İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Peki ama bu iş nasıl olacak?

‘Şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız.’

İklim krizini durdurmanın yolu fosil yakıtları 30 yıl içinde terk etmek, ekonomik sistemi tamamen karbonsuzlaştırmak demiştik. Bu formülde büyük değişiklikler yapmaya pek imkân yok. Bilimsel çalışmalarda ne kadar emisyonun atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu ne kadar artıracağı ve hangi düzeyin ne kadar sıcaklık artışına yol açacağı oldukça net çünkü. Hangi düzeydeki ısınmanın, hangi felaketleri ve hangi ekosistemlerin çöküşünü hızlandıracağı üzerine de bir hayli çalışma var.

Dolayısıyla eğer erteleyelim, 2050 olmasın da 2100 olsun, tam olarak karbonsuzlaşmayalım da elimizden geldiğince karbon yoğunluğunu azaltmaya çalışalım derseniz, daha yüksek bir sıcaklık artışını, bunun getireceği daha büyük felaketleri ve çöküşü kabullenmiş oluyorsunuz. Eh, 1,5 zaten mümkün değil, 2 çok zor, 2,5 inşallah derken önümüzdeki birkaç on yıl içinde, yani bizim yaşlılığımızda ve çocuklarımızın yetişkinlik çağlarında görebileceği kadar kısa bir süre sonra en az 3 derecelik bir küresel sıcaklık artışına razı olmuş hale geliyorsunuz. Oysa gerçekte kimsenin böyle bir felakete “peki” dediğini, gerçek anlamda rıza gösterdiğini sanmıyorum. O zaman mesele ne?

Para nereden bulunacak, hangi araçlarla?

Bence 30 yıl içinde fosil yakıtları terk etmeyi “gerçekçi” bulmayanların asıl sormak istediği şey bu işin nasıl olacağı. Bu dönüşüm için para nereden bulunacak, hangi araçlar kullanılacak? Biz isteriz tabii ama üreticiler, şirketler ve devletler, mevcut enerji-ekonomi, üretim-tüketim denklemini değiştirmeye nasıl razı olacaklar, ya da buna nasıl zorlanacaklar? Dahası bu değişikliğin neden olacağı yaşam biçimi değişikliğini biz (ya da insanlar) nasıl kabul edeceğiz?

Demek ki cevabı kolay olmayan soru hedefle değil, bu hedefe ulaşmak için gereken araçlarla ilgili. Bu araçların bir işe yarayıp yaramayacağı, hatta bu araçları kullanmaya başlamanın bile mümkün olup olmadığıyla ilgili.

Sistemin bu araçları kullanmaya ve daha işe yarar araçlar geliştirmeye nasıl zorlanacağı sorusunu tartışmayı bir başka yazıya bırakıp , bu yazıda bu araçların neler olabileceğine dair kısa bir çerçeve çizmeye çalışalım.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi küresel karbondioksit emisyonlarında hızlı bir artış var. Ancak bu artışın yavaşladığı dönemler ve hatta emisyonların durakladığı ya da azaldığı ülkeler de var.

Henüz ciddi bir önlem alınmadığı halde bu nasıl oldu? Kyoto Protokolü ciddi bir azaltım öngörmüyordu, emisyon ticareti doğru düzgün çalışmadı, pek bir şey yasaklanmadı, işe yarar vergiler konmadı vb. Buna rağmen artış hızında bir azalma eğilimi ve kısmen düşük karbonlu bir ekonomiye geçen ülkeler de yok değil.

Bu sorunun cevabını vermek, geleceği tahmin etmek için önemli. Zira mevcut gidişat aslında henüz tam olarak iklim (ya da karbonsuzlaşma) politikalarının başarılmasıyla ilgili değil. Başka dinamiklerin daha fazla etkisi var. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

‘İklim politikası’ dışında her şey 

ABD’de kömürden elektrik üretimindeki artışı durduran kaya gazı üretimi. Bu ABD’deki emisyon artış hızını yavaşlattı. Ancak fosil yakıtı biraz daha az emisyonlu, ama çevreye bir hayli de zarar veren bir diğer fosil yakıtla ikame ettiği için bu bir “iklim politikası” değil.

