Köşe YazılarıYazarlar

Umarım bir cennet vardır – Menekşe Kızıldere

Sarduş’un anısına…

“Umarım bir cennet vardır.” Bir arkadaşım sevildiği bir yakını kaybettiğinde söylemişti bu sözü. ‘Kayıp’ baş edilmesi çok zor bir durumdur. İnsan bu durum karşısında bir şeylere tutunmak istiyor. Kaybettiğini bilinmeyende bir kez daha bulmak fikri hem avutuyor hem de alışmaya yardımcı oluyor. Yaşamdan sonra cennete gidip orada sonsuza dek mutlu olmaktan daha güzeli, dünyada kaybettiklerini orada bulma fikridir galiba. Kedimi kaybettiğimi öğrendiğim ilk anda kafamda bu söz çınladı. Bir süre sonra yakın arkadaşlarıma sanırım yaşamdan sonra bir cennet olması fikrine inanmak istiyorum demeye başladım. Girişten de anlaşılacağı üzere, bu yazının konusu sevdiğini kaybetmek ve bununla başa çıkma yöntemleri.

Hiç durmadan akan zamanda akıp giden hayatı kesintiye uğratmış, havada asılı kalmış gibi bir histir ‘kayıp’. İnsan da devinen tüm varlıklar gibi eylemsiz ( Fizikte, cismin hareket durumunu devam ettirme eğilimi olarak tanımlanır.) olmayı arzular. İyi ve yolunda giden her şeyin sonsuza dek aynı ivmeyle sürüp gitmesine alışır ve bu kesintiye uğradığında huzursuz oluruz. Sevdiğimiz, mutlu olduğumuz şeylerin eylemsizliğinin kesintiye uğraması bizi bir belirsizlik, bilinmezlik durumuna sokar. Sevdiğimizi kaybettiğimizde içinde bulunduğumuz ne yapacağını bilememe ve anlamların yitmesi bu huzursuz belirsizliktir. Sevilenin yokluğu ve varlığında edinilmiş alışkanlıkların bu yoklukta hiçbir yere oturmuyor olması, yeni bir kayıp sonrası düzendir ve buna geçiş hiç kolay değildir. Ben günlerdir eve her girdiğimde O’na sesleniyorum. Biliyorum gelmeyecek ama yapıyorum.  Hala mutfakta yemek yaparken mutfak tezgâhında yanımda durup beni izliyormuş gibi “küçük bir kedi mutfağa girmiş, pembe bir burun, pembe patiler, uzun kulaklar, uzun bıyıklar, küçük bir kedi çok da acıkmış…” diye kendi uydurduğum ve hep O’na söylediğim şarkıyı söylüyorum. Gece uyanıp ayakucumda O’nu arıyorum. Sabah uyandığımda salondaki koltuğa geçip yanıma gelmesini bekliyorum. Ben hala günlük rutinlerimize devam ediyorum. Bunun bir yandan bozulan eski düzeni devam ettirme çabası olduğunun ve bu geçiş sürecinin sancılı olacağının da farkındayım üstelik. Ben salondaki koltukta otururken yanımda yatağında kıvrılıp huzurla uyuduğunda bu huzurun sonsuza dek süreceğini ve hiç bitmeyeceğini sanıyordum. Benim için hayatın normaliydi bu. Hayatımızın rutini ve normali olarak belirlediğimiz şeyler akıp giden ve entropisi (sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik) dağılan hayatta bizi eylemsizliğimize sabitler, sükûnet ve düzen sağlar. Aynı zamanı tam bir pür sevgi yumağı olan kedimi, Sarduşumu kaybettiğimde, birlikte yakaladığımız hayat ritmimiz, huzur eylemsizliğimiz sonsuza dek dağıldı. O, benim bu hayattayken asla gidemeyeceğim bir evrene geçti ve ben bu evrende eski düzenimizde kaldım diyorum kendi kendime. Kendi kendime elbette birçok şey diyorum, kaybeden herkes gibi ama şu gerçeklik net: O artık yok ve yeni bir düzen var. Her ne kadar bir uzvumu kaybetmiş gibi acı çekiyor da olsam zamanın da yardımıyla yeni bir düzen kuracağım. Eski düzenimizdeki rutinimiz de anılara dönüşecek. Herhangi bir kayıp için de kısaca durum budur. Eski düzen bozulur ve eski düzen geçmişe dönüşür. Yeni bir düzen başlar. Bu kâinattaki tüm öteki varlıklardan ayrı olarak insan düzen değiştirmeye teşnedir aslında. İnsanın gezegendeki tarihine bakınca savaşlar, yıkımlar, yeniden kuruluşlar birer varlık olarak devinimimizin düzen değiştirmek olduğu ve bunun bizim eylemsizliğimizin bir parçası olduğu fikrini çıkarabiliriz. Bir kaybın ardından yeni bir düzen kurmak doğamızın bir parçasıdır.

