İklim ve EnerjiManşetTürkiye

‘Fosil yakıtlar Kıbrıs’ta barışı da gezegeni de tehdit ediyor, vazgeçin’

Gazetemizin yazarı Dr. Ümit Şahin, Kıbrıs’taki barış yanlısı tarafların öncelikle hep birlikte doğal gaz aramalarına bütün ülkelerin derhal son vermesini savunmaya başlamasını istedi; “Yoksa ne Türkiye’nin ne AB’nin ne Rusya’nın ne ABD’nin fosil yakıt sevdası biter. Olan da yine Kıbrıs halkına olur” dedi.

Yeşil Gazete yazarı ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği çalışmaları koordinatörü Dr. Ümit Şahin iklim değişikliği ve Kıbrıs açıklarındaki doğal gaz aramalarıyla ilgili gazeddakıbrıs’a konuştu.  “Fosil yakıtlarla barışın ve silahsızlanmanın yan yana olmasını beklemeniz için ya dünya tarihini hiç bilmemeniz ya da keyfiniz istediği gibi okumaya alışık olmanız lazım. Barıştan ve çözümden yana çevrelerin bir an önce fosil yakıtların hem gezegeni hem de barışı ve özgürlükleri tehdit ettiğini anlaması gerekiyor”

 ‘Yeni yakıt sahaları açmak gezegene ve gelecek kuşaklara karşı suçtur’

Gezegenin geleceği açısından kullanılabilir rezerv haline gelmemiş bir kaynağa hiç dokunulmamasının öncelikli kural olduğunu anlatan Şahin, iklim değişikliği ile ilgilenen pek çok bilim insanının artık ister okyanuslarda ve kutuplarda, isterse Akdeniz’de veya Karadeniz’de olsun petrol ve gaz kuyuları açılmasının kabul edilemeyeceğini ısrarla ifade ettiklerini kaydetti: “Bilim insanları iklim değişikliğiyle mücadelenin birinci yolunun ülkelerin bu tür yeni kaynakların kullanımını engelleyecek bir moratoryum ilan etmesi olduğunu yıllardır söylüyorlar. Ekonomik, siyasi, jeostratejik gerekçeleri ne olursa olsun yeni fosil yakıt sahaları açmak gezegene ve gelecek kuşaklara karşı suçtur”

Ümit Şahin’in gazeddakıbrıs’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Şu an Kıbrıs açıklarında AB, Kıbrıs Cumhuriyeti, KKTC, Türkiye gibi devletlerin dahil olduğu bir paylaşım gerginliği var. Ada etrafındaki doğal gaz – hidrokarbon yataklarının nasıl paylaşılacağına dair neredeyse savaş rüzgarlı estirilecek. Fakat söz konusu ‘kaynakların’ kullanımının ekoloji ve iklim değişikliğine etkileri tartışılmıyor. Ada etrafındaki gerginliğe geçmeden önce, uğruna bu kadar gürültü patırtının çıkartıldığı gazların kullanımı hem coğrafyanın ekolojisini hem de iklim değişikliğini nasıl etkiliyor? Neden bu gazları kullanmaktan vazgeçmeliyiz?

Üzerinde bunca gürültü koparılan bu kaynaklara “hidrokarbon” denmesi bile bildiğiniz hüsnütabir. Dikkat ederseniz iklim değişikliğini dert eden, bu gezegendeki tüm canlıların, yaşadıkları topraklar okyanusun dibine gömülen, kuraklıktan kırılan ya da sellerde boğulan halkların ve gelecek kuşakların haklarını savunan çevrelerin “fosil yakıt” dediği petrol ve doğal gaz gibi kaynaklara, gözleri o kaynakların çıkarılmasından kazanılacak para, itibar ve politik güçten başka bir şey görmeyenler “hidrokarbon” diyor; çünkü fosil yakıt deyimi sadece kömür, petrol ve doğal gazın fosilleşmiş organik maddeden oluştuğunu değil, devrinin çoktan kapandığını, çıkarılmasının artık suç kabul edilmesi gerektiğini ve yeraltında bırakılmasından başka bir yol olmadığını da anlatıyor. Ancak anlaşılan kendileri de fosilleşmiş çevreler için fosil yakıtların “iyi”, “doğal” ve “bilimsel” görünümlü bir ortak adı olması gerekiyor. Hidrokarbon ismini işte bu yüzden reddetmeliyiz.

Dünyada fosil yakıtların yakılması sonucunda atmosfere boca edilen karbon dioksit ve diğer sera gazları yeryüzünün ortalama sıcaklığını yüz yıl öncesine göre 1 dereceden fazla artırdı. Bu artış kuzey kutbu yakınlarında 4-5 dereceye kadar yükseliyor ve buzullar eriyor, bu da küresel ısınmanın çığırından çıkmasına neden oluyor. Bugün yaşadığımız sıcak dalgaları, kuraklıklar, kasırga ve seller önümüzdeki yıllarda yaşanacak çok daha büyük felaketlerin ön gösterimi adeta.

Bütün dünya hükümetlerinin altına imza attığı bilimsel öngörüler bu hızla gidersek 2050’lerde 2 derecenin, yüzyıl sonunda ise 4 derecenin kesinlikle aşılacağını gösteriyor. Bu gidişatı durdurmanın tek yolu 30 yıl içinde sera gazı salımını sıfıra indirmek. Bunun da çok hızlı başlaması gerekiyor. IPCC’nin (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) hesabına göre sadece 11 yıl sonra bugünkünün yarısı kadar karbon emisyonu yapıyor hale gelmiş olmamız lazım. Yani sadece 2030’a kadar fosil yakıt kullanımımızı kabaca yarıya indirmek zorundayız. Bunun tek yolu var: Tek bir yeni kömür madeni, petrol veya doğal gaz kuyusu bile açmamak, mevcutların üretimini hızla düşürmek ve 30 yıl içinde tamamen kapatmak. Küresel ekonominin karbonsuzlaşması için fosil yakıt bağımlılığının terk edilmesi, enerjiyi daha az ve idareli tüketen, enerji kaynağına ihtiyaç duyan araçları verimli kullanan, kalan ihtiyacın tamamını da rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılayan bir düzene geçmemiz gerekiyor. Zaten 197 ülke Paris Anlaşması’nı imzalayarak bu yolda gitmeye söz verdi. Bu durumda tek bir yeni petrol veya doğal gaz kuyusu açmanın meşruiyeti olabilir mi? Uluslararası hukuksa bu da uluslararası hukuk. İşin ruhuna değil sadece bir takım anlaşma maddelerinin size sağladığı avantajlara bakıyorsanız hukuk umurunuzda değil demektir. Ekonomik büyüme ve şirket kârları uğruna yeryüzünü ve geleceğimizi yok edenlerle birlikte davranmanın da hiçbir politik meşruiyeti olamaz.

Karbon salınımlarının %60-%70, hatta artık %100’e yakın bir oranda azaltılmasının tartışıldığı bir dönemde Türkiye’nin ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğrudan dahil olduğu, fakat öte yandan büyük petrol şirketlerinin de bölgedeki paylaşım kavgasında yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yandan karbondan vazgeçilmesi yönünde küresel ölçekte bir kamuoyu ve iklim hareketi var, ama diğer yandan devletler ve şirketler yeni karbon yatakları açma peşinde. İklim değişikliğinin her yıl kendisini daha fazla hissettirdiği bir dönemde yeni bir karbon yatağı açmanın zararları ne olur?  Bu süreç hem Kıbrıs’ı hem de gezegeni nereye sürükler?

Dünya ülkelerinin her yıl atmosfere saldığı sera gazı 54 milyar ton civarında. Tarımdan, ormansızlaşmadan ve benzeri kaynaklardan gelenleri ayırıp sadece fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksiti söylerseniz bunun miktarı da yaklaşık 40 milyar ton. Bu miktarın 2030’a kadar, yani 11 yıl içinde 20 milyar tona indirilmesi, 2050’de de sıfırlanması gerekiyor. Doğu Akdeniz’de bulunduğu söylenen fosil yakıtların toplam miktarının 3,5 trilyon metreküp doğal gaz ve 8 milyar varil petrol olduğu söyleniyor. (Kaynak https://www.cnnturk.com/turkiye/dogu-akdenizde-neler-oluyor-kibrisin-cevresinde-3-5-trilyon-metrekup-dogal-gaz-var) Bölge ülkeleri bu fosil yakıtların tamamını çıkarıp yakılmasını sağlarlarsa atmosfere yaklaşık 10 milyar ton karbondioksit salınır. Sadece Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde bulunduğu söylenen doğal gazın miktarı ise 340-470 milyar metreküp civarında. (Kaynak https://cyprus-mail.com/2019/03/01/gas-discovery-puts-cyprus-on-the-map-president-says/) Bunun hepsinin yakılması da 1 milyar ton civarında karbondioksit salımına neden olur. Yani yeryüzündeki en yerel ve küçük görünen bir fosil yakıt sahasının bile iklim değişikliğini hızlandırma kapasitesi hiç önemsiz değil. Unutmayın ki bir fosil yakıt sahası kullanıma açılırsa bu kaynak ekonomik şartlar elverdiğinde sonuna kadar sömürülür ve elbette yeni sondajlarla alan sürekli genişletilir. Bu nedenle gezegenin geleceği açısından kullanılabilir rezerv haline gelmemiş bir kaynağa hiç dokunulmaması öncelikli kuraldır.

Dr. Ümit Şahin

Biliyorsunuz iklim değişikliği kuzey kutup bölgesinde eriyen buzulların altında bulunan petrol ve doğal gaz kaynaklarını çıkarılabilir hale getirmeye başladı, bu da şirketlerin ve kutuplarda hak iddia eden ülkelerin iştahını kabartıyor. Yani küresel ısınma nedeniyle kullanılabilir hale gelen bir kaynağın küresel ısınmayı artırmasını sağlamaya çalışan güçlerden bahsediyoruz. Doğu Akdeniz’de olan bundan farklı değil. Orada ABD, Kanada, Danimarka, Norveç, Rusya, burada İsrail, Mısır, Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan. Aradaki fark bu kadar. Bir de tabii buradaki kaynakların miktarı daha az, ama kutuplarda bulunan kaynaklara göre ekonomik ve teknik anlamda daha çıkarılabilir olduğu da açık. İklim değişikliğinin ciddiyetini bilen ve 30 senedir durmadan dünyayı uyaran James Hansen gibi bilim insanları ister okyanuslarda ve kutuplarda, isterse Akdeniz’de veya Karadeniz’de olsun petrol ve gaz kuyuları açılmasının kabul edilemeyeceğini ve iklim değişikliğiyle mücadelenin birinci yolunun ülkelerin bu tür yeni kaynakların kullanımını engelleyecek bir moratoryum ilan etmesi olduğunu yıllardır söylüyorlar. Ekonomik, siyasi, jeostratejik gerekçeleri ne olursa olsun yeni fosil yakıt sahaları açmak gezegene ve gelecek kuşaklara karşı suçtur.

Türkiye’nin durumuna gelince. Türkiye henüz Paris Anlaşması’na taraf olmadı, bunun gerekçesini de iklim rejimi içindeki konumunun ve gelişmiş bir ülke olarak görülmesinin yanlış olması, bir başka deyişle uluslararası iklim finansmanı ihtiyacı olarak açıklıyor. Ancak Paris Anlaşması’ndaki bu tutumuna rağmen Türkiye hükümeti iklim değişikliği tehdidini ciddiye alıyor ve bu konuda dünya ülkelerinin hakkaniyet çerçevesinde gereken her şeyi yapması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gaz yatakları konusunda Türkiye’nin yapması gereken şey gaza ortak olmaya çalışmak değil, iklimi korumak için ister İsrail, ister Mısır veya Kıbrıs olsun hiçbir ülkenin bu fosil yakıtları çıkarmaması gerektiğini söylemek olmalıydı. Böylece Türkiye bir ekonomik hak iddiası için rekabete girmenin yaratacağı riskten kurtulmakla kalmaz, gelecek kuşakların ve doğanın haklarını savunduğu için ahlaki üstünlük sağlardı.

Yaşananlar bize gerek Türkiye’nin gerekse de AB’nin tutarlı bir iklim politikası olmadığını gösteriyor. Bütün tartışmalar gazın nasıl paylaşılacağı üzerine şekillenmekte. Fakat iklime ve ekolojiye zararları yönünde AB ülkelerinin de bir tavır geliştirmediklerini görüyoruz. Bu bağlamda AB’nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Son AP seçimlerinde koltuk sayısını arttıran Yeşiller’in bu minvalde etkisini göstereceğini düşünüyor musunuz?

AB’nin Rusya doğal gazına bir alternatif geliştirmekten başka derdi yok. Daha önce Nabucco doğal gaz boru hattının bunun için savunuyorlardı, şimdi sıvılaştırılmış doğal gaz alternatifleriyle bu yüzden ilgileniyorlar. AB’nin hatası doğal gazı bir geçiş yakıtı olarak görerek bu kaynağın geliştirilmesi gerektiğini düşünmek. Çünkü meselenin aciliyet düzeyi konusunda bir görüş birliği içerisinde değiller. Avrupa’da bir tek Yeşiller meseleyi olması gereken ciddiyet ve acillik düzeyinde ele alıyor. Polonya gibi kömürcüler zaten iklim politikalarını baltalıyor. Pek çok ülkenin de söylediğiyle yaptığı birbirini tutmuyor. Oysa yeni bir kaynağı geliştirmek kuyulardan, boru hatlarına veya Doğu Akdeniz meselesindeki gibi sıvılaştırma tesislerine, limanlara, gemilere vb. varıncaya kadar yepyeni bir sosyo-teknik sitem kurmak anlamına geliyor. Bu da yeni bir ekonomik sektör yaratıyor ve kendi başına yıllar sürecek yeni bir kazanılmış hak veya bir başka deyişle kilitlenme yaratıyor. Biz buna karbon kilitlenmesi diyoruz. Çünkü Doğu Akdeniz kaynakları sömürülmeye başlanırsa bu bölgede yeni bir karbon kilitlenmesi oluşacak ve bu kilidin 30 yıl içine çözülmesi zor olacak, çünkü ülkeler kendi ekonomileri bu yeni kaynağın kazandırdıklarına göre şekillendirecek ve buna alışacaklar. Bu yüzden kilidi oluşmadan önlemek için kaynağı yerin altında bırakmak gerekiyor. Ancak tabii AB fosil yakıt şirketlerin etkisi altındaki hükümetlerle dolu. Shell, BP, Total gibi şirketler Avrupa’nın en güçlü ülkelerinin büyük ekonomik güçleri. Halk ve siyasi partiler veya sivil toplum ise meselenin ciddiyetinin ve karbon kilitlenmesi riskinin yeterince farkında değil. Anlaşılması gereken şu: Açtığınız her kuyu sizi iklim değişikliğinde çözümden bir adım daha uzaklaştırır.

Avrupa’nın yükselen gücü Yeşiller’in bu durumun farkında olan tek siyasi hareket olduğu ortada. Yeşiller Nisan ayında bu soruna iklim değişikliğini görmeden yaklaşılamayacağını belirten bir açıklama yapmışlardı. Ancak bildiğim kadarıyla Avrupa seçimleri sonrasında oluşan yeni yeşil grup henüz böyle bir tavır almadı. Türkiye’de halen partisiz durumda bulunan yeşil hareketin bir araya geldiği Yeşil Siyaset Platformu ise geçen hafta Avrupa Yeşilleri’ne bir mektup yazarak Doğu Akdeniz doğal gaz ihtilafı nedeniyle Türkiye’ye yönelik bir yaptırımı desteklemenin Kıbrıs’ın gaz aramasını meşrulaştıracağı, bunun da yeni fosil yakıtları çıkarmanın iklim krizindeki rolünü görmemek anlamına geleceği, bu nedenle olması gereken yeşil tavrın bütün ülkelerin gaz aramasına ve çıkarmasına karşı çıkmak olduğu hatırlatmasını yaptı. Zaten Yeşiller’in Paris Anlaşması konusundaki hassasiyetini de unutmamak lazım.