Çin’in öncelikle feci bir hal alan hava kirliliğine önlem olarak, ikinci sırada da sera gazı emisyonlarındaki artışı yavaşlatmak için kömürlü termik santral kurma hızını düşürmesi ve yenilenebilir enerji yatırımlarını ve bu alandaki teknoloji üretimini artırması. Burada Çin’in güneş paneli vb.’nin küresel ticaretini ele geçirmek gibi iddialı bir ekonomik amacı da var elbette. Öte yandan Çin diğer ülkelerde de kömürlü termik santral kurmaya devam ediyor. Bunun küresel emisyonlardaki toplam rolünü ayrıca hesaplamak lazım.

İngiltere‘nin yıllar önce kömürden doğal gaza geçmesi. Bunda da iklim kaygılarından ziyade Thatcher zamanındaki kömür madencileri grevi nedeniyle “madencilerden kurtulma” kaygısı önemli rol oynadı. Ayrıca İngiltere ve ABD gibi ülkelerde sermaye kesimi, ucuz emek kaygısı ve kendi ülkelerinde işçi sınıfının sesinin fazla çıkması nedeniyle karbon yoğun ağır sanayi yatırımlarını Asya ülkelerine kaydırdılar. Bu nedenle üretim emisyonları düşse de, tüketim emisyonları o kadar fazla düşmedi. Yine ortada bir iklim politikası yok.

– Yenilenebilir enerjinin gelişmesi ve ucuzlaması. Bu konuda öncülüğü Almanya yaptı. Danimarka ve İspanya gibi birkaç ülke de öncüler arasında sayılabilir. Ancak özellikle Almanya’nın yenilenebilir enerjiye verdiği destek, hatta halkın daha pahalıyken yenilenebilir enerjiye fazla para ödemeyi kabul etmesi önemliydi ve bu gerçek bir iklim politikasıydı; zira Almanya ağır sanayisini koruduğu ve üretim-tüketim emisyonları eşit kaldığı halde emisyonlarını bir noktaya kadar da olsa azalttı. Ancak Almanya örneğinde de her şey bundan ibaret değil. Birleşme sonrası Doğu Almanya’daki eski ve yüksek emisyonlu sanayi tesisleri diğer Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi kapatılmıştı, bu da Almanya’nın emisyon azaltım rakamında önemli bir paya sahip. Yani yine sadece iklim politikası değil.

– Doğu Almanya örneği Rusya dahil bütün Doğu Avrupa ülkeleri için geçerli. İklim politikası olarak değil, fazla, eski, kirletici, başka bir ekonomik anlayışın gereği olarak kurulmuş çok sayıda sanayi tesisi 1990 sonrası kapitalistleşme sürecinde kapatıldı. AB’nin 27 ülkeli toplamında “başarılan” emisyon azaltımında bunun büyük payı var, yani yine iklim politikası değil.

– Enerji verimliliği gelişiyor. Bu bir iklim politikası belki, ama enerjiyi daha verimli kullanan ev aletleri, ulaşım araçları veya makinaların geliştirilmesinde emisyonların azaltılması kaygısından çok enerji tüketimini ve bundan kaynaklanan ekonomik kaybı azaltma kaygısının ön planda olduğunu unutmamak gerekir.

Fransa ve Japonya’nın “sera gazı salmayan” nükleer santralleri. Azaltım için önemli değil ama bu iki büyük sanayileşmiş ülkenin emisyonlarının olduğundan daha yüksek olmamasında nükleere olan bağımlılıklarının da payı var. Ancak bu aynı zamanda bu ülkelerin zayıf karınları. Çünkü nükleer enerjinin geleceği yok. Fransa eskiyen ve giderek daha tehlikeli hale gelen reaktörlerinden kurtulsa fosil yakıta dönmek zorunda kalma ihtimali nedeniyle açmazda. Zira Japonya bunu 2011’de Fukuşima felaketinden sonra yaşadı. Nükleer, çok pahalı, yapımı çok yavaş ve çok riskli olması nedeniyle iklim krizine çözüm olmadığı gibi nükleere bağımlı ülkelerin karbonsuzlaşmasını da uzun vadede zorlaştırabilir.

