Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Padişah övmek: Yeni Türkiye’de iktidar nostaljisi

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla hazırlanmış bir Sultan Abdülaziz belgeseli var. İsmi “Zamanın Ötesinde Bir Şehit”. Belgeselde, Sultan Abdülaziz’in ne kadar kıymetli biri olduğu anlatılıyor.

Mâlum, Osmanlı’nın son dönemi ders kitaplarında uzun yıllar boyunca “çöküş dönemi” olarak adlandırıldı. O zamanın figürleri beceriksiz, akıl sağlığı yerinde olmayan ve/ya yoz kişiler olarak temsil edildi. Bir daha o günlere dönülmemesi, tabir yerindeyse musibetten ders çıkarılması amaçlandı.

Fakat günümüzde bir dönüşüm yaşanıyor. O dönem, bugünün politik iklimi doğrultusunda yeniden ele alınıyor. Dizilerle, belgesellerle, anma törenleri aracılığı ile bir tür iade-i itibardan bahsetmek mümkün. Osmanlı’nın son dönemindeki devlet adamlarının dirayeti, emperyalist güçler karşısında zorluklarla nasıl baş ettikleri öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki hegemonya mücadelesi sadece yaşam tarzları veya sermaye kavgası üzerinden değil, yeni bir tarih ve anlamlar ekseninde de sürdürülmüş oluyor.

Oysa biliyoruz ki iktidarın güdümünde taraftarlık ruhuyla yazılmış her tür tarihin hakikatle bağı, ister istemez zayıf kalır. Ayıklanarak anlatılanlar, daha ziyade diğer bazı olayları unutturmaya yarar. Yüceltilen figürlerin arızaları, zayıflıkları, zalimlikleri görmezden gelinir. Bu Abdülaziz için de böyle, Mustafa Kemal için de…

Yazının geri kalanında bahsi geçen belgeselden kısa bazı bölümler gösterip, bunları tartışacağım. Bu esnada Abdülaziz dönemine dair belgeselde hiç bahsedilmeyen hususları gündeme getirip, nelerin itinayla dışarda bırakıldığından bahsedeceğim. Niyetim, Osmanlı’nın son döneminin tümüyle hakir görülmesinin de, yersiz bir güzelleme malzemesine dönüşmesinin de idraki zayıflattığını söylemek.

Geçmişten Bugüne Mesaj Yollamak

Belgesel, çok bilindik bir hikâye kurgusu ile açılıyor: İmparatorluğun zayıflamasının sebebinin, “dışardaki siyasî oyunlar, içerde hain kirli maşalar” olduğu söyleniyor. Bu şekilde daha en baştan drama türünde bir yapım seyredeceğimizi anlamış oluyoruz. Ancak drama türünün iyi örneklerinde yaygın olarak kullanılan çokseslilik burada yok. Daha basit, öğretici bir dil benimsenmiş. Yani belgeselde dünyaya “kötülerin” gözünden bakmakla, empati kurmakla mükellef değiliz; kafamız karıştırılmamış.

Abdülaziz, henüz 31 yaşındayken abisi Abdülmecid’in yerine tahta geçer. Belgesele göre sultanın amacı, 1771’e kadar dünyanın en büyük imparatorluğu olan (kriterin ne olduğu belli değil: nüfus mu, zenginlik mi, nüfuz alanı mı?) Osmanlı’yı eski günlerine döndürmektir.

Batılı tarzda ıslahatların ülkeye zarar verdiğini fark eden Sultan Abdülaziz, “millî, yerli, dinî politikaların uygulanması” için çalışır. Dikkatli takipçilerin, güncel siyasete yapılan atfı kaçırmayacağını tahmin ediyorum. O dönem ne millî ne de yerli olmak gibi bir kaygı olabilir; ama ne gam!

Peki ne yapılmış bu uğurda? Avrupa’dan zırhlı gemiler ithal edilmiş, İngiliz-Fransız sermayedarlarının (Rothschild ailesi burada devreye giriyor) Osmanlı Bankası’nı kurmalarına izin verilmiş, Avrupa tarzı eğitim veren okullar açılmış, Avrupa seyahatleri düzenlenmiş. Görüleceği üzere hepsi de son derece millî ve yerli….

Sultan, Mısır’a da gitmiş. Orada Süveyş Kanalı’nı yapan şirketin insanları zorla çalıştırmasına ve sulak alanları tahrip etmesine karşı çıkmış; ama sonuç alamamış. Belgesele göre bütün bu gayretli ama nafile çabalar bile, Avrupa’nın telaşa kapılmasına yetmiş. Abdülaziz’in yoluna taş koymak için yollar düşünmeye başlamışlar.

Bu noktada, belgeselde bir türlü dile getirilemeyen bir hususu belirtmekte fayda var. Abdülaziz, devleti en kötü şartlarla borçlandıran ve bunu sık sık yapan padişahların başında geliyor. 1862’de, 1863’te, 1865’te (iki ayrı kalem), 1869’da, 1870’te, 1871’de, 1872’de, 1873’te (yine iki kere) ve son olarak 1874’te yurt dışından 200 milyon sterlini aşan borç almış (Birdal 2010, s. 28). Osmanlı’nın ilk borcunu Kırım Savaşı sırasında alıp (1854) Abdülaziz döneminin sonunda iflas ettiği düşünülecek olursa (1875-76), işin gerçek rengi ortaya çıkar.

Bu dönem alınan borçların bir kısmı hakikaten ibretlik. Örneğin 1870’te 31.7 milyon sterlinlik borç senedinin altına imza atılıyor ancak Osmanlı’nın eline yalnızca 10.2 milyon sterlin geçiyor. Sebep, borç verenlerin Osmanlı’ya güven duymaması. Piyasaya sürülen Osmanlı borç senetleri, değerinin ancak %32’si üzerinden satılabilmiş. Yani 100 lira borçlanıp cebe 32 lira konmuş, üstüne bir de %9,3’lük faiz ödeneceği sözü verilmiş. Bunun sebebi ahmaklık yahut hainlik değil. Dünyanın güç merkezinin değişmesi, finansın en büyük kontrol araçlarından birine dönüşmesi.

Abdülaziz döneminin sonunda borçlar, borçla kapatılıyor; faizler bile ödenemiyor. Bu süreçte çeşitli malî kalemler teminat olarak gösteriliyor: Ergani madenlerinin geliri; bazı vilayetlerin toprak gelirleri; ipek, yağ, zeytin, tütün gibi ürünlerin gümrük vergileri, Selanik’ten-Edirne’den gelen vergiler ve diğer bazı gelirler daha fazla borç almak rehin veriliyor. Sonunda da hepsinin kontrolü kaybediliyor.

Belgesel bu hususlarda suskun. Onun yerine Abdülaziz’le ilgili şu mesnetsiz iddiada bulunuluyor.

Borçların birikmesi ve sonunda iflas edilmesi ise “azgınlaşan” bürokratik yapının suçu olarak sunuluyor ve fırsattan istifade, tek adam rejimine satır aralarında selam veriliyor.

Abdülaziz’in bugün yine rağbet görmesini sağlayan bir diğer unsur, sanıyorum ki darbe ile indirilmiş ve sonra (intihar süsü verilerek) öldürülmüş olması. Bunun bir “İngiliz oyunu” olduğu konusunda uzmanlar mutabık. Bu iddia muhtemelen doğru; ama bilginin kullanılma amacı yine bugünkü algıyı belirli bir yönde şekillendirme amacı taşıyor. Aşağıdaki videoda dile getirilen bugünle dün arasındaki “ince” paralellikler gerçekten muazzam.

Fikrine danışılan uzmanlardan biri, sadakatini ispat etmek için günümüz siyasî erkinin dilinden düşürmediği kavramları Abdülaziz’e yakıştırıyor ve bu esnada galiba kendi ikbalini de sağlama almış oluyor.

Tarihin, günün politik iklimi ve anlam evreninden bağımsız olması oldukça zor; bunu biliyoruz. Ancak yine de böylesi bir taraftarlığın; “ders vermek” adına geçmişin bu derece çarpıtılmasının çok ciddi sorunları var. Bugün iktidar, kendine yeni bir tarih yazıyor; ancak bunu yine sâkil usûllerle, hakikatlere sadık kalmadan, iyiler-hainler gibi basit çerçeveli hikâye kalıplarının içinde gerçekleştiriyor.

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Asıl derdimi söyleyerek bitireyim: Dünyanın zengin ülkeleri gerçekten de borçla, faizle, işgâlle, hileyle dünyanın önemli bölümünün geleceğini çalmış. Bugün anti-emperyalist bir dil kurmak; bu esnada hiyerarşileri, kâr transferlerini, ulus-üstü kurumları, yoksunluğu, askerî üsleri, kolonyalizmin mirasını konuşmak hâlâ çok önemli. Ancak ne yazık ki dünyanın pek çok yerindeki popülist iktidarlar, dönüştürücü-radikal hakikatleri kendilerine güç devşirmek için kullanıyor. Tutarlı olma gereği dahi hissetmeden insanların kızgınlıklarını hamasî bir dille, mesnetsiz bir gururla, müsamereden bozma basit anlatı kalıplarıyla törpülüyor. İktidarın kendisi, araçları, yöntemleri sorgulanmıyor; “büyük adamların” kime ne bedel ödettiği anlatılmıyor; başka bir dünya asla hayal edilmiyor. Tek hayal edilen, iktidarı zapt eden grubun içinde olmak.

Son olarak, dinlemek isteyenler için Abdülaziz’in yaptığı beste.

Belgeselin tamamı

**Murat Birdal (2010). The Political Economy of Ottoman Public Debt: Insolvency and European Financial Control in the Late Nineteenth Century. Taurus Publishers.

 

(ozanoyunbozan.blogspot.com’dan alınmıştır)

Kategori: Hafta Sonu