Ağaçlar, tavuklar ve biz: Kolektif bağışıklık sistemimiz*

‘Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz.’

Önce bildiğimiz yerden başlayalım: Bağışıklık sistemi çöken birinin hayatta kalması çok zor. Mümkün; ama özel teçhizatlar, ilaçlar gerekiyor; pahalı. İyi beslenmek, temiz hava solumak, hareket etmek, dengeli bir sosyal hayat kurmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Buna mukabil kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki mikrobiyotayı tahrip ederek bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Uzun vadede hasta olma ihtimalini arttırıyor ve belki de en önemlisi, mikropların direnç kazanmasına sebep oluyor. Doktorlar o yüzden 30 sene öncesinden farklı olarak gerçekten gerekmedikçe (ki gerektiği durumlar olabilir) antibiyotik vermiyor.

Bunları biliyoruz; ama tıbbın geldiği bu noktaya rağmen gıda sektöründeki genel işleyiş, buna neredeyse tümüyle ters. Çevremizdeki çoğu varlığın, bilhassa da irtibatımızın yoğun olduğu tavukların, balıkların, ineklerin, yediğimiz bitkilerin bağışıklık sistemini çökertip ardından onları pahalı cihaz ve ilaçlarla hayatta tutuyoruz. Böyle söyleyince kulağa tuhaf, hattâ aptalca geliyor; ama bunun adı konvansiyonel tarım. Örneğin tavuklar hasta olsun olmasın, düzenli olarak antibiyotikli hava soluyor. Hasbelkader dışarı çıkarılsalar birçoğu hayatta kalamaz, çünkü bağışıklık sistemleri çökertilmiş. Bugün üretilen antibiyotiğin yaklaşık %80’i, pek bir denetim olmadan hayvanlara veriliyor. Fakat antibiyotik sadece hayvanda kalmıyor. Nehirlere, toprağa karışıyor; patojen üretiyor. York Üniversitesi’nin 72 ülkede bulunan 711 nehir üzerine yaptığı araştırmada, nehirlerin %65’i antibiyotikli çıktı. 111 tanesinde güvenli sayılan sınır aşılmış. https://yesilgazete.org/blog/2019/05/27/nehirler-antibiyotikle-dolup-tasiyor/. Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiğe direnç geliştiren patojenleri, dünyadaki en ciddi tehlikeler listesine almış durumda.

Ağaçların ‘sinir sistemi’ 

Oysa bağışıklık sisteminin kuvvetli olması bireysel bir mevzu değil. Bir kolektifin işbirliği gerekiyor. Üstelik bu işbirliği çoğu durumda tek bir türle sınırlı kalmıyor, farklı canlılar birbiriyle dayanışma içine giriyor. Aşağıda örnek olarak mantarlardan, ağaçlardan bahsedip bunu tarım politikalarına ve yediklerimize bağlayacağım. Maksadım, sağlık kavramını başka bir gözle, insanla sınırlı olmayan bir şekilde yeniden düşünmek.

Ağaçların oldukça gelişmiş bir bağışıklık sistemi var. Üzerlerinde dolaşan böceklerin tükürüğünden türünü ayırdedebiliyorlar. Kimileri tehlike durumunda kokular salarak zararlı böceğin avcısını kendine çekiyor, yakınındaki ağaçları uyarabiliyor. Bir tür sinir sistemleri var ve acıyı hissediyorlar. Tırtıllar dadanınca yapraklar köklere elektrik sinyali yolluyor. Ama “sinir sistemleri” bizimkinden çok daha yavaş: Gönderilen bilgi dakikada 0.8 milimetre yol katediyor. Kayın ağaçlarının kökleri iç içe geçiyor, hastalıkta-zorlukta birbirlerine şeker pompalıyorlar. Orman bilimcisi Peter Wohlleben’in, yüzlerce yıl önce ölmüş, gövdesi kalmamış bir ağaç kalıntısının, çevresindeki ağaçlardan aldığı gıdayla hâlâ (kısmen) yaşadığını bulması, muhteşem bir dayanışma örneği değil mi?

Çevreleriyle kurduğu bağlar tahrip olduğunda ağaçlar zayıf düşüyor. Plantasyon usûlü ekilen ve sosyal bir ortam kurmalarına fırsat vermeden genç yaşta (80 senede) kesilen ağaçlar, aynı tavuklar gibi, kendilerini savunamaz hâle geliyor. Hastalıklar, haşereler işte böyle ağaçları seçiyor. Bilhassa meyve ağaçlarına bol ziraî zehir atılmasının sebebi bu: Bağışıklık sistemleri zayıflamış canlıları “üstün teknolojiyle” haşereden koruyoruz.

