KadınLGBTİ+Manşet

Judith Butler: Kadınları öldürmek suç olmadığında…

‘Kadına karşı şiddeti durdurmak için verilen küresel mücadele ile insan eşitliği mücadelesi bağlantılıdır.’

Judith Butler, Kaliforniya, Berkeley’deki evinde.

Geçen yıl, #MeToo (Ben de) hareketi en hararetli dönemini yaşarken yazdığım “I am A Sexist” (“Ben Bir Cinsiyetçiyim”) başlıklı makaleden kısa süre sonra filozof Judith Butler ile temas kurdum. Makalenin yalın bir eleştirisini almayı umuyordum. Oysa bundan çok daha fazlasını edindim: Bu röportaja yol açan zinde ve bilge bir yazışma ile kadınlara yönelik şiddetin, pek çok biçimiyle, küresel bir trajedi olduğu uyarısın.

Judith Butler felsefe, feminizm ve aktivizm alanlarında onyıllardır devam eden çalışmalarıyla dünya çapında tanınıyor. University of Carolina, Berkeley’de karşılaştırmalı edebiyat ve eleştirel kuram bölümünde profesör olan Butler, aralarında “Notes Toward a Performative Theory of Assembly” ve yakında piyasaya çıkacak olan kitabı “The Force of Non-Violence”ın da bulunduğu çok sayıda etkili kitabın da yazarıdır. Bu röportaj e-mail yoluyla gerçekleştirilmiştir.

George Yancy: Ni Una Menos denilen çokuluslu aktivist harekete aşina olduğunuzu biliyorum. Latin Amerika’daki birçok ülkeyi kapsayan bu hareket şiddetin pek çok biçimiyle – özellikle de kadınların ve kız çocuklarının toplumsal cinsiyetleri nedeniyle kasten öldürülmeleri anlamına gelen kadın kırımı –savaşıyor. (Tek bir örnek: Arjantin’de her 30 saatte bir kadının öldürüldüğü söyleniyor.) Birleşik Devletler’de de, elbette, #MeToo hareketimiz var. Bütün bu farklı fakat bir o kadar da benzer seferberliklerden nasıl bir anlam çıkarıyorsunuz?

Judith Butler: Şu anda çok sayıda feminizmin mevcut olduğunun (her zaman olduğu gibi) ve bunların odak noktaları ve temel yapıları açısından farklılık gösterdiklerinin altını çizmek gerekir. Ni Una Menos, milyonlarca kadını kadınlara, trans bireylere ve yerlilere yönelik şiddete karşı savaşmak için Latin Amerika sokaklarına döken bir harekettir. “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganı, tek bir kadının dahi şiddet kurbanı olmayacağı anlamına gelir.

Daha da önemlisi ise, bunun kolektif olarak dile getirilen bir çağrı olmasıdır: “Kadın kategorisinden – kendilerine yöneltilen şiddete karşı direnen bu giderek büyüyen kolektif – bir kişi daha eksilmeyecek.” Aynı zamanda da; “Kadınlar olarak, bir yaşam daha kaybetmeyeceğiz.” Bu hareket, sığ bir kimlik fikrine dayanmaz; aynı zamanda işçi olan, sendika ve kilise mensubu, üniversitelerle herhangi bir bağı olan ya da olmayan kadınlardan ve trans bireylerden destek alan güçlü ve gücünü gitgide artıran bir koalisyondur.

Kadınların öldürülmesine karşı bu öfkeli müşterek başkaldırı son derece önemli, fakat bu şiddet aynı zamanda trans bireylere, özellikle de trans kadınlar ile “las travestis”lere -kendilerini her zaman trans olarak tanımlamayanlarlar- yönelik bir şiddettir. Bu yüzden bazen “feminicido”ya -dişileştirilen ya da dişi addedilen herkese- yönelen bir hareket olarak da tanımlanır. Bu önemli zira cinayet yalnızca toplumsal cinsiyete dayanarak işlenmez; kadınlara yönelik şiddet, mağdurun dişiliğini yerleşik kılmanın bir yoludur. Şiddet, kadın kategorisini katledilebilir, gözden çıkarılabilir kılmanın yollarını arar; bu, kadın yaşamının varoluşunu bile maskülen bir imtiyaz olarak erkekler tarafından karar verilen bir şey şeklinde tanımlama teşebbüsüdür.

Bu hareket aynı ölçüde bir özgürlük ve eşitlik mücadelesidir;  kürtaj hakkı, eşit ücret hakkı için ve özellikle kadınlar, yerliler ve yoksullar için güvencesizliği artıran neoliberal ekonomilere karşı mücadele eder. Kürtaj hakkı, her bir kadının tek tek kendi bedeni üzerinde özgürlük iddia etmesine dayanır fakat kadınların arzularını devletin müdahelesi olmaksızın; şiddet, ceza ya da hapis korkusu duymadan özgürce yaşayabilme gibi müşterek taleplerinden doğar.

