ManşetRöportaj

Göz hakkı, kurdun-kuşun hakkı: Şehir, gıda ve paylaşmak üzerine bir söyleşi -Sezai Ozan Zeybek/ Hilâl Alkan

Hilâl: Avcılığın-toplayıcılığın geçmişte kaldığına dair genel bir intiba var. En azından ders kitapları bu faaliyetleri geçmiş toplumlarla özdeşleştiriyor. Peki günümüz toplumunda, şehir hayatında (avcılığı şimdilik bir kenara bırakalım) toplayıcılığın hiç yeri yok mu?

Ozan: Olmaz mı? Elbette var. Hattâ son derece endüstrileşmiş coğrafyalarda toplayıcılık çeşitli şekillerde devam ediyor. İhtiyaç nedeniyle toplamak zaten her daim süren bir pratik. Atılan gıdaları toplayarak yaşamanın mümkün olduğunu gösteren ve bu yolla yiyecek israfına dikkat çekmeye çalışan aktivistler epeyce meşhur. Yahut Almanya’da mundraub.org isimli bir site üzerinden örgütlenen 70 bin civarında insan, aktif şekilde toplayıcılıkla iştigâl ediyor.

H: Almanca bilmeyenler için açıklar mısın, Mundraub ne demek?

O: Tam çevirisi ağız hırsızı. Bizdeki “göz hakkı”na benziyor. Almanya’da çok yakın zamana kadar ağza sığacak kadar yemek çalmak suç değilmiş. Dolayısıyla “çalmak” değil, almak diye geçiyormuş. Karnınız aç ve paranız yoksa harika. Ancak, altını çizmek lâzım: Alabildikleriniz, ağzınıza doldurabileceğiniz ile sınırlı. Bu hakkı tanıyan yasa, 1975 gibi çok geç bir tarihte kaldırılmış. Kırtasiyeden kalem çalmakla bir avuç yemeği ağza atmak aynı şekilde cezalandırılır olmuş.

H: İlginç. Şehirde bu şekilde dolaşabilmek isterdim. Peki bu bahsettiğin oluşum neyin peşinde? Düzenlemenin geri gelmesi için mi uğraşıyor?

O: Yok, hayır. Yasayı yeniden değiştirmekle ilgili bir kampanyaları yok. Özel mülkiyet bekleneceği üzere Almanya’da da çok kuvvetli. Ancak çok kıymetli başka işler yapıyorlar. Mesela toplanabilecek meyvelerin-sebzelerin haritalarını çıkarıyorlar. Berlin’de bir sürü ağaç, bir sürü yabanî bitki var ve bunların bir kısmı kimseye ait değil. Yani müşterek kullanıma açık. Bu haritalar sayesinde insanlar çevrelerindeki mekânları, daha doğrusu gıda kaynaklarını tanımış oluyorlar. Kendileri de keşfettikleri bilgileri sisteme girebiliyorlar.

H: Bu bitkileri kendi hâline bırakmayıp “keşfetmek”, kayıt altına almak daha mı iyi, emin olamadım… Garrett Hardin’in müşterekler hakkında yazdığı meşhur metin geldi aklıma [Ortak Malların Trajedisi]. Kabaca şunu diyor: Mesela bir çayırlık herkesin kullanımına açıksa, o kaynak kısa sürede tükenir. Herkes kendi faydasını artırmak için o kaynağı herkesten önce ve daha çok kullanmaya meyleder. Sonuçta bu uzun vadede tüm topluluğun aleyhine olur. O yüzden kullanım haklarını sınırlandırmak iyidir. Burada da benzer bir durumun ortaya çıkma ihtimali yok mu?

O: Çok kapsamlı bir tartışma açtın. Evet, eğer herkesin kafasında “tek hakikat kişisel çıkar” diye bir çip takılıysa, ortak mala erişim bir yarış havasında geçiyorsa, topluluğun gelecek tahayyülü zayıf, sosyal ağları bölük pörçük ise bu risk var. Ama müşterek alanların özel mülkiyetten yahut kamudan (devlet idaresinden) çok daha iyi korunabileceğini ispat eden pek çok topluluk örneği de var. Zaten dünya üzerindeki kadim ormanları dümdüz eden, nehirleri kurutanlar kendi çıkarından ötesini düşünemeyen yerel topluluklar değil, bu kaynakları uzaklardaki varlıklı kesimlere aktarmaya çalışan devletler ve şirketler olmuş.

H: Peki yerel topluluklar bu kadar mı masum? Mesnetsiz romantizme saplanmayalım diye söylüyorum.