Ormanın internet ağı: Mantarlar

Ağaçlar sadece kendi türleriyle değil, diğer başka varlıklarla da simbiyotik ilişkiler içinde. Örneğin bazı mantarlarla… Aklınıza kültür mantarı gelmesin. Bin bir çeşidi olan, muazzam bir canlıdan (fungi) bahsediyorum. Ağaçlara yapışık hâlde yüzlerce yıl yaşayabiliyorlar. Mantarlarla işbirliği içindeki ağaçlar iki kat daha fazla fosfat ve azot tutuyor. Kimi mantarlar, topraktaki ağır metallerin ağaçlara (ve diğer bitkilere) zarar vermesini engelliyor, metali kendi bünyesinde biriktiriyor. Yakın zamanlarda, havaya saldıkları nano-partiküllerin yağmuru tetiklediği bulundu. Mantarlara ormanın internet ağı deniyor. Bitkilerin bağışıklığı için gerekli olan uyarı sisteminin operatörü olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Bugün kullanılan tarım yöntemleri, tam olarak bu ağları kırmak üstüne kurulu. Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz. Ancak zamanla verimlilik düşüyor, çünkü sürekliliği sağlayacak unsurlar yok ediliyor. Bu durumda şu üç yoldan biri izleniyor: Araziyi nadasa bırakmak, yeni tarım arazileri açmak yahut sûnî gübre kullanarak toprağı dışardan takviye etmek. Her durumda, fakat özellikle yaygın olarak kullanılan sonuncu usûlde, bağışıklık sistemi zayıflamış, daha masraflı yaşam alanları ortaya çıkıyor. Bu esnada havadaki azotu bağlayıp gübre yapmak için aşırı enerji harcanıyor. Gübre olmadan mahsûl alınamaz hâle geliyor, topraktaki yaşam çeşitliliği azalıyor. Biyolojinin yerine kimya geçiyor diyebiliriz.

Bu esnada çiftçinin gübre, zehir (tohum-traktör…) şirketlerine bağımlılığı artıyor; çiftçi borçlanıyor. Olası piyasa dalgalanmaları, kuraklıklar, yanlış politikalar karşısında onların da dirençleri azalmış oluyor. 2004’te bankalara toplam 5.4 milyar TL borçlu olan çiftçilerin, 2019 itibariyle borçları yaklaşık 19 kat artarak 104 milyara ulaştı http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1358374/Ciftci_icralik.html. Dolayısıyla kırılganlıkları arttı, bağışıklık sistemimizin önemli halkalarından biri zayıfladı. Şehirde yaşayanlar ise bütün bu meseleleri elmalarını yıkayarak ve “bilinçli” oldukları hissi veren “doğal” ürünler kullanarak aşmaya çalışıyor. Vücudumuzda envaiçeşit toksik kimyasal birikirken ve iklim büyük bir hızla değişirken yapabildiklerimiz trajik gözüküyor.

Dayanışmanın yeni halleri

Manzara karanlık; ama umut veren bazı gelişmeler de oluyor. Bugün dünyanın farklı yerlerinde yepyeni tarım usûlleri deneniyor; toprağın sürülmediği, monokültüre dayanmayan modeller uygulanıyor. Bağışıklık sistemi yeni bir usûlle, kolektif bir ağın içinde yeniden tanımlanıyor. Mantarlar korunuyor, ağaçlar-bitkiler güçlendiriliyor. Bunların bir kısmı icat, bir kısmı keşif; yani hâlihazırda uygulanmış yöntemlerin yeniden uygulanması.

Peki bu uygulamalar sonucunda üretim azalır mı diye bir soru gelebilir insanın aklına. Öngörüler muhtelif; ama kısa vadede muhtemelen evet. Ancak yine de alınacak önlem konvansiyonel tarımı büyütmek olmamalı; zira unutmamak gerekir ki gıda eksiğinden ziyade dağıtım sorunu yaşıyoruz. Birilerinin aşırı miktarda çok gıdaya ulaştığı dağıtım modellerini (yani aşırı birikimi) sorgulamak, her coğrafyaya has otonom gıda ağları kurmak, yoğun petrol kullanımına dayalı tarımı acilen terk etmek daha iyi seçenekler olarak önümüzde duruyor. Bunların üstüne sağlığın, adaletin, dayanışmanın insanla sınırlı olmayan hâlleri üstüne yeni normatif sistemlere ihtiyaç var.

Diyeceğimin özeti şu: Ben neyim tam bilmiyorum; ama benden ibaret değilim, onu biliyorum.

Okuma önerisi: Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı, Kitap Kurdu Yayınları

 *Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği dergisinin 235. sayısında çıktı; yazarın izni ve ufak değişikliklerle yayınlıyoruz.

(Yeşil Gazete)