EkolojiGünün Manşeti

Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nde ‘sessiz katil’, cinayetlere devam ediyor

22 Mayıs Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nde dünyanın durumu vahim. 1 milyon türün yok olma tehditiyle karşı karşıya olduğu tablo, BM uzmanlarınca “biyoçeşitlilik kaybı, sessiz bir katil” cümleleriyle değerlendiriliyor.

Bugün Dünya Biyoçeşitlilik Günü. Uluslararası Biyoçeşitlilik Anlaşması’nın 25. Yıldönümünde, doğal yaşamın çeşitliliğinin korunması ve geliştirilmesi için farkındalık yaratmayı hedefleyen günün bu yılki teması; “Bizim biyolojik çeşitliliğimiz, biz gıdamız ve bizim sağlığımız” olarak belirlendi.

1992’de Brezilya’da düzenlenen Yeryüzü Zirvesi’nde 150 ülke tarafından imzalanan anlaşma, Aralık 1993’te BM Genel Kurulu’nda görüşülerek yürürlüğe girmişti. Katılan ülke sayısının 195’e çıktığı Uluslararası Biyoçeşitlilik anlaşması’na Türkiye de taraf.

Ancak hem dünyanın hem de Türkiye’nin biyoçeşitlilik karnesi pek parlak değil. Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekolojik Hizmetler Paneli (IPBES) tarafından geçtiğimiz haftalarda yayımlanan bir rapor, 1 milyona yakın canlı türünün yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Aynı raporda tüm türlerin sayısının 8 milyon adet olduğunu ve bunun da 5.5 milyon adedinin böcek türlerinden oluştuğu ifade edildi.

Bundan önce gerçekleşen 5 büyük yok oluştan farklı olarak bu sefer gerçekleşmekte olan yok oluşun nedeni ise insan faaliyetleri.

Üç yıl boyunca 450’den fazla bilim insanı ve diplomatın birlikte hazırladığı raporda biyoçeşitlilikle ilgili tespitler ürkütücü:

– Karasal ekosistemlerin % 75’i insan eylemleri nedeniyle bugüne kadar “ciddi biçimde değiştirildi” (deniz ortamlarının da % 66’sı),

– 1980’den beri yaklaşık 60 milyar ton kaynak tüketildi,

– 1980’den beri kişi başı kaynak tüketiminde %15 artış meydana geldi,

– 1700’lü yıllarda var olan sulak alanların %85’ten fazlası 2000’li yılların başında yok oldu. Bu yok oluş alansal olarak ormanların kaybından neredeyse 3 kat daha hızlı gerçekleşti,

– Mevcut yok oluş oranı son 10 milyon yılda yok olan canlı türlerinin sayısından 10 ila 100 kat daha fazla,

– Resif mercanlarının ve deniz memelilerinin neredeyse %33’ü yok olmak üzere,

– Karasal ve sucul ekosistemlerdeki canlı türlerinin %25’i tükenmek üzere,

– 16. yüzyıldan beri 680 omurgalı canlı türünün nesli insanlar tarafından yok edildi,

– Böcek türlerinin yaklaşık %10’u (550 000 tür) tükenmek üzere,

 

– 21 ülkedeki kayıtlara göre istilacı türlerin sayısında %70 artış meydana geldi,

– 2015 yılında deniz balıkları stoklarının % 33’ü sürdürülemez seviyelerde; % 60’ı maksimum seviyede avlandı ve % 7’si de tüketildi,

– Düşük ve yüksek sıcaklıkların tahmin edildiği iklim senaryolarında, sırasıyla yüzyılın sonuna kadar balık biyokütlesinde %3 – %25 düşüş öngörülmektedir,

– Tarımsal faaliyetler nedeniyle orman alanlarının %50’si kullanıma açıldı,

– Endüstri önceki dönemde var olan ormanların bugün sadece %68’i mevcut,

– 2017 yılında endüstri öncesi döneme göre sıcaklıklarda ortalama 1 derece artış meydana geldi

FAO: Biyolojik çeşitliliğin kaybı endişe verici boyutta

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda ve Tarım için Genetik Kaynaklar Komisyonu’nun hazırladığı, “Gıda ve Tarım için Biyoçeşitliğin Küresel Durumu 2019 Raporu’ ise iklim değişikliği, tüketici tercihleri, kentleşme, demografinin değişmesi, arazi kullanımındaki değişiklikler, kirlilik, aşırı hasat ve istilacı türlerin yayılımı gibi unsurların biyolojik çeşitliliği olumsuz etkilediğine vurgu yaptı.

