta olduğunu görüyorsunuz. Çoğu da kişisel gelişim kitabı gibi, atadan dededen kalma yaşam pratiklerinin, öğütlerin psikolojik terimlerle ambalajlanmış hali. Adına modernlik dediğimiz yaşam tarzının geldiği nokta itibariyle umut kırıcı bir durum. Bolluk içinde bir yaşam, ama mutlu etmiyor. Öyle ki, Yale Üniversitesi’nde geçtiğimiz yıllarda lisans öğrencilerine yönelik seçmeli bir ders olarak açıldığında, “Dirlik Bilimi” isimli ders üniversite tarihinin en kalabalık dersi haline gelmiş. Daha sonra online bir ders haline getirilmiş ve Coursera’ya taşınmış. Dersin tanıtımında, amacın mutluluğa ilişkin psikolojik yaklaşımları tartışmaktan çok, mutlu olmayı sağlayan pratikleri öğrenmek olduğu yazılmış.

Neyse, işin psikoloji ayağı böyle, iktisatçılar buna neresinden nasıl bulaşmışlar ona dönelim.

İktisat içinde 1970’lerde bir uyanıştan bahsedebiliriz. Richard Easterlin, bir eksene ortalama mutluluğu diğerine kişi başına düşen geliri koyup ülkelerin nasıl dağıldığına baktığında, kendi adıyla anılan bir paradoksla karşılaştı. Belli bir gelir düzeyinden sonra daha zengin ülkelerde ortalama mutlulukta bir artış olmuyordu. Bunun sonucunda Mutluluk İktisadı disiplini ortaya çıkar. Ancak bu çıkışın anaakım iktisatça hoş karşılanmadığını belirtmek gerekir. Zira işin ucu çok nazik bir noktaya dokunuyor. Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu. Bu yaklaşıma göre, ne sorun varsa çaresi geliri arttırmak yani ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme gelir dağılımını mı bozuyor, ya da çevreye zarar mı veriyor? Dert değil, az sabredip büyümeye devam edin, belli bir gelir eşiğini aştıktan sonra gelir dağılımı da çevre kalitesi de düzelecektir. Bunun nasıl olacağına verilen cevap, insanların zenginleştikçe gelir adaleti ve çevre kalitesine yönelik düzenleme (regülasyon) taleplerinin artacağı, ya da büyümeyle gelen teknolojik gelişmelerin olumsuz etkileri bertaraf edeceği beklentisidir. Peki ama o eşik kaç TL’dir, kaç yılda oraya erişeceğiz derseniz, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ama bizim hiçbirimizin göremeyeceği kadar uzun bir süre alacağına dair bulgular çoğunlukta. O eşiğe kadar bu hızla büyümeye devam edersek, iklim değişikliği vs. ne boyutlara gelir, bunu düşünen de yok! Esasa dönersek, ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümenin siyasetçiler ve onların güdümündeki halk kesimleri arasında bu denli tabu haline gelmesinde bu varsayımın payı büyük.

Bhutan, Thimphu, Zilukha junior High school

Bu noktada Butan ve onun kralından bahsetmek gerekir. 1970’lerin ortasında kral birgün çıkıp “bizim için önemli olan gayrisafi milli hasılanın (GSMH; basitçe ülkenin bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin parasal toplamı) ne kadar arttığı değil gayrisafi mutluluğun seyridir” demiş ve politikaları belirlerken mutluluğu esas alacağını duyurmuştu. Butanlılar’ın mutluluğu/dirliği içinde maddi gelirin de bulunduğu dokuz boyut üzerinden tarif edildi. Bu oldukça radikal bir karar. Hedef gayrisafi milli hasıladan gayrisafi milli mutluluğa kaydığında, örneğin bir maden projesine ilişkin karar da farklı olacaktır. Bir maden projesi salt ekonomik büyüme ve istihdama katkı sunacağı için kabul edilemez. Doğanın da hakları vardır ve temiz hava, su, gıdaya erişim de yaşam kalitesinde önemli faktörlerdir. Dolayısıyla, tüm bu kararlar daha geniş bir resme bakarak alınmalıdır. Esas mesele mutluluk ya da dirliğin arttırılmasıdır.

Günümüzde birçok ülke, Butan’ınkine benzer endekslerle yaşam tatmini/öznel dirliğin nasıl seyrettiğini gözetmeye başladı. Bir öğrencimle bu yaklaşımı Türkiye’ye uyarlamış ve Türkiye’nin dirliğini, gelir ve işten memnuniyet; psikolojik durum ve mutluluk; sağlık durumu; kamu hizmetlerinden memnuniyet; güvenlik memnuniyeti ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet gibi altı boyutta ele alınabileceğini hesaplamıştık. Sonra bu boyutları “Dirlik Endeksi” içinde toplulaştırıp, ekonomik büyüme ile karşılaştırınca ortaya aşağıdaki grafik çıktı.

Şekil 1. Türkiye’de kişi başına düşen gelir ve dirlik (2004=100)

Karşılaştırma kolay olsun diye endeks ve gelir değerlerini 2004 yılında 100 olarak kabul ettik. Yukarıdaki şekil bize Türkiye’de gelirin (enflasyondan arındırılmış) 2004-2014 arası %50 artmasının dirliğimizi, yani değişik boyutlarıyla ele alındığında yaşam kalitemizi, aynı oranda artıramadığını göstermektedir. Ekonomik büyüme yaşantımızı vaat ya da iddia edildiği derecede olumlu etkileyememiş.

İktidarın çok övündüğü ama şimdilerde “hoş” bir hatıradan ibaret yüksek büyüme döneminde Türkiyelilerin mutluluğu nasıl evrilmiş diye baktığımızda da sonuç değişmiyor.

Şekil 2. Kişi başına düşen reel gelir ve nüfus içinde mutlu olanların oranı

Üstteki grafikte görüldüğü gibi kişi başına gelirimiz (enflasyondan arındırılmış) 2003-2017 arası (2018 rakamları henüz yayınlanmadı) %80 artmışken toplam nüfusta kendini “mutlu” hissedenlerin oranında bir yükseliş yok, hatta son yıllardaki siyasi ve ekonomik krizin beraberinde getirdiği işsizlik, gelecek ile beklentilerin bozulmasının mutsuzluğu arttırdığı görülüyor.

Aslında bu sonuç pek de şaşırtıcı değil. Türkiye’de ekonomik büyüme özellikle son 10 yıldır insan ve doğanın hakları yok sayılarak, kazanılmış hakların geri alınarak sağlanabildiğini biliyoruz. Adalet, eğitim gibi kurumlardaki son 10 yıl içinde yaşanılan çöküş de bunun bir yansıması.

Ama burada bir nokta koyup, önceki sorumuza geri dönelim: Mutluluğun tek kaynağı maddi gelir değilse diğerleri nelerdir?

İnsanları neyin mutlu neyin mutsuz ettiği hararetli biçimde araştırılmaya devam etmekte. Ancak mutluluk oldukça karmaşık ilişkileri içinde barındıran bir kavram. Birini mutlu eden faktörün bir diğerini mutsuz etmesi o kadar şaşırtıcı gelmeyecektir kimseye. Evlenmek kimilerini mutlu etse de, evliliğinden memnun olmayanlar için boşanma benzer etkiye sahip örneğin.

Dolayısıyla, fiziksel dünyanın o her şeyin belli ve ilişkilerin doğrusal olduğu durum işin içine insan psikolojisi girince birden karmaşıklaşıyor.

Kent ölçeğine geldiğimizde de durum farklı değil. Kimi kentlerde boş zamanını geçirecek yerlerin kısıtlı olması ortalama mutluluğun önünde bir darboğazken, bir diğerinde güvenlik hissiyatı belirleyici olabiliyor. Merkezden belirlenmiş tek tip politikaların herkesi aynı ölçüde tatmin etmesi mümkün görünmüyor. Bu da yerel düzeyde politika oluşturma zorunluluğuna işaret ediyor. İstanbulluları en çok neler mutsuz ediyor, acaba hangi politikalar uygulansa kentin ortalama mutluluğu artar? Bu konuya önümüzdeki günlerde geri döneceğiz.

(Devam edecek)

(Yeşil Gazete)