– Son olarak AB’nin başlattığı ve bütün dünyaya tek yol diye pazarladığı emisyon ticaretinden söz edebiliriz. Karbon kotalarını alıp satmak emisyonları azaltmakta gerçekten bir işe yaradı mı şüpheli, çünkü bedelsiz dağıtılan salım izinleri ve dibe vuran karbon fiyatı nedeniyle bu sistem yıllar boyunca doğru düzgün işlemedi, kurtarma çabaları ne kadar amacına ulaşacak şimdi bile şüpheli. Emisyon ticareti dört dörtlük iklim politikası belki, ama faydalı bir araç mı yoksa fiyasko mu çok tartışılır. Az ülkede konan, bazı yerlerde sonradan kaldırılan karbon vergisinin emisyonların toplamına ne etki yaptığı da bir soru işareti.

Yolun başı…

Dolayısıyla şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları (özellikle AB’ninki) bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Demek ki onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız. Mevcut artışın büyük kısmı da henüz doğru düzgün bir iklim politikası uygulamamış Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerden ve değişime açıkça direnen Avustralya, ABD, Brezilya, Rusya, İran ve Türkiye’den geliyor.

Peki bu iş gerçekte nasıl olabilirdi?

Sera gazı salımlarının gerçek anlamda azaltılması için ilk adım olarak uygulanmaya konması gereken birkaç hakiki “iklim politikası” şunlar:

– Fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapmaları, daha fazla kâr elde etmeleri ve fiyatları biraz daha ucuz tutmaları için verilen bütün devlet teşviklerine derhal son verilmesi gerekiyor. Sadece G20 ülkelerinde fosil yakıt sektörüne yılda 444 milyar dolar akıtılıyor. 2015’ten bu yana fosil yakıt şirketleri yeni yatırım yapsınlar, yani yeni madenler, petrol kuyuları, boru hatları, termik santraller vb. açsınlar diye devlet hazinelerinden akıtılan para ise 1,9 trilyon dolar. Paranın nerede olduğu belli. Bu para enerji dönüşümüne yönlendirilirse geleneksel fosil yakıt şirketleri yavaş yavaş sahneden çekilecektir.

– Enerji alanındaki Ar-Ge bütçelerinin hâlâ yüzde 30’undan fazlası fosil yakıt ve nükleere ayrılıyor. Bu bütçelerin tamamı yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine yönlendirilmeli.

– Karada ve denizde, yeni petrol kuyuları, kömür madenleri, doğal gaz yatakları (kaya çatlama dahil) ve boru hatları için yapılan bütün arama, sondaj, inşaat ve geliştirme çalışmalarının durdurulması, bütün yeni lisanların iptal edilmesi, yeni fosil yakıt yatırımlarına karşı süresiz bir uluslararası moratoryum ilan edilmesi gerekiyor.

– Finans kuruluşlarının kömürlü termik santraller, doğal gaz santralleri, fosil yakıt arama, çıkarma ve taşıma işleri için verdikleri finansmanı kesmesi gerekiyor. Bunun için bir uluslararası anlaşma da yapılabilir.

– Bütün yatırım fonlarının ve yatırımcıların sahip oldukları fosil yakıt şirketlerine ait hisseleri ellerinden çıkarması (divestment), böylece fosil yakıt şirketlerini iflasa sürüklemesi kritik öneme sahip. Şu ana kadar yapılan divestment miktarı 9 trilyon dolara yaklaşmış durumda, ama sektörün büyüklüğü göz önüne alındığında bu miktarın neden yeterli olmadığı anlaşılabilir.

Bunlar sadece ilk adım. Yani ilk iş fosil yakıt şirketlerine verilen desteğin kesilmesi, bu şirketlerin yaptığı işlerin “illegal”, ya da başlangıçta en azından “istenmeyen iş” ilan edilmesi, böylece küresel ekonominin yön değiştirmesini ve enerji dönüşümünün hızlanmasını sağlanmak gerekiyor.

Tabii karbon vergisinden otomotiv sektörüne yönelik önlemlere ve iddialı enerji politikalarından Paris Anlaşması’nın yapısının değiştirilmesine kadar daha yapılması gereken çok iş, kullanılacak çok araç var. Ancak bir yandan enerji dönüşümünü sağlamaya çalışırken bir yandan da hâlâ fosil yakıt devlerini beslemeye devam ederek hiçbir şey başaramayız.

Tabii bu hiç de kolay bir iş değil. Karşımızda yüz yıldır dünyanın iliğini kemiğini kurutan, savaşların ve sömürünün bir numaralı sorumlusu olan bir dev var. Biz ise normal insanlarız. Yani bu tam bir Davut ile Golyat hikâyesi.

Peki Davut, Golyat’ı bu kez nasıl devirecek?

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi