Günün ManşetiHafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Yeşil renkli bir yazı…

‘Avrupa’da üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor.’

Kısa bir seyahat için gittiğim Berlin’de bir yandan Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemi içerisine düşerken, diğer yandan da ”turkish-doner-kebab” hegemonyasına son vermeye ahdetmiş vegan mutfak, alışveriş ve felsefenin şehri kuşattığına tanık oldum. Aslında vegan kelimesine, hayatımı kazanmaya çalışırken çeviri ve editasyon yaptığım eski zamanlardan aşinayım. Yurt dışı çıkışlarımda da vegan kelimesi ile karşılaştığımda hep ilgimi çeker; markayı, mutfağı, felsefeyi incelerdim.

Vegan yaşam Türkiye’de son yıllarda çok hızlı duyulur ve benimsenir oldu; vegan yaşam felsefesine uzak kalmakla birlikte sadece sağlık ya da sağlıklı yaşam gerekçeleriyle vegan beslenme tarzını da benimseyenler oldu. Öte yandan da veganlar çok fazla ve gereksizce bir hınçla hedefe kondu. İlk başlarda pek de ciddiye alınmayan ve küçümsenen bu yaşam tarzının son dönemlerde bunca saldırıya uğrama nedeni artık ciddiye alınması, ana akımın içine girmesi, aktivizminin olması ve alanlarda kolluk güçleriyle karşı karşıya gelmesidir. Bugün 6’ıncı yıldönümünü anacağımız Gezi Direnişi’nin önemli bir bileşeni olmuştur Vegan İnisiyatif. Ve hala çeşitli dava torbalarında aktivistleri yargılanmaktadır.

Tabii en temel kabulleniş de gıda güvenliği ve sağlıklı gıda alanında verdikleri mücadele olmuştur. Sağlıksız koşullarda gemilerle getirilen hayvanlar konusundaki en bilimsel çalışmayı onlar yapmış, ilk erken uyarıyı vermişlerdir.

Avrupa Yeşerdi

Vegan mahkum Osman Evcan’ın 2011 yılında başlayan gıda mücadelesini bir başka yazıya bırakalım ve dönelim Avrupa Parlamentosu seçimlerine. Avrupa Parlamentosu’nun renkleri de değişti. Merkez zayıflıyor ve ana akımın “marjinal” olarak kabullendiği hareketler hızla merkezi işgal ediyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde iki ana grup olan merkez sağ ve merkez sol partiler de bu iklimde en çok oy kaybı yaşayan siyasi hareketler oldu. Merkez sağ ve sol 80’in üzerinde sandalye ve Parlamento’daki salt çoğunluklarını kaybettiler. Yeşiller, liberaller, milliyetçi, popülist aşırı sağ partiler ise sandalyelerini artırdı. Bunun anlamı “artık merkezde, ana akımda biz de varız” demektir.

Farkında mısınız herkes saflarına çekiliyor. Bir yanda yabancı düşmanlarının, aşırı milliyetçilerin saflaşması, bir yanda inancı salt özgürlükler olanlar, bir diğer yanda da Yeşil yaşam tarzına inananlar.

Yeşiller ne kadar yeşil?

Biz bu sonuncularla devam edelim. Berlin’de sohbet ettiğim, kendini solcu olarak ifade eden bir avukat, Yeşiller’i, bazı sorunların siyaseten çözümü için faşist partilerle masaya oturmakla eleştiriyor; “Bazı insanları üstün görenlerle neyin müzakeresini yapacaksınız?” diyordu.

Ben bu durumu farklı okumaya başladım artık. Üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor. Sosyal demokrasinin çeperlerinde yer tutmuş sosyalistlerin yerini de Yeşiller çatısı altındaki, yaşam tarzı daha radikalleşen ve inançları daha güçlü hareketler almaya başlıyor.

Merkezin/ana akımın sorunu herkese hitap ederken hiç kimseye hitap edememeye başlaması oldu. Ana akım siyaset ve hareketler analog teknoloji ve felsefenin hüküm sürdüğü yıllarda insanlara “yeteri kadarını” sağlamakla tamamladılar dönemlerini.

Yeşilin her tonu

Artık dünyanın sunduğu bütün nimet ve hizmetlerden istediğini seçip almayı, geri kalanı ile uğraşmayı bu kısa ömürde zaman kaybı olarak addeden yeni bir nesil, kendisine hitap eden aktivizmi de seçme özgürlüğünü istiyor. Ve bu iklimde en sağa Yeşiller’i koyarsak, yelpazenin en soluna kadar yeşil yaşam tarzının tüm fraksiyonlarını birbiri ardına değil, dağınık olarak diziliyor. Zira burada artık hiyerarşi yok. Bu hareketler çoklu bir karmanın içinde muhtemelen ki birbirleriyle çatışacaklar; en çok da sorunları çözmede faşist partilerle masaya oturmak zorunda kalacak merkezdeki Yeşillerini hırpalayacaklar.

Sözün özü, Yeşil hareket tüm fraksiyonları ile hızla siyaset ve aktivizm alanını kaplıyor. Yeni nesil göçmen karşıtı, yabancı karşıtı bir faşizmin karşısında yerini alıyor. Bu görüşe gülüp geçenler olabilir, ama bence yakın gelecekte faşizm karşısında sosyalizm olmayacak, yeşiller olacak. Daha doğrusu geleceğe dair daha somut talepleri ve inançları olanlar olacak.

Yeşil dünya düzeni

Peki bu yeni dünya düzeninde küresel şirketler ve kapitalizm ne yapacak, diye sorarsanız onlar zaten uzun yıllardır Yeşil’e yatırım yapıyorlar. Elbette yeni dünya düzeninde işbirlikçileri olacak. Elbette bu alana dört bir koldan sızmak için her türlü ürün ve felsefeyi üretecekler. Yeni dünya düzeni, yeşil dünya düzeni olacak. Ama bu yeşil dünya düzeni, bir yanda tehdit altındaki dünya ve yaşam alanlarını, doğayı bir bütün olarak korumayı ideoloji olarak benimseyenlerle, bundan rant devşirenlerin de mücadelesi olacak. Peki ya faşizm, sağ partiler aynı ideolojide mi kalacak? Tabii ki hayır. Onlar da yeşil felsefeden etkilenmekteler ve kendi yeni yeşil/sağ felsefelerini koyacaklar ortaya.

Yeşiller tüm tonlarıyla hızla yayılıyor dünyaya… Açığıyla koyusuyla, siyasetçisiyle, aktivistiyle, akademisyeniyle, bilim adamlarıyla, kültürüyle, sanatıyla, sinemasıyla…

Hollywood yanımızda :) 

Uçakta “Aquaman” filmini izledim. Filmin en etkileyici sahnesi, bir enerji denemesi sırasında batmış olduğu hikayelenen Atlantis’in, dünyalılar tarafından okyanusların vahşice kirletilmesi nedeniyle, artık dünya yüzeyindeki medeniyetlerle savaşmak için hazırlanması ve küçük bir deniz depremi ile bu atıkları sahillere, sahil şehirlerine iade etmesi sahnesi idi.

Game of Thrones’deki Ormanın Çocukları benzer yok oluş mesajları veriyorlardı. Avatar filmi de keza doğrudan bu yok oluşu senaryolaştırmıştı.

Hollywood da çok uzun süredir önümüzde ilerliyor. Engellemek mümkün değil, herkes kendi yeşil tonunu seçsin, macera başlıyor.

(Yeşil Gazete)