Hareket kendini, kişisel serbestlik ile tek tek öznelerin  haklarına dayanan bireyci feminizm biçimlerinden ayrıştırmıştır. Bu, bireysel geçmişlerin ve hikayelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Önemlidir önemli olmasına ancak kapitalizm eleştirisi sunmayan feminizm biçimleri, bireyciliği kendiliğinden yeniden üretme eğilimindedir. Müşterekler ortak bir sosyal şart ya da sosyal bir bağın gerçekleşmesi – bu bir kişinin yaşamında başına gelenlerin, ister şiddet, isterse borç ya da patriyarkal yetkeye boyun eğme olsun, başkalarının da başına geldiğini farketmesidir – yoluyla oluşurlar. Her ne kadar bunlar farklı şekillerde gerçekleşse de, kalıplar oradadır, hakeza dayanışma temelleri de.

Birleşik Devletler’deki “#MeToo” hareketi her tür işyerinde gerçekleşen cinsel taciz ve saldırıların yayılmacı özelliğini ifşa etmede son derece etkiliydi. Kadınların bunca zamandır taciz ve misilleme ile kariyerlerinin ellerinden alınması – genellikle iş dolayısıyla bağlı oldukları kişilere yönelik güven kaybı – yüzünden çektiklerine göz yummanın yolu yoktur. Bununla birlikte, #metoo hareketinin “me”si ile (ben) müşterek biz aynı değildir ve bir kolektif de yalnızca bireylerin zincirleme hikayelerinden ibaret olamaz.  Müşterek eylem için dayanışmanın dayanağı bireyciliğin küstahlığından ayrılmamızı gerektirir; Birleşik Devletler’deki eğilim, güçlü ve sağlam müşterek bağlar pahasına siyasi liberalizm öğretisini yeniden tasdik etme eğilimindedir. Arjantin’deki Ni Una Menos, diktatörlük sonrasında oluşan “Nunca Mas!” ya da “Never Again!”in (Bir Daha Asla!) etik ve siyasi yükümlülüğünü üstleniyor. Sol kanattaki binlerce öğrenci ve aktivistin yaşamının tahribatı ve imhası devlet sansürüne, baskıya ve şiddete karşı sert bir direnişe neden oldu. Kadınların katledilmesi de aynı ölçüde korkunçtur, çoğu zaman suçu tanımakta başarısız olan polis ve mahkemeler ile kadınların yaşamlarını özgürce ve ölüm korkusu duymaksızın idame etmeleri için gereken eşit haklarını savunmayı reddeden devlet, buna yardım ve yataklık eder.

Arjantin’de, haziran ayındaki toplumsal cinsiyet şiddetine karşı protestodan.

Yancy: Bu iki hareketin nedenleri, kadınları ötekileştiren ve baskılayan politik ve ekonomik yapılarla bağıntılı. Politik ve ekonomik yapılar ise maçoluktan ayrı tutulamaz, eril kimliğin toksik anlamı kadın bedeni üzerinde eril hak sahipliğine dönüşür; öyle ki, kadınların yaşamaları ya da ölmeleriyle ilişkilendirilirler. Maçoluğun performatif boyutlarından bahsedelim.

Butler: Neyin performatif sayıldığından emin değilim artık; fakat bana göre erkeklerin kadınların yaşamlarına uygun gördükleri şekilde son verme konusundaki rahatlıklarının sebeplerinden biri, birbirlerine sessiz (ya da o kadar da sessiz olmayan) bir kardeşlik (brotherhood) paktıyla bağlı olmalarıdır. Başlarını diğer yana çevirirler; birbirlerine izin verir ve kişisel dokunulmazlık tanırlar. Kadınlara uygulanan şiddetin, cinayet dahil, suç olarak dahi mefhumlaştırılmadığı o kadar çok yer var ki. Oysa “Böyle gelmiş böyle gider” ya da “tutku edimleri” şeklindeki bu ifadeler kadınlara yönelik şiddeti doğallaştıran, yani bu şiddeti sanki günlük hayatın doğal ya da normal bir parçasıymış gibi gösteren, köklü davranışları açığa vurur. Feminist erkekler bu dayanışma paktını bozduklarında bazı topluluklar tarafından dışlanma riskiyle karşı karşıya kalırlar; ne var ki, bu tür mevkilerden feragat tam da ihtiyaç duyulan şeydir.