İnsanın başka türden bir canla kurduğu bağ, insanlarla kurduğu bağdan farklıdır. Bir köpeği köpek, bir kediyi kedi olarak sever insan. O can da bir hayat arkadaşı olur ama kendi türü gibi bir arkadaş olur. İnsanlaştırmak benim için doğru değil en azından. Bir kedi sadece kedidir. Ben onu evladım gibi sevsem de o kendi türünde bir candır. Zira kedilerin harikuladeliği de şahıslarına münhasır kediliklerindendir. İnsan ve öteki tür arasındaki en sarsıcı bağ zamanla oluşan o pür sevgi bağıdır. Ben bu katıksız sevgiyi hissetmeye başladığımda tüm duygu dünyam değişti. Bu çok güçlü bir dönüştürücüymüş dedim. İnsana daha fazla merhamet, farkındalık ve hoşgörü katıyor. Sevme yeteneğini güçlendiriyor. Daha sabırlı ve daha huzurlu yapıyor. Benim için akıp giden zamanı bile yavaşlatmıştı diyebilirim. Sevgi gerçekten en büyük dönüştürücü güçmüş. Bir hayvan sahiplenmek aslında birçok sorumluluk ve masrafı getiriyor. Ciddi bir karardır. Fakat o can ile kurduğunuz o özel bağ o kadar kıymetli, o kadar iyi hissettiren bir süreç ki, insan yaptığı her şeye, çektiği zahmetlere gönüllü oluyor. Verdiğinden çok daha fazlasını alıyor. Merhamet insanın yaralarını iyileştiren bir histir. Bir hayvan sahiplenmek insanın duygu dünyasının içinde derinden bir iyileşmeye yol açıyor. O derinden pür sevgi, gelişen merhamet kaçınılmaz bir iç barışa ve huzura götürüyor. Bu hiç kimseyi daha iyi bir insan yapmaz elbette ve her insan için durum farklıdır fakat insana iyi geldiği tartışmasız.

Sahiplenilen canın huzurlu ve güvende hissetmesinin verdiği mutluluğu gördükçe keşke daha evvel yapsaymışım bunu diyor insan. Buna karşın canlıların bir meta gibi kafeslere koyulup satılmasına, sergilenmesine, sahiplenilip terk edilmesine karşı büyük bir öfke yaratıyor buna şahit olmak. Gücü yetiyor diye insanların hayvanlara ettiği eziyetler konusuna hiç girmeyeceğim bile. Şiddeti ve nefreti konuşmak yerinde daha çok hayvanların haklarını ve onların nasıl korunacağını konuşmak gerek. Eğitim sisteminin insanı her şeyin üstüne koyup her şeyi insan faydası odaklı gören zehirli anlayışının nasıl değişeceğini konuşmak gerek. Tüm canlara saygıyı, yaşam hakkına saygıyı nasıl hep beraber öğrenip hayat pratiğine dönüştüreceğimizi konuşmak gerek. Ben Sarduşumdan (Aslında adı Sardur, Urartu karlı I.Sarduri’den esinlenerek kedime bu adı koydum. Benim için Urartu’nun son kralıydı. Fakat O’na hep Sarduş diye hitap ettim ve böyle kaldı.) aldığım tüm güzellikleri, O’nun anısı için devam ettirme niyetindeyim. Gücümün yettiği kadar her cana sahip çıkmak, yardım etmek, sevgi göstermek gibi. Evimin iş yerimin yakınlarındaki hayvanlara bir kap su, mama koymak, bazen sadece sevgi görmek için yanıma gelen o cana sevgi göstermek hiç zor değil. Fakat bu yetmez. Nasıl ki tüm ezilenlerin mücadelesi politikse, ezilen öteki canların mücadelesi de politiktir. İnsanın gücü yetiyor diye diğer canlara eziyet etmesi asla münferit değildir. Bu bir güç meselesidir. Sırf gücü yettiği için eziyet etmek sadece kişinin içindeki kötülük değildir. Gücü böyle kullanmak bir öğrenilmiş kötülüktür. Bir sistem sorunudur. Değişmesi gereken bir sistem ve zihniyettir. Kimsenin içine zorla merhamet sokamayız ama hayvanlara karşı suç işleyenlere caydırıcı cezalar verebiliriz. Hiç o suçlar işlenmeden koruyucu önlemleri alabiliriz. Bunun için yasalara ve iyi işleyen yerel yönetim uygulamalarına ihtiyacımız var. Kişisel olarak yaptığımız her şeyin yanında hayvan hakları yasasının geçmesi için, oy verdiğimiz yerel yönetimlerin bu konuda önlemler alması için politik baskı uygulamak, vatandaşlığımız üzerinden taleplerde bulunmak zorundayız.

İnsan başka türden bir canı yitirdiğinde de kedere ve acıya boğulup yas tutabilen bir varlık. Bu aslında kötü değildir. Merhametin ve sevme yeteneğinin kuvvetli olduğunun göstergesidir. Ben kedimi çok seviyordum ve onu kaybedince elbette canım çok yandı. Bu benim için acı bir kayıp. Beni en iyi evinde hayvan dostları olanlar anlıyordur. Yaşadığımız hayat hiçbir zaman cennet olmayacak ya da bu hayattan sonra ne var hiçbirimiz kesin olarak bilmiyoruz fakat tüm canlar onurlu bir yaşamı hak ediyor. Kendimiz gibi ötekilerin de onurlu yaşamı için elimizden geleni yapabiliriz. Belki de cennet budur. Yinede de Sarduşumun beni kapıda karşıladığı bir cennete hayır diyemeyeceğim. Umarım vardır.

Herkesin sahiplendiği hayvan dostlarına sağlık ve uzun ömürler dilerim.