Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Duruşmamıza bekleriz

‘En dramatik olanı, normal hayatta yan yana gelmeyecek kişilerin aynı dava torbasına atılmasıdır. Bu, dayanışmayı bölmeyi, desteği tedirgin etmeyi, sahiplenmeyi zayıflatmayı hedefleyen ve en önemlisi toplumsal algıyı bulandırarak kafaları karıştıran bir taktiktir.’

Tarih: Hafta içi

Yer: Her Adliye

Saat: Mesai saatleri

LDG: Lütfen Dayanışmaya Geliniz

2012 yılının Mart ayıydı. Milletvekili kuryesi gelmişti; içi gazeteler, yeni çıkmış kitaplar, mağdur vatandaş mektupları ile cezaevinden gelen “görülmüştür” yazılı zarflarla doluydu.

Girişi böyle yazdım, ama sıradan bir durum bu. Bugün hangi milletvekili kuryesine baksanız benzer bir külliyat çıkar, ilgi alanlarına göre biraz değişir tabi. Bana cezaevi mektupları yeni yeni gelmeye başlamıştı. İçlerinden biri dikkatimi çekti. Tam bir davetiye formatındaydı. Grup Yorum’un bağlama sanatçısı, tutuklu Seçkin Aydoğan, kendi eliyle ikiye katlanan bir davetiye hazırlamış ve göndermişti. Görsel olarak da Grup Yorum’un beyaz zemin üzerine siyah silueti oturtulmuştu. İlk elime aldığımda “nikah davetiyesi gibi” demiştim. Hatta 27 Mart günü twit atıp paylaşmışım.

Geçtiğimiz haftanın yoğun duruşma gündemi öncesi, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yedi yıl önce attığı twitlere 17 yıl ceza istenen davanın duruşmasına destek videoları yayınlanınca, kendisi de “Beni bırakın, Gezi Duruşmasına gidin” diye bir twit atmıştı. Bunun üzerine karşılıklı destek twitleri gelince, Avukat Akçay Taşçı da “Millet birbirini düğüne derneğe çağırır, biz de duruşmaya” yazdı. Gözümün önüne Seçkin’in davetiyesi gelmişti ve daha niceleri.

Duruşmaların üst üste gelmesi kimi zaman “desteği, dayanışmayı bölmek” amaçlı diye yorumlanır. Bazen belki, ama 2019’da 244 mesai gününü günü dolduracak, fazla fazla toplumsal dava var.

Toplumsal davalardan kastım şu:

Örneğin iddianamesi, son Gezi Duruşması’nda Avukat Evren İşler’in ifade ettiği gibi “Cumhuriyet Savcısının Siyasi ve Hukuki Tarih Tezi gibi” olan toplumsal davalar. Bir de Avukat Can Atalay’ın aynı davada kendi savunmasındaki ifadesi ile “Fetullahçı Cemaat yargısının sahte delillerle yazdığı iddianameler” ve “Bu dönemin delilsiz iddianameleri” ile açılan davalar var.

Tabii bir de iktidarın mağdur ettiği vatandaşa destek çıkan kamuoyunun baskısıyla, kendi adamlarını ya da yandaşlarını yargılamak zorunda kaldığı “miki yapmıştır” davaları var.

Duruşma Ajandanızda neler var?

Önceliği hangi duruşmalara vermek gerek mesela? Ben vekillik dönemimde duruşma ajandası tutardım, şimdi biraz daha seyrelterek hala tutuyorum. Gidemezsem elbet bir hashtag destek saati oluyor. Onları da yazıyorum mümkün olduğunca ajandanın saat bölümlerine. Hatta artık sosyal medya üzerinden destek kampanya saatlerini takip etmek için bu şart.

Duruşmalara dönelim. Benim sıralamam şöyle oluyordu:

Kimsesiz kalmış davalar: Bunlar genelde benim özel ajandamda olurdu, bana ulaşılmıştır ve takip ederek kamuoyu yaratmaya, duyurmaya çalışıyorumdur. Çoğunlukla da ileride duyulacak, kamuoyu gündemine gelecek davaların ilk duruşmalarıdır. Örneğin, Tortum HES Davası.