Barcelona’da, iyi niyetli bir adam bana şiddet karşıtı feminist bir gösteriye katılma hakkının olmadığını söyledi. Ona karşı çıktım. Belki de onunla aynı fikirdeyim: Katılım, bir hak sahipliği değildir, bir mesuliyettir. Bununla birlikte, kadınlara ve trans bireylere yönelik şiddete karşı bu önemli mücadeleye katılan erkeklerin kadınların liderliğini izlemeleri gerekir. Bu müsamaha gösteren, başka yöne çeken ya da aklayan ölümcül kardeşlik paktına karşı bir araya gelirlerse, bunu öncelikle diğer erkekleri karşılarına alarak ve şiddeti reddeden ve radikal eşitliği tasdikleyen gruplar oluşturarak yaparlar. Ne de olsa, kadınların ve her türden azınlıkların yaşamları ellerinden alındığında, bu durum bu yaşamların eşit değerde tutulmadığının bir işaretidir. Kadına karşı şiddeti durdurmak için verilen küresel mücadele ile insan eşitliği mücadelesi bağlantılıdır.

Yancy: Şiddetsizlik hakkındaki yeni kitabınız kadınların korunmasızlığına ilişkin sorunlara nasıl değiniyor?

Butler: Yeni kitabım “Şiddetsizliğin Gücü” elbette kadınlara ilişkin olmakla birlikte aslında yası tutulmayan (ungrievable) tüm kişilerle ilgilidir. Yaşamlarımızın birbiriyle bağıntılı oluşunu ve etik açıdan birbirimizin yaşamını devam ettirme yükümlülüklerimizin bu bağlılıktan kaynaklandığını göstermek için feminist “ilişkisellik” fikrini ele alıyorum. Şiddeti yasaklama, yaşamların eşit değerine dayanan o bağı teyit etmenin ve onurlandırmanın bir yoludur bu, ancak teorik ya da resmi bir prensip değildir. Birbirimizin yaşamasına gereksinim duyarız, bu aile ya da akraba bağları için geçerli olduğu kadar uluslaraşırı ya da küresel bağlar için de geçerlidir. Bireycilik eleştirisi, gerek feminist gerek Marxist düşüncenin önemli bir bileşeni ve insan veya insandışı yaratıklara, yaşamın tüm sistemlerine ve iletişim ağlarına bağlı canlı varlıklar olarak kendimizi anlamaya çalışırken şimdi aciliyet kazanmıştır. Çeşitli yıkım tehditleri; devlet şiddeti, feminicidio, mültecilerin yüzüstü bırakılması, küresel ısınma biçimlerini alabilir. Düşmanlıklar kızışsa bile, hatta tam da düşmanlıklar kızıştığında neden şiddete karşı çıkmaya mecbur olduğumuzu anlayabilmek için yaşamın bağlarını yeniden düşünmemiz gerekir.

Yancy: Şiddetsizlik tartışmanız, özellikle eril şiddetin yaygın kültürel pratiğini hangi açılardan ele alıyor?

Butler: Güzel bir soru. Bana kalırsa, şiddet eril ya da maskülen değildir. Erkeklerin genlerinden geldiğini ya da erkekliğin kaçınılmaz tanımı içerisine monte edildiğini sanmıyorum. Eril tahakküm yapılarından ya da patriyarkadan bahsedebiliriz. Bu durumlarda ise sökülüp atılması gereken toplumsal yapılar ve onların tarihleridir. Bu türden edimleri teşvik eden, izin veren ve aklayan toplumsal yapılar içerisindeki bireysel şiddet edimlerini nasıl anlayacağımızı bulmak zordur. Bunun nedeni, ömrünü sonuna kadar toplumsal yapılar içerisinde geçiren sosyal varlıklar olmamız olabilir. Fakat bu yapıları değiştirmek için bir miktar gücümüz var. Dolayısıyla, erkek bireylerin (male individuals) bahane olarak “toplumsal yapılar”ı gösterebileceğini sanmam; örn., “Eril tahakkümün toplumsal yapısı bu şiddet edimini gerçekleştirmeme neden oldu.”

Aynı zamanda, bu yapıları nasıl taşıdığımızı, yeniden ürettiğimizi ya da direttiğimizi kendimize sormak hepimizin boynunun borcudur. Bu yüzden değişim bireysel seviyede gerçekleşebilse de, onarıcı adalet modelleri bize bireylerin topluluklar ve ilişkiler bağlamında değiştiklerini ve yeni ilişki kurma modellerinin bu şekilde inşa edilerek eski ilişki kurma modellerinin yerle bir edildiğini söyler. O halde, bu yaşam başkalarının eşliğinde yenilendiği için etiğin kişisel bir benlik yenileme projesinden daha fazlası olması gerektiğini anlamına gelir. Bizleri ayakta tutan işte bu ilişkilerdir ve bu yüzdendir ki müşterek dikkatimizi ve bağlılığımızı hakederler.

Makalenin orijinali için tıklayın

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

 

Kategori: Kadın