O: Şöyle söyleyebilirim: Çevre tarihçisi Joachim Radkau, Doğa ve İktidar isimli kitabında çevre felaketlerinin nüfus hareketleri ile bağlantısından bahseder. Bir mekânı kişisel çıkarın ötesine geçen bir gözle değerlendirebilmek, koruyabilecek bir aşinalık geliştirebilmek için nesiller geçmesi gerekir, der. Büyük ve âni tahribatların çoğunun büyük nüfus hareketleri sonrasında olduğunu yahut dışardan gelen yağmacıların işi olduğunu iddia eder. Bu çok ilginç bir iddia. Önce ikincisini biraz açayım, zira yağmacılar derken yabancı düşmanlığına giden bir kapı açılabilir. Oysa yağmacılık çoğu durumda millî sınırlar içinde gerçekleşiyor. Hattâ şöyle söyleyeyim: Bence çoğumuzun uzak mekânlarla kurduğu ilişki bugün hâlâ yağmacı mantığında devam ediyor. Gıda-su üreten mekânlarla gerçek bir ilişkimiz yok, sadece kaynaklarını alıyoruz. Oralarda neler olduğunu görmüyoruz, uzaktayız. Konya’nın, Karadeniz’in, Trakya’nın dereleri-gölleri (gıdaların içinde veya borularla) İstanbul’a taşınıyor. Buna yağmacılık demeyeceğiz de ne diyeceğiz! Üstüne bir de bu coğrafyanın mâkus talihi var, Radkau’nun bahsettiği diğer etken bu: Nüfus sürekli tanımadığı coğrafyalara göç etmek zorunda kalmış, iki nesil geçmeden yeniden ve yeniden oradan oraya savrulmuş… Yahut imha edilmiş. Son dalga, köyden kentlere olan göç. Dolayısıyla zeytini, asmayı, toprağı, böceği tanımaya zaman olmamış. O yüzden Türkiye’de, özellikle muhacirlerin çok olduğu Trakya gibi bölgelerde endüstriyel tarıma kolaylıkla geçilmiş. Nesiller boyu biriken evvelki bilgiler göçlerle silinmiş olduğu için, sürekli yeni “beyaz” sayfalar açılmış. O anlamda yerel topluluk, bir yerde yaşayan topluluktan farklı.

H: “Göçebelik kötüdür” sonucuna gitmiyoruz buradan sanırım…

O: Hayır. Bahsettiğim göçebelik değil zaten, zorunlu göç. Yoksa göçebeler geniş bir coğrafya ile aşinalık geliştirmek; otu, böceği tanımak zorunda. Burada yaptığım ayrım coğrafyaya aşina olmak ve olmamak arasında. O yüzden şehirden köye “dönüş yapan” insanlar (istedikleri kadar yerleşik hayat sürsünler) oldukça zorlanıyor. En basitinden çapa yapmayı öğrenmek bile zaman alıyor.

H: O hâlde müştereklerin korunması çok kapsamlı başka bir toplumsal şebeke ve tarihsel birikim gerektiriyor; insan doğası ile falan açıklamak yetersiz kalır diyorsun, doğru mu anlıyorum?

O: Kesinlikle.

H: Peki Almanya’da bahsettiğin oluşum bunu ne derece başarabiliyor? Gördüğüm kadarıyla bu hareketin yaptığı Mundraub’un ima ettiği gibi özel mülkiyetin kısmi olarak paylaşıma açılması değil, müşterek olanların haritalanması. O nedenle bana paylaşımdan bahsediyorlarmış gibi gelmedi pek.

O: Dediğim gibi, maksat sadece beleş gıdaya erişimi arttırmak değil. Şehre dair başka bir tasavvur var arkada. Müşterek sayılacak bitkilerin sayısını arttırmak, var olanları korumak gibi dertleri var Mundraub.org’un. “Bitkinin üzerindeki tüm meyveleri almayın, üst dallardakileri bırakın” deniyor mesela sitelerinde; çünkü o meyvede kuşun, böceğin de hakkı var. Bizdeki ‘kurda, kuşa, aşa’ prensibi gibi. Dolayısıyla hem insanları mekânla tanıştıran ama hem de aşırıya kaçmayı engelleyen bazı önlemlerden bahsetmek mümkün.

Diğer yandan yeni meyve ağaçları ekmeyi, şehrin müşterek alanlarını arttırmayı teşvik ediyorlar. Bu noktada yabanî otlar da önemli. Mutfağa girebilecek çok az ürünü tanıyoruz aslında. Raf ömrü uzun, ekimi endüstriye uygun sebze-meyveyle sınırlı bir repertuarımız var. Yine Almanya’da “unkultiviert.com” isimli bir başka oluşum bununla uğraşıyor. Şehirde turlar düzenleyip insanları ticarî olmayan yabanî bitkilerle tanıştırıyor, yemek tarifleri veriyor.