Doğada biyolojik çeşitlilik kaybının endişe verici boyutlara ulaştığının altı çizilen raporda, dünya genelinde yapılan çeşitli araştırmalardan örnekler verildi; balık rezervlerinin üçte birinin aşırı avcılığa maruz kaldığı ve tatlı su balıklarının üçte birinin, toprak biyo-çeşitliliğinin ve bitki çeşitliliğinin dünyanın her bölgesinde tehlike altında olduğu bilgisi paylaşıldı.

Arı kolonilerinin hızla azaldığı, omurgalı tozlayıcı türlerinin neslinin küresel olarak yok olma tehdidi altında bulunduğu belirtilen FAO raporunda, ayrıca kuş, yarasa ve böcek popülasyonlarında da azalma yaşandığı kaydedildi. Raporda, meraların dünyanın en az üçte birini kapsadığı, buna karşılık arazi tahribatından en fazla etkilenen ekosistemler arasında yer aldığı belirtildi.

Son 10 yılda ormanlık alanların azalması yüzde 50’ye kadar indirgenmiş olsa da halen küresel olarak azalmanın devam ettiği belirtilen raporda, son yıllarda küresel olarak mercan kayalıklarında da büyük kayıpların görüldüğüne işaret edildi.

Canlı türlerinin popülasyonununda yüzde 60 düşüş

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneğince 1998’den bu yana 2 yılda bir hazırlanan ve en son 2018’de yayınlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”na göre de son 50 yılda karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38, deniz türlerinin popülasyonlarında yüzde 36 azalma olurken, en fazla kayıp yüzde 81’ile sulak alanlarda oldu. Rapor kapsamında hazırlanan Küresel Yaşayan Gezegen Endeksi verilerine göre, canlı türlerinin popülasyonlarındaki genel düşüş yüzde 60 oranında gerçekleşti.

Tarımsal faaliyetlerin ekosistemler üzerinde en büyük etkiye sahip olduğunun tespit edildiği raporda, türlerin ve habitatların yok olmasının iklim değişikliği kadar dünya üzerindeki yaşam için de tehlike arz ettiği ifade edildi.

“Arılar yok oluyor’

Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUNC) de bir açıklama yaparak, incelediği canlı türleri arasından 27 bininin neslinin tükenme tehdidi altında bulunduğunu belirtti. Nesli tükenmekte olan bu türlerin yüzde 40’ını suda ve karada yaşayabilen hayvanlar, yüzde 34’ünü kozalaklı ağaçlar, yüzde 33’ünü mercan kayalıkları, yüzde 27’sini seçili kabuklular, yüzde 25’ini memeliler ve yüzde 14’ünü kuşlar oluşturuyor.
En fazla tehdit altında olanların arılar olduğunu belirten IUNC, mahsule en büyük zirai katkı sağlayan polenlemenin baş aktörü arıların yüzde 40’ı yok olma riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi.

WWF’de Türkiye’de küresel ölçekte tehlike altında olan tür sayısının son 10 yılda dört katına çıkarak 400’e ulaştığını hatırlattı.  WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem IPSrapor verilerinden hareketle şu değerlendirmeyi yaptı:  “IPBES’in ortaya koyduğu biyolojik çeşitlilik kaybı, bir anlamda, çocukluğumuzda yaşadığımız yerin doğal çevresinde var olan kuşlar, memeli hayvanlar ya da balıkların yaşamımızdan uzaklaştığı anlamına geliyor.

“Yaşamımız biraz daha fakirleşiyor; insanın dünya üzerindeki ekolojik ayak izi hızla büyürken doğal hayata bıraktığımız alan da o ölçüde daralıyor. Bunda insanın, aşırı tüketim, habitat kaybı, kirlilik gibi doğrudan etkilerinin yanı sıra iklim değişikliğinin de tetikleyici bir etkisi var. Canlıların, yiyecek bulma imkanı azalıyor, üreme süreçleri sekteye uğruyor, hastalıklar artıyor; bunlar da yok oluş hızını artırıyor.

“Doğayı koruma, sürdürülebilir bir yaşamı gerçekleştirme, iklim değişikliğini önleme konusunda bugüne kadar gösterdiğimiz çabalar ne yazık ki yetersiz kaldı. Biyolojik çeşitlilikteki azalma eğilimi, son 30 yılda gösterilen uluslararası çabalarla bir miktar frenlenmiş olsa da hala devam ediyor. Bu tablo karşısında, WWF olarak ‘Doğa ve İnsanlık için Yeni Bir Başlangıç’ çağrısı yapıyoruz. Dünyanın sürdürülebilir geleceği için her zamankinden daha samimi, daha işbirlikçi, daha etkin çaba göstermemiz ve doğa ile yeni bir ilişki kurmamız gerekiyor.”

‘Doğadan vazgeçersek kendimizden vazgeçeriz’

Biyoçeşitliliğin kulağa ‘bilimsel’ bir terim gibi geldiğini, aslında doğanın kendisi, yediğimiz yemek, kullandığımız eşya, içtiğimiz su, sağlığımız, temiz hava sağlayan ağaçları gibi, insan hayatının tam ortasındaki pek çok öğeyi kapsadığını anlatan Doğa Koruma Merkezi (DKM) Genel Müdür Yardımcısı Yıldıray Lise, “ doğa ve biyoçeşitlilik bizim yaşamımızın temeli. Ondan vazgeçersek kendimizden de vazgeçeriz, ona zarar verirsek kendimize de veririz” dedi.  Son on yıldır, ‘ekosistem hizmetleri’ kavramın oluştuğunu anlatan Lise, “Bu; destek ekosistemi, azot, su döngüsü, toprağın oluşumu, bunların ekonomik boyutlarının planlanması, haritalanması, karar vericilere söz konusu bölgenin sadece bir orman ya da bozkır olmasının ötesinde, besin, hava kalitesi, kültürel öğeler gibi anlatılması gibi konuları kapsıyor. Bu sene de gıda ve sağlığımız teması belirlendi” diye konuştu.

Lise, zarar gören küresel biyoçeşitliliği onarabilmek için önerilenleri şöyle sıraladı:

-Daha az et tüketin

-Yiyeceklerinizi mevsiminde alıp yiyin

-Besinlerinizi yerel kaynaklardan sağlayın

-Gıda atığınızı azaltın

-İşe yarar gıda atıklarından kompost yapın, toprağınızı bununla zenginleştirin

-Besinleri paketlerken, geri dönüşümlü malzemeler kullanın, cam malzemeleri tekrar kullanın, ambalaj atığını azaltın

-Tek kullanımlık plastiklerden vazgeçin

İnsan ‘yayıldıkça’ doğa küçülüyor

Dünyada ve ülkemizde son on yıllarda biyoçeşitliliğin giderek azaldığına, yaşam alanlarının yok olduğuna işaret eden Lise “insanın yaşam alanı artıkça doğal alanlar azalıyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böyle. Şehirdeki ihtiyaçlar arttıkça da verdiğimiz zarar da büyüyor. Verdiğimiz zararın bir kısmının geri dönüşü ise ne yazık ki yok” dedi.

Lise, son yıllarda yapılan bütün araştırmaların, insan dışı canlıların yaşam alanlarının daraldığına, aşırı avlama ve aşırı besin amaçlı kullanımından dolayı bazılarının yok olmanın eşiğine geldiğine ve örneğin amfibi ve içsu balıklarının büyük tehlike altında olduğuna işaret ettiğini kaydetti.

 Türkiye’nin eşsiz biyoçeşitliliği

Buğday Derneği Koordinasyon Kurulu ve Yeşil Gazete Mütevelli Heyeti üyesi Güneşin Aydemir ise Türkiye’nin eşsiz biyoçeşitliliğine dikkat çekti. Aydemir, şunları anlattı:

“Bir kıtanın özelliklerini gösteren ve coğrafi/tapografik açıdan küçük bir alana sıkışmış Anadolu Yarımadası, bu nedenlerle müthiş bir habitat çeşitliliğine sahip. Öncelikle üç ayrı kıtanın özelliklerine sahip bir bitki coğrafyasını barındırıyor: Akdeniz , Avrupa-Sibirya ve İran-Turan. Bunlar birbirinden farklı karakterlerde bitki örtüsü içeriyor. Küçük Asya, sadece bu coğrafyalara özgü türlere ev sahipliği yapmıyor aynı zamanda bunların kesistiği noktalarda, o bölgeye özgü yeni habitatlar da oluşuyor. “

Anadolu’daki mikro havzaların, geçmiş buzul çağında ılıman iklimlere doğru ‘inen’ kuzey türlerine de sığınak olduğunu kaydeden Aydemir, “Buzul çağı geçtikten sonra bu türlerin çoğu kendi orijinal alanlarına döndü ama Sığla ormanları gibi bazıları bu havzalarda kaldı. Sığla, Türkiye’de sadece Muğla il sınırları içinde ‘relict-endemic’ bir tür olarak, buzul çağının bu topraklara bir hediyesidir” dedi. Aydemir, Anadolu’nun kıtalar arası göç eden kuşların kullandığı birkaç ana arterden üçüne (İstanbul Boğazı, Doğu Karadeniz ve Antakya’daki Amanos Dağları)  ev sahipliği yaptığını hatırlattı.

Aydemir, tarımın başladığı, insanın kültürel evrimine ilk tanık olan topraklar olarak Anadolu’nun kültürel ve tarımsal biyoçeşitlilik konusunda da çok zengin bir mirasa sahip olduğuna işaret etti: “Bütün bunlar, buradaki bitki ve hayvan çeşitliliğinin daha da zenginleşmesine yol açtı. Yerel tohum çeşitleri, yerel hayvan ırklarının da gelişmesine neden oldu. Küçük Asya tapografyasında kıyılarıyla, dağları, derin nehir vadileri, bozkırları, içgölleri, sulak ve delta alanlarıyla çok çeşitli yaşam ortamlarına sahip. Bu bakımdan çok şanslıyız. Bütün Avrupa’da 12 bin tür kadar bitki varken, Anadolu’da 11 bine yakın tür var, üçte biri de endemik.”

‘İklim dostu bir yaşam’

Ancak Aydemir, bütün bu zenginliğe rağmen, Türkiye’deki durumun alarm çanları çaldığına da dikkat çekti: “Ülke çapında tahrip gücü çok yüksek projeler, barajlar yapıldı, sulak alanlar kurutuldu, araziler tarıma açıldı, özellikle Doğu Karadeniz’de ırmak ekosistemleri zarar gördü. İklim değişikliğinin de etkisiyle, yaşam alanlarının daralması, derelerin kılcal kollarının kuruması kimi türler üzerinde büyük tahribat yarattı. Henüz bir tür yok oluşundan söz etmesek de, birey olarak sayılarının önemli ölçüde azaldığı türlerden bahsedebiliyoruz artık.”.

İstanbul’un Kuzey ormanlarına 3. Havalimanı gibi büyük projelerle girilmesinin büyük bir ekosistemin yok olması anlamına geldiğini belirten Aydemir, önerilerini de şöyle sıraladı: “Yapılması gereken, insanların daha düşük karbon ayakizi bırakacağı bir ekonomiye dönmesi. Bunun yolu da yerel, küçük topluluklar. İnsanların, bütün ihtiyaçlarını yerelden karşılamayı hedefleyen topluluk kurma deneyimi yaşamaları gerekiyor. Hemen karar verip topluluk halinde bu alternatif sistemleri nasıl hayata geçiririz sorusunu sormalı ve yapanlardan nasıl yapılacağını öğrenmeliyiz. İklim dostu bir yaşamın içinde yer almayı seçmediğimiz takdirde, gidişat maalesef kötü. “

‘Biyoçeşitlilik kaybı, sessiz bir katil’

BM Biyoçeşitlilik Sekreteri, Cristiana Pașca Palmer, geçtiğimiz yıl Mısır’da düzenlenen Biyoçeşitlilik Konferansı’nda dünyanın iklim değişikliği kadar tehlikeli bir “sessiz katili” durdurmak adına bir anlaşma sağlamak için iki yılı kaldığı uyarısı yapmıştı. Palmer bu sürede tüm dünyanın doğa üzerine yeni bir anlaşmayla durumu çözüme kavuşturmak zorunda olduğu, yoksa insanlığın kendi yok oluşunu belgeleyen ilk tür olabileceği konusunda uyarmış; tüm ülkelerdeki insanların, küresel gıda üretimi,temiz su ve karbon birikiminde hayati önem taşıyan böceklerin, kuşların, bitkilerin ve memelilerin korunması amacıyla 2020 yılına kadar iddialı küresel hedefler hazırlamaları için hükümetlerine baskı yapması gerektiğini söylemişti.

“Biyoçeşitlilik kaybı sessiz bir katil,” değerlendirmesinde bulunan Palmer, “Bu durum, insanların gündelik yaşamda etkilerini hissettikleri iklim değişikliğinden farklı. Biyoçeşitlilikle o kadar da görünür değil ama ne olduğunu hissetmeye başladığınız zaman iş işten geçmiş olabilir” demişti.

Doğa Korumacılar, Paris İklim Sözleşmesi ile aynı ağırlığı taşıyacak bir biyoçeşitlilik anlaşmasının zorunlu olduğunu düşünüyor. Ancak şimdiye kadar birçok bilim insanının, insanlığa karşı en az iklim değişikliğine eşdeğer bir tehdit oluşturduğunu söylemesine rağmen, bu konu çok az ilgi gördü. 2002 ve 2010 yıllarında yapılan son iki büyük biyoçeşitlilik anlaşması, dinazorların neslinin tükenmesinden bu yana dünya üzerindeki en kötü yaşam kaybını durdurma konusunda başarısızlıkla sonuçlandı.

Dokuz yıl önce, Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri kapsamında ülkeler, doğal yaşam alanlarının kaybını en azından yarıya indirecekleri, tüm sularda sürdürülebilir balıkçılığın yapılmasının sağlayacakları ve 2020 yılı itibariyle doğa koruma alanlarının dünya topraklarının %10’undan %17’sine genişletecekleri sözünü vermişlerdi. Ancak birçok ülke bu konuda geride kaldı ve daha fazla koruma alanı oluşturan ülkeler ise, onların devamlılığının sağlanması adına çok az şey yapıldı.

Kategori: Ekoloji