Türkiye’nin durumu ise daha farklı. Türkiye hâlâ kendisini masum görüyor. Özellikle de önemli bir fosil yakıt üreticisi olmadığı için. Oysa Türkiye’nin yıllık sera gazı emisyonu yarım milyar tonu  çoktan geçti ve dünyada atmosferi en çok kirleten ilk 20 ülke arasındayız. Eğer Türkiye karbon salımını azaltmaya başlamazsa 2030’da kişi başı emisyonu 10 tona kadar çıkabilir ve bu durumda da Avrupa’nın karbon ayak izi en yüksek ülkesi haline gelir. O nedenle Türkiye’nin hem kendi topraklarında yeni bir kömür madeni açmaktan hem de denizlerde petrol ve gaz aramaktan uzak durması gerekir. Ancak petrol ve gazı siyasi güç yarışında bir araç olarak kullanmak maalesef Türkiye’ye özgü değil. Oysa bütün ülkeler bu yarıştan çoktan vazgeçmeliydi. Fosil yakıtların sadece gezegeni yok etmekle kalmadığını, ülkelerin siyasi geleceği ve özgürlüğü için de ne kadar büyük bir bela olduğunu anlamız gerekirdi. Irak savaşı, Libya’da olanlar, Nijerya’nın, Venezüella’nın durumu ortada.

Kıbrıs’ın her iki tarafından barış ve hak savunucusu kesimler de dahil olmak üzere, doğal gaz faaliyetlerine tepki gösterirken, sürecin bir sıcak çatışmaya kadar evrilebileceği uyarısında bulunmakta ve bu gerilimden vazgeçilmesini savunmakta. Fakat buna rağmen söz konusu kesimler Ada’nın etrafındaki doğal gaz ve hidrokarbonların, ancak Kıbrıs sorununun çözümünden ve federasyondan sonra ortak olarak kullanılabileceğini, ‘doğal zenginliklerin barışı besleyebileceğini” savunmaktalar. Sizce ‘doğal zenginlikler’ diye ifade edilen, küresel ısınmayı doğrudan etkileyen bu kaynaklar, Ada’da bir barışın tesis edilmesinde olumlu bir rol oynar mı?

Elbette adada barışçı ve federatif bir çözüm için tarafların masaya dönmesi ve bir an önce adanın askerden arındırılması, Kıbrıs’ın bir barış adası olması çok iyi olur. Ortak ekonomik çıkarların çözümü kolaylaştırabileceğinin düşünüldüğü de açık. Ancak fosil yakıtlarla barışın ve silahsızlanmanın yan yana olmasını beklemeniz için ya dünya tarihini hiç bilmemeniz ya da keyfiniz istediği gibi okumaya alışık olmanız lazım. Barıştan ve çözümden yana çevrelerin bir an önce fosil yakıtların hem gezegeni hem de barışı ve özgürlükleri tehdit ettiğini anlaması gerekiyor. Bence Kıbrıs’taki barış yanlısı taraflar öncelikle hep birlikte doğal gaz aramalarına bütün ülkelerin derhal son vermesini savunmaya başlamalılar. Hatta tarafların, şimdi istemiyoruz, ama çözümden sonra da bu gazı çıkarmamalıyız demelerinin, barış yolunda istekli ve gerçekçi olduklarının bir göstergesi olarak okunabileceğini düşünüyorum. Yoksa ne Türkiye’nin ne AB’nin ne Rusya’nın ne ABD’nin fosil yakıt sevdası biter. Olan da yine Kıbrıs halkına olur.

Ayrıca BP’nin 2010’da Meksika Körfezi’nde patlayan Deepwater Horizon petrol platformunu hatırlayın. Kuşaklar boyunca slinmeyecek bir kirlilik yaratan bu kaza sonrasında denize aylarca petrol aktı. Meksika Körfezi’ndeki devasa büyüklükte bir alan ölü bölge haline geldi. Aynı durum tanker kazaları için de geçerli. Denizlerden fosil yakıt çıkartmak bu tür kazalara davetiye çıkarır. Kıbrıs çevresinin petrol ve doğal gaz platformlarıyla, sıvılaştırma tesisleriyle, tankerlerin cirit attığı limanlarla dolmasının Kıbrıs için, denizdeki yaşam, kıyılar ve turizm için yaratacağı tehdidin çok büyük olduğu unutulmamalı.