Özetle, müşterek kavramı herkese açık bir yağmalama alanı olmak zorunda değil. Bir sürü kuralla, sınırla, örfle-âdetle sıkı sıkı örülmesi gerekiyor. Bu bahsettiğim oluşumlar bunu da yapmaya çalışıyor.

H: Peki bu uygulamaların tüm şehri besleme ihtimali var mı?

O: Şimdilik yok. Ama zaten on yıllardır bizi endüstriyel gıdaya bağımlı kılmış sistemi tek bir iyi fikirle bozmak nasıl mümkün olabilir ki… Böyle bir beklentiye gerek yok. O anlamda “ya hep ya hiç” mantığından çıkmak, enseyi karartmamak lâzım. Bu girişimler hem gıdaya erişim hakkını savunuyor hem de endüstriyel tarıma karşı bir direnç noktası oluşturuyor. Bunlar bile yeterince önemli kazanımlar. Üstelik hatırı sayılır bir tarihi var, tam olarak yeni de sayılmazlar. Avrupa’da 30 Yıl Savaşlarından sonra (17. yy.) yakıp yıkılan yerleri tamir etmek maksadıyla müşterek alanlardaki gıda üretimi, meyve ağacı dikimi desteklenmiş. Geçmişte Almanya’da mesela evlenenlere yönelik bir “Ağaç Yasası” var (Ehestands-Baumgesetz). Yeni evlenen çiftlerden herkesin kullanımına açık birer meyve ağacı dikmeleri istenirmiş. Dünya Savaşları sırasında bu dikilen ağaçlar ve bitkiler pek çok insanın açlıktan ölmesini engellemiş. Doğu Almanya’da da şehirdeki meyve ağaçları benzer endişelerle uzun süre muhafaza edilmiş, hattâ yenileri ekilmiş. Dolayısıyla şehirlerde başka bir gıda üretim ağı var olmaya devam etmiş.

Aslında yeni olan marketten alınmış, plastiğe sarılı olarak uzaklardan gelmiş gıdalar. Bunların yerine arka bahçedeki dut ağacını niye kullanmayalım? Gıdamızın %20’sini bile yakın çevremizden toplayabilsek çok şey değişirdi. Hem çevremizdeki otu böceği tanımaya vesile olur hem de yoğun iş hayatına gömülü hayatlarımızdan bir nebze çıkmamıza yardım ederdi. Böğürtlen toplamaya çıkmanın ofis işi kadar önemli görüldüğü bir toplum düşünsene. Dolayısıyla lâfa “tüm şehri beslemek” diye başlamamak lâzım belki de… Bir de şehirlerin küçülmesi lâzım ama o konuya şimdilik girmeyelim.

H: Tamam, o ayrı bir konu hakikaten. Bu arada İstanbul’da da benzer müşterek gıda alanları var. Geçtiğimiz şu son bir haftada ben de epey bir şeyler topladım. Parklarda çok sayıda erik ağacı var mesela. Belediye peyzaj değeri için mi dikiyor yoksa meyve versin diye mi bilemiyorum; ama harika oldukları kesin. Şu aralar tam da mevsimi… Kırmızı ve sarı erikler yerlere dökülüyor. Validebağ Korusu’nda böğürtlen çalıları var. Yavaş yavaş kararmaya başlamışlar. Çoğu yalnızca kuşların erişebileceği derinliklerde, ama biz de biraz çizilip kanamayı göze alınca bayağı toplayabildik. Daha cevizlerin ve armutların zamanı gelmedi, yoksa bu iki ağaca da İstanbul’da pek çok yerde rastlamak mümkün. Tabii bir de dutlar var. Eğer sinek yapıyor diye mahalleli kestirmediyse yahut tuhaf şekillerde budanmadılarsa İstanbul’un ulu dutlarına hayran olmamak mümkün değil. Birazcık şehir dışına, İETT’nin son duraklarına doğru gidince ormanlardan kestane ve mantar toplamak da pek çok İstanbullunun sevdiği sonbahar faaliyetlerinden. Çankırı’da da madımak toplardık, gayet şehrin içindeki yamaçlardan.

 

 

 

Arka bahçedeki oyun parkından, Üsküdar-İstanbul.

 

O: Rumelihisarüstü’nde kadınların aşağı doğru uzanan yeşil alanlarda yenecek ot topladığını görürdüm yıllar önce. Belki onlar da madımak topluyorlardı. Bir gün de dönüp sormadım “nedir topladığınız” diye… Derse koştururdum, güya çok meşgûldüm. Neyse, mevzu bu değil. Peki, ben sana bir soru sorayım: Yukarıda “Mundraub”, göz hakkı diye çevrilebilir demiştik. Göz hakkı kavramının bu topraklarda ne ifade ettiğini açmak ister misin biraz?

 

H: Mundraub’u senden ilk kez duyduğumda bu tanıdıklık heyecanlandırdı beni. Bir süredir pek de bahsini duymadığım göz hakkının bir dönem hayatımızda ne kadar önemli bir kavram olduğunu hatırladım. Her ikisi de müştereklerden farklı, ama tamamlayıcı bir tahayyül aslında. Şahısların kendi mülkleri üzerindeki tasarruflarının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerden bahsediyoruz. Diyelim bir ağacım var. Üzerindeki elmalar da benim. Ancak onu görüp canı isteyen veya ona ihtiyaç duyan kişinin o elmalar üzerinde, yani benim mülküm üzerinde bir kullanım hakkı doğuyor. Bu hakkı tanımak ve ona göre hareket etmek mecburiyetindeyim. Elmayı daldan aldığında onu hırsızlıkla suçlayamam. Ancak daha ötesi var: Zaten görünür kılmakla o elmayı paylaşma sorumluluğunu da kabul etmiş oluyorum. Mesela yıllar önce Urfa’daki fıstık bahçelerinden bahseden bir tanıdığım, yola bakan dallardaki fıstıkları hemen toplamadıklarını, çünkü o fıstıkların gelen geçenin göz hakkı olduğunu anlatmıştı. Yahut Ankara’da bahçemize girip kiraz toplayan mahalle çocuklarının anneannem tarafından “göz hakkı geçiyor” diyerek hoş görüldüğünü, bizim topladığımız kirazın da gören ama koparmayan komşuların göz hakkını telafi etmek için tabak tabak dağıtıldığını hatırlıyorum.

O: Bu pratik çok yaygın aslında değil mi? “Kokusu apartmana yayılınca canı istemiştir” diyerek pişirdiğin keki ya da helvayı dağıtmak gibi.

H: Evet, objektif bir yaptırımı olmayan ancak kişilerarası ilişkilerde elimizdekileri sınırlı olarak paylaşıma açan bir pratik. Kullanım alanları sınırlı da olsa telmihleri epey geniş. Göz hakkını gözeterek yaşamaya çalıştığınızda sahip olduklarınızın özendirici olmasından, yani göstermekten kaçınmanız da gerekiyor. Zira sadece görünür olması bile bir başkasının hakkının size geçmesi anlamına gelebiliyor.

O: Instagram dünyası bunun tersi örneklerle dolu. Göz hakkı, “uzaktan beni gözetleyebilir ve özenebilirsin”e dönüşmüş durumda. İştahlar kabarsın, kıskananlar çatlasın…

H: Gerçekten de kültürel iklimde yakın zamanlarda bir kırılma yaşandı. Bu tekil bir örnek değildir herhalde: Ben çocukken turfanda meyveleri veya zor bulunan yiyecekleri beslenme çantamıza koymamaya özen gösterirlerdi. Biri özenir çünkü. Tüm sınıfla paylaşacaksın, eğer paylaşamayacaksan götüremezsin diye bir kural vardı evimizde. Ama şunun da altını çizeyim: Bu anlattığım müşterek kullanımdan farklı. Sahip olunanları teşhir etmemeye, gösterdiğinde ise paylaşmaya yönelik bir gündelik hayat ahlâkını konuşuyoruz daha ziyade. Zira birinin gözünün hakkı geçtiyse o hak illâ ki bir başka mecrada (İslam’da hesap gününde) sizi borçlu çıkaracaktır. Borçları bugün burada kapatmak, terazinin çok daha hassas olduğu bir başka mecrada kapatmaktan evlâdır.

O: Müştereklerin çoğaldığı bir toplumda göz hakkına duyulan ihtiyaç azalır mı acaba diye düşündüm… Ama bugün her yer özel mülk olarak parselleniyor, göz hakkı ise önem kazanmak şöyle dursun, giderek daha az kaale alınıyor.

H: Ve artan adaletsizliğin bu denli göze sokulmasına paralel olarak, yüksek duvarlı siteler, demir kapılar, korumalar, kameralarla sürdürülen bir şehir hayatı ortaya çıkıyor.

 

 Mundraub.org’a dikkatimi çeken Louisa Madeleine Schmiegel’e çok teşekkürler.

 

Kategori: Manşet