Çalıştığım ve ilgilendiğim alandaki davalar: Kadın cinayeti davaları, Çevre ve Kentsel Dönüşüm Davaları, Basın Davaları. Bunları zaten takipteyimdir. Fikri ve fiili takip önemlidir. TBMM’ye taşırım, soru önergesi veririm, araştırma önergesi veririm. Arşivime koyarım, konuşmalarımda kullanırım vb.

Tutuklusu olan davalar: Belki tahliye için benim de bir dayanışma desteğim olur umuduyla giderim. “Tahliye” kelimesini duymak bambaşka, biraz yarım ama yine de mutluluktur. En muhteşemi “beraat” kelimesi duymaktır.

Toplum vicdanına doğrudan hitap eden davalar: Katledilenler, taciz edilenlerin faillerinin korunduğunu düşündüğüm davalardır. Kamuoyu yaratmaya katkı sağlarım inancıyla giderim. Soruşturma aşamasını geçebilirsek Rabia Naz Davası böyle olacak.

Popüler Davalar: Çoğunlukla başladığı günden itibaren kamuoyu oluşturarak pik noktasına gelmiş davalardır. O gün başka duruşma ajandam yoksa desteğe giderim. Ama herkes tarafından sahiplenilmiş olduğu için destek ihtiyacı kalmamıştır. Onun yerine bir sonraki sıraya geçerim:

Mağdurla asla aynı tarafta olamayacağım ama yine de insan hakkı ihlali olan davalar: Gittiğimde, yepyeni şeyler öğrenir ve mağduriyetler tanırım. Ama ailelerle çokça da duygusal ilişki kurmamaya çalışırım, zira zaten dolu olan ajandamda yeni vakaları takip etmeye gün de kalmamıştır. AKP’nin kendi evlatlarını yediği davalar biraz böyle. Benim vekillik dönemime denk düşmedi pek, ama düşseydi bu sırada olurdu herhalde.

Konusuna uzak olduğum, karmaşık davalar: Bunun tek örneği Şike Davası idi. 1 kez gittim, bıraktım.

Torba konsepti

Torba Davalar sanıklar açısından üzerinde en çok çalışıldığını düşündüğüm davalardır. Aslında bunların, Fetullahçı yargı tarafından üretilerek AKP’ye sunulduğunu düşünüyorum. Çünkü 80 öncesi ve sonrası dönemlerin insan hakları, ifade özgürlüğü davalarında sanık olanlar birbirlerine nispeten benzeyenlerdi. Bugün, yani AKP’li yılları kastediyorum, “beş benzemezi” bir torbaya koyarak açılan öyle davalar var ki, sanıklar ilk kez mahkeme salonunda tanışıyor. Beşiktaş Çarşı Davasında Fenerbahçeliler vardı.

Öte yandan bu torba davalarda, davanın içeriğine ve iddianamenin kurgusuna değil, içinde yargılananlara bakarak verilen toplumsal peşin hükümler de, mağduriyetlerin uzamasına neden oldu. Ergenekon, Balyoz gibi davaların kamuoyunda kumpas olarak açığa çıkması ve toplumun insan hakları ile en çok ilgili sol kesiminin de “evet burada bir mağduriyet var” diyebilmesi için yıllar geçti. Tabii çok büyük torba davaların içine atılıp, belki de kişilere karşı işlenen suçlardan yargılanabilecek bazı isimler, AKP’yi iktidardan indirme (böyle bir suç tanımı yok ama, anayasal düzeni yıkma vs. maddelerine referans veren iddianamelerde çoğunlukla pasif muhalefet yolları hedeflenerek bu suça ulaşılıyor) suçundan yargılanıp toplu beraat ile aklandılar.

Dayanışmaya kumpas

Ama burada en dramatik olanı, normal hayatta yan yana gelmeyecek kişilerin aynı dava torbasına atılmasıdır. Bu muhteşem bir taktiktir. Bu, dayanışmayı bölmeyi, desteği tedirgin etmeyi, sahiplenmeyi zayıflatmayı hedefleyen ve en önemlisi toplumsal algıyı bulandırarak kafaları karıştıran bir taktiktir.

Mesela Devrimci Karargah Davası’nda Hanefi Avcı’nın da olması, devrimcilere, sinir bozmaktan öte bir zarar vermedi; ama Gülen Cemaati aleyhine tavır takınmış eski polis müdürünün sol muhalefet davasında dahil edilmesi, tam da AKP’li seçmende “evet ya bak işte sağcısı da solcusu da AKP iktidarına karşı” algısını güçlendirmeye yarıyordu. Bugünün davalarında ise sadece “herkes Erdoğan’a karşı” algısı yaratılmaya çalışılıyor.

Mesela Oda TV davasındaki gazeteciler ideolojik olarak birbirlerinden tamamen ayrışıyordu. Zaten bugün de açıkça görebiliyoruz. O günlerde güçlü bir dayanışma ortamı yaratılarak desteğin bu farklılıklardan zarar görmemesi sağlandı. Ama bu her zaman böyle olamıyor.

Mesela Karşı Davası da bir basın davası idi ama “Fetö” damgası da vurulduğu için RSF dışında hiçbir gazeteci örgütü sahiplenmedi ve üstelik bugün birçok gazete ve gazetecinin yazılarında ve konuşmalarında alıntı yaptığı manşetleri atmış olan Karşı’nın Genel Yayın Yönetmeni Eren Erdem, o manşetler yüzünden hala cezaevinde.

Fonlarla kıymetlendirilen Gezi Davası

AKP de “torba konsepti”ni iyi öğrendi ve hala devam ediyor.

Gezi Davası da bunun örneklerinden biri aslında. Her ne kadar soruşturma Fetullahçı yargı döneminde başlatılsa da, iktidarın Gezi’ye dair kuyruk acısı ile soruşturmanın iddianamedeki ifadesi ile, “deliller kıymetlendirilerek” Gezi Davası’na dönüşmesine yol verdi. Tanıdığım avukatların da ilk kez karşılaştıkları “delil kıymetlendirme” AKP yargısının yeni enstrümanı olmalıydı.

Gezi Direnişi, bu davada yargılanan ya da ek iddianamelerde isimleri geçenler kadar geniş, toplumsal muhalefetin çeşitli kesimlerini kucaklıyordu. Ama 16 kişilik davaya indirgendiğinde “AB Fonu alma” konusu bile dayanışmanın önünü kesecek şekilde iddianameye konmuştu. Varlığını ve güçlenmesini uluslararası desteklere, AB ve diğer yabancı fonlara borçlu AKP’nin güdümüyle açılan Gezi Davası’nda, AB fonlarının suç delili sayılması kafaları karıştırmayı amaçlıyordu. AKP, aslında hassasiyetlerini çok iyi tanıdığı karşı mahallenin yumuşak karnına dokunuyordu. Zira sanıkların bir kısmı hayatını kurumlara fon bularak kazanırken, diğerleri için bu durum ‘etik olarak kabul edilemezdi’.

Öte yandan Adalet Bakanlığı da eğitimlerini ve bakanlıktaki iyileştirmelerini “kıymetlendirilmiş delil diye sunulan AB fonları ile” sağlıyordu. Avukat Fikret İlkiz’in mahkemedeki savcı ve hakimlere “Strasbourg’a eğitime hangi paralarla gittiğinizi düşünüyorsunuz” sorusu çok anlamlıydı. Avukat Özgür Karaduman’ın yine iddianamede Soros ile görüşmenin suç olarak gösterilmesine yanıtı Cumhurbaşkanının, dönemin başbakanı sıfatı ile gittiği Davos’ta George Soros ile aynı masada oturduğu görülen fotoğrafıydı. “Cumhurbaşkanı için hak olan, bu ülkenin her vatandaşı için haktır” diye bitiriyordu cümlesini.

Bu tür davaların bir özelliği de ezberleri bozmaktır. AKP toplumsal muhalefetin yüzlerini bir torbaya atıp yargılarken, toplumsal muhalefetin birbirine uzak durarak dayanışmasının önünü kesmeye çalışıyor. Neyse ki toplumsal muhalefetin kitleleri var… Gezi’yi, 7 Haziran’ı, Hayır Meclislerini bugüne taşıyan, İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok şehrinde ortak başarıya imza attırmasını bilen bir demokratik toplum var.

İnanın davaların sahiplenilmesinde bu dayanışmalar çok işe yarıyor. Unutmayalım ki birbirimizle kavga edebilmemiz için bile üzerinde sağlam durabileceğimiz bir demokratik zemine hava gibi, su gibi ihtiyacımız var.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu