Birnam Ormanı, şehirlerin şehri İstanbul’u korumak için yürürse – Ayşe Uyduranoğlu*

‘İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun önünde iki yol var: Birincisi, kentteki her bir çınar, asırlık gün görmüşlükleri ve hatıraları ile bizim de üstümüze yürümeden İstanbul’a hak ettiği değeri vermek için çevre dostu politikalar tasarlamak ve uygulamak. Diğeri ise, kendisine güvenen İstanbul’a, Macbeth gibi ihanet etmek.’

“Birnam Ormanı, kalkıp Dunsinena’e yürümedikçe hiçbir şeyden korkmam” der Macbeth. Haberci, “Birnam’dan yana bakıyordum. Birden orman yürüyor gibi geldi bana” der. Orman yürümektedir; Macbeth’in ihanetini cezalandırmak için Dunsinena’e yürümektedir. Cadıların kehanetleri, bir bir gerçekleşir. İngiliz edebiyatının en büyük yazarlarından William Shakespeare, ihanetinin bedelini ödetmek için, kahramanı Macbeth’in üstüne Birnam Ormanı’nı salar. Ve tabii kendinden sonra gelen edebiyatçılara da ilham olur. Asırlar sonra, J.R.R. Tolkien’in yazdığı “Yüzüklerin Efendisi”nde de ağaçlar, bir kez daha karanlığın üstüne yürür.

Şehirlerin şehri İstanbul, nice yazar ve şairin kalemi ile taçlandırılmış, kutsanmış bir şehirdir. Ama en güzellerinden biri, Nazım Hikmet’in “Bana İstanbul’u Anlat” şiirinde, sevdiğini İstanbul ile eşdeğer tutmasıdır. Sevdiğine “kokun İstanbul gibidir, gözlerin Istanbul gecesi” diye seslenir Hikmet. İstanbul, boğazı ve adaları ile Servet-i Fünun akımının en önemli temsilcilerinden Mehmet Rauf’un, Eylül romanına ev sahipliği yapar. Ahmet Hamdi Tanpınar da “Huzur” adlı romanına ev sahibi olarak İstanbul’u seçer. “Huzur”un, bu kadar özel bir roman olmasında İstanbul’un rolü büyüktür. Vapurlar, Nuran, sohbetler, Mahur Beste… İnsan, okudukça kederleniyor, boğazı düğümleniyor. Biz, İstanbul’u hak ediyor muyuz? Tarihi, kültürü ve doğası ile bize yaşattığı sınırsız güzelliklerin karşılığını ona verebiliyor muyuz? Yoksa Macbeth gibi ihanet mi ediyoruz?

İstanbul, resmi kayıtlara göre 15,07 milyon nüfusu ile dünyanın en büyük metropollerinden biri olup Türkiye’nin katma değerine en fazla katkı yapan şehir. Sağlanan katma değer, onu paylaşılması zor bir şehir haline getirdiği gibi herkesin kolaylıkla sevdalanabileceği bir şehir aynı zamanda. 2019 yılı yerel seçimlerine hazırlık sürecinde AKP, İstanbul’a duyduğu ‘büyük aşkı’ şehrin her yerindeki panolar aracılığı ile ilan etmişti, ama O umulanın aksine bu kez AKP’ye varmayıp, sevdiğine kaçtı. AKP, kalp acısı ile YSK’ya itiraz etti; sevdiğinin aklını çelen hırsızlar olduğunu iddia ederek. YSK, büyükşehir belediye seçiminin yenilenmesine karar  verdi. 23 Haziran’da yenilenen seçim sonucunda İstanbul, bu kez daha fazla destek ile bir kez daha sevdiğine kaçmayı başardı.

Bütün bu gelişmeler esnasında adayların manifestoları, bir hayli düşündürücüydü. Merakla beklenen canlı yayında sorulan sorular ve verilen cevaplar, yerel yönetimler açısından bakıldığında İstanbul’un ajandasında yer alması gereken birçok şeyin yer almadığını gösterdi. Binali Yıldırım, Melen’den su taşıyarak uzun süredir su problemi çeken kentte kişi başına düşen su miktarını artırdıklarını grafikler ile canlı yayında anlattı. Halbuki, WWF Türkiye ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Çevre, Araştırma ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Su Riskleri” raporu, suyu bir yerden bir yere taşımanın, su sıkıntısı yaşayan yere geçici bir çözüm sunduğunu, orta ve uzun vadede bunun sürdürülemez bir hak ihlali olduğunu belirtmişti: Suyun döngüsü değiştirildikçe, o bölgedeki ekosistem çok büyük hasar görür. WWF’nin “Yaşayan Gezegen Raporu”nda da 1970 yılından bu yana tatlı su kaynaklarına bağlı olarak yaşayan canlı türlerinde yüzde 37 oranında bir kayıp olduğunu kaydedilmişti. Yani, Melen’den su taşıyarak, İstanbul’un su sorununu kalıcı olarak çözmek mümkün değildir. Bu durum, yerel yöneticiler açısından da risk oluşturur. Asıl olan, İstanbul’un sahip olduğu su varlıkları ile sorunu çözmektir. Aynı şekilde düşük gelirliyi korumak için su fiyatlarında indirime gitmek yerine, kullanım miktarına bağlı olarak artan tarifeli fiyatlandırma uygulanmalıdır. Bu şekilde tasarlanan su fiyatlandırma politikası, progresif yapısı ile hem düşük gelirliyi koruyacak, hem de suyun daha bilinçli kullanılmasını sağlayacaktır.

Su sorunu, maalesef şehrin tek sorunu değil. İstanbul, trafik sıkışıklığı en fazla olan dünya şehirlerinden biri.  Navigasyon şirketi TomTom tarafından 56 ülkedeki 403 şehirde yapılan araştırmada, İstanbul’daki trafik sıkışıklığı, 2018 yılında yüzde 53 olarak kaydedildi ve İstanbul bu oran ile dünyanın trafik sıkışıklığı en fazla olan altıncı şehri oldu. Trafik sıkışıklığı, sadece zaman kaybına neden olmayıp yerel ve küresel hava kirliliğine de yol açar. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan “Hava Kirliliği 2018 Raporu”na göre İstanbul, Türkiye’nin havası en kirli şehirleri arasında.  Avrupa’daki birçok şehirde hava kirliliğinde azalma gözlemlenirken, biz de tersi yaşanıyor. Hava kirliliği, özellikle solunum yolu hastalıklarından mustarip olan insanları çok olumsuz etkilerken; hastaların artan şikayetlerinin yanı sıra, devlet kaynakları da iki şekilde zarar görüyor:  Birincisi, hastalığın seyrinden dolayı ortaya çıkan iş gücü kaybı, ikincisi ise, hastalığın tedavi edilmesi için sağlık harcamalarında görülen artış olarak. Bunlar, birer fırsat maliyetidir. Devlet kaynakları, daha verimli bir şekilde başka hizmetlerde kullanılabilecekken, trafik sorununun tetiklediği sağlık sorunları ile mücadele etmek için kullanılırlar. İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alanlara ait veriler de kaygı verici. Bu rakam İstanbul’da 4.9 metrekare iken, İzlanda’da 410,8 metrekare.

Maalesef seçim öncesi tartışmalar, vatandaşların ödediği vergiler aracılığı ile sağlanan kaynakların verimli bir şekilde kullanılıp, kullanılmadığına ilişkin tartışmalardan ibaret kaldı. Halbuki dünyada teknoloji aracılığıyla artık akıllı şehirleri tasarlamanın yolları tartışılıyor.  Elektriğini kendi organik atıklarından sağlayan, ulaşımın sıfır emisyona neden olduğu ve zaman kaybına yol açmadığı, atık suların yeniden hızlı bir şekilde ekonomiye kazandırıldığı, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmayan, kendi kendine yeten ve çevreye verilen zararın mümkün olan düzeyde minimuma indirildiği şehirleri…Yerel politika yapıcılar, o şehrin sakinleri ile birlikte hedefler belirleyip onlara ulaşmanın gayreti içinde. Örneğin, Kopenhag, 2025 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefledi. Yani, 2025 yılından sonra karbon emisyonlarına yol açmayan bir şehir olacak.

Ursala K. LeGuin’in, “Mülksüzler” kitabında da belirttiği gibi, değişim kaçınılmaz. Bu, elbette şehirler için de geçerli. Tabii ki bir yüzyıl sonra, Eylül’e ve Huzur’a ev sahipliği yapan İstanbul olmayacak. Ama değişimin olumlu olması gerekir. Kendisine iki defa kaçan İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun önünde iki yol var: Birincisi, kentteki her bir çınar, asırlık gün görmüşlükleri ve hatıraları ile bizim de üstümüze yürümeden İstanbul’a hak ettiği değeri vermek için çevre dostu politikalar tasarlamak ve uygulamak. Diğeri ise, kendisine güvenen İstanbul’a, Macbeth gibi ihanet etmek.

*Doç. Dr.- Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi