DoğaHafta SonuKöşe YazılarıManşet

Datça Yarımadası Karia günlükleri…

‘Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür.  Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler.’

Ege ve Akdeniz’e sırtımı yasladım, Karia medeniyetinin mesken tuttuğu Datça’nın Güney ucu Knidos’tayım. Takvimlerden 23 Mart, bahar geleli iki gün oldu. Toprak ana hamile! Hayvanlar da kış uykularından az sonra uyanırlar. Duygusal davalarımdan, işsizlik sıkıntılarından, uykusuzluğumdan kurtlanan düşüncelerimi toprağa salıp boşaltmanın tam zamanı… Öyle bir yerdeyim ki, yaşadığım aşkın en büyük tanığı burası. Boğazımı sıkan bir yumrukla;  Datça’nın fırtınada iki ton maviye kesen dalgalı denizlerine dalıp,  ayaklarıma kara sular indiren taşlık patikalarını yürüyorum. Dahası da var, karşılaştığım manzaraların hepsi fiyakalı değil; ansızın yürek acıtanı da var, güzelliğinden nefes keseni de…

1.gün

Felsefeci Burak, Palamutbükü’nden Knidos’a doğru yürürken bizi eski köy aracının arkasına aldı. “İstanbul’da harcayarak yazık ettim” dediği yirmili yaşlarının acısının da muhabbetiyle kendi yolunu uzatıp, bizimkini kısaltarak gönlümde unutulmaz bir taht kurdu. Onu Datça’nın giderek daha da kıvrımlaşan yollarına uğurladık. Sırtımda on kiloluk çantam ve yükü çantamdan da ağır çeken düşüncelerim ile kendi dalgama yolcuyum ben de, günlerce sürecek bu yürüyüşte.

Beyaz uzun elbiseler ve saçlarında zeytin dallarından taçlarla, Yunan büstleri gibi düşlediğim Karyalıların liman kenti Knidos’ta; taşlara oyulmuş tanrısal insan yüzleri, yıkılmış tapınaklar var. Yüzyıllar önce, dünyanın bu yuvarlak sırtı üzerinde yaşamış insanlardan kalan tiyatronun, hilal biçimindeki taşlarının üzerine oturup Anadolu’dan şarkılar, türküler dinleyebilmek çok güzel…

Değirmenbükü tepesine tırmanıp, ufuktaki deniz fenerini arkamıza aldıktan sonra, dümenimizi ormanlara kırıyoruz.

İki sene önce Bozburun Karia yürüyüşünde, Mart’ta yaşanan kocakarı (Berdül Acüz) soğukları bizi söğüşleyince, bu sene yürüyüşü Nevruz’a zamanladık.  On dokuz kilometre ve sekiz, on saat yürüdüğümüz Datça patikalarından, Mersincik koyuna varana kadar baharın gelişini orman vatandaşlarıyla kutladık ilk gün.

Karanlık, nemli ve sarmaşık tünellerin olduğu yerler domuzların ağzına göre ve orman bu yuvalarla dolu. Kokumuzu alıp, sesimizi duydukları için çoktan arazi olmuşlardır derken büyük, yaralı bir domuzla karşılaştık. Topallayarak koşmaya başladı tepeye, sol arka ayağına basamıyordu kaçarken. Abim önde, ben arkada hızlanırken, merakımdan durup döndüm domuzun olduğu yere. O da çıktığı tepeden izliyormuş bizi. Sekerek arkasını dönüp uzaklaştı. Avcıların işi ayağının sakatlanması…  Marmaris’teki zengin tabaklara dana süsü olmaktan kurtarmış kendisini. Yoksa bir domuz kendi evinde neden topallasın? Avcıların halt yemesi.

2.gün

Gittikçe yükselen orman yollarında on kiloluk sırt çantam ile yürürken bacak kaslarımda yanma hissediyorum. İnişlerde ise dizlerime binen yük daha fazla. Kaslarım kibrit çaksam alev alacak. Karia yolu zaman zaman düz toprak yollara götürüyor bizi. Saatlerce engebeli arazide yürüdükten sonra, düz zeminde adım attığımda kırık cam parçaları üzerindeymişim gibi canım acıyor. Kendimi hemen patikalara atmak istiyorum.Hareket ettikçe ısınıyorum. Bir yağmurluk, Arjantin Patagonya’sında giydiğim hediye, uzun kollu bir içlik, siyah polar ve askılı bir atlet var üzerimde. Gün doğumu vakitleri yola çıkmadan önce hepsini üst üste giyip, yolun sonunda atlete düşmüş oluyorum. Tişört giymeyi sevmiyorum, bu yüzden gün sonunda omuzlarım hep yara bere içinde kalıyor. Ama bedenimi düzene sokuyor bu yollar. Uyumluyum bu yolda çünkü böyle olmak zorunda. Zaten bir anlamda evimdeyim.

Ormanın içindeki ikinci gün… Dalgaların kabaran sesi ile kayalıkların dar patikalarından geçiyorum. Çok sert ve soğuk esiyor rüzgar.

Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür. Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler. İçinden geçtiğim bu orman beni duymuyor ama farkında. İnsan bilinci ile değil, doğa bilinci ile farkında. Kendi gürültümü kesip sakince durduğumda, toprağı sertçe titreten domuzların kaçışını hissettim. Çok değil az önce geçtiğim bu yerde onlar vardı. Hem orman hem de ben duyumsadık domuzların titrettiği toprağı.

‘’Kafamın içi orman, orman’’ (My head is a jungle, jungle) diye bir şarkı vardı. Bu ormanda yaşıyorum, bazen de unutuyorum şarkıyı kalabalık tramvaylarda. Rotamız Bodrum’u görüyor. Dağın tepesine doğru bir yoldayız. Deniz patlamış, açıkta hiç tekne yok.  Düzlük arıyor gözlerim, tepelerde yeşil yeşil çayırlar vardır şimdi. Ah! Kaslarımdaki bu yanma!

Bir anda etrafımı saran her şey değişti. Siyah, acı çikolatamı yiyip suyumu içmek için durduğum düzlükte çalılara atılmış can yelekleri, çocuk pantolonları, kırmızı, simli kadın kıyafetleri ile yüz yüze kaldım. Yaşamlarını kurtarmak için insan tüccarlarının eline düşenlerden geriye kalanlar…

Mülteci sayılmıyorlar Türkiye’de. Sadece geçici koruma altındalar. İç savaştan payıma düşen Japon gülleri haberimde tanık olduklarımı yazmıştım Adanalıoğlu kampına gittiğimde. Yasalardan bağımsız, sadece insan oldukları için sahip olmaları gereken doğal haklardan dahi yoksundular. Bodrum’dan Yunan adası Kos’a gitmek için benim keyfe keder yürüdüğüm bu orman yollarında saklanmışlar. Kan ter içinde tırmandığım bu patikalarda, Aylan kadar çocuklar yürümek zorunda kalmışlar.

Sekiz saat sonra, akşam olmadan, Körmen kampına vardık. Rüzgar iyice kudurttu denizi, Bodrum feribotları geri dönüyor. Çadır kurmadık. Yorgunluğumuzu görüp halden anlayan İbrahim abi küçük prefabrik bir ev açtı bize. İçerisi leş. Pencere ve kapı aralıklardan rüzgar uğulduyor. Uyumak için geçtiğim odanın tavanından tıkır tıkır sesler geliyor. Birkaç kez yokladım sandal ağacı dalımla tavanı. Sesler kesildi, sonra yeniden mik mik devam etti. Gece fareler kemirir korkusuyla başka bir odaya topukladım. Karasinek mezarlığına dönmüş yatağa matımı serdim. Odanın içindeki tek güzel şey bir cibinlik ve şu an tek lüksüm bu. Uyku tulumuma girdim ama rahat uyumak rahatsız ediyor. Tabiatın içinde olmayı, büyük bir cesaretle hayatta kalmaya çalışmakmış gibi anlamak aldanmadan ibaret…  Gerçek yaşam mücadelesi dolaplarında katlı ve özenli olarak durması gereken yerde çalıların üzerine atılıp saçılmış halde olan çocuk kıyafetlerinin hikâyesinde saklı. Gerçeği orman gördü, biz gördük, dünya sis perdesi içinde gördüklerini romantikleştiriyor işe yaramayan politikasıyla. Hayatları ile ilgili varsayımlarımdan acılar duyuyorum düşündükçe.

3.gün

Karaköy’den Kızlan’a kadar yaklaşık beş saat, rüzgar gülleri manzarasında yürüdük. Bata çıka taşlı koylardan geçip bol poyraz yedik. Mart’ın yirmi beşi…  Kızlan, Datça’ya iki km. Buradan otostopla yarın ki başlangıç noktamız Emecik’e gittik ve kalacak bir yer bulamadık. İki kilometre ötedeki Karaincir’e geçtik otostopla. Yaz sezonu olmayınca pansiyonlar ya tadilatta ya da kapalı. Çadır kuracak bir yer yok. Ben yolun kenarında yorgun argın oturup duş hayalleri kurarken önümde beyaz bir doblo durdu. Abim yan koltuğundan kahramanca sırıtarak “atla” dedi arabaya, yanında yeni tanıştığı Ertuğrul abi ile. Dut, ceviz, siyah kuru üzüm, tarçın ve fıstığı katıp ince ince kıyıp hazırladığım müsli ile her sabah karıştırıp yediğimiz sıcak yulaf lapasından sonra serin köy kahvesinde Ertuğrul abinin ısmarladığı sıcak tostlar ve çaylar damağımda Roman havası gibi esti.

Kara incir bir yaşam öyküsüne sahip. Avrupa’da salgınlaşan cüzzam hastalığının tedavisi yapılamadığı için bu hastalığa sahip insanlar şehrin dışlarına ve uzaktaki adalara sürgüne gönderilip ölüme terk ediliyormuş. Rivayete göre yıllar sonra gelip baktıklarında Kara incir sürgünündeki cüzzamlı insanların şifa bulduklarını görmüşler. Ertuğrul abi de artık memleketi Ankara’da üç günden fazla duramayıp Karaimce’de kendi şifasını bulan biri. Bu hikayeyi bize anlattıktan sonra, rüzgarlı bir koya gittik. Dolunay var bu gece, akşam üzerine doğru güzel silueti belirginleşiyor.

Uyumak için Metin Apart’a gittik. Yan odamızda Ertuğrul abinin bugün tanıştırdığı üç işçi kalıyor. Ben yorgunluktan bayılacakken onlar mesailerini bitirip geldiler ve oltalarını kapıp boyalı ayakkabılarını kapının önünden çıkarıp keyifle balığa çıktılar.

Rastgele!

4.gün

Ben kendi gürültümden ve soluk soluğa aldığım nefeslerden ormanı duyamazken; rüzgar, ağaçların arasından geçiyor yaprakları titreterek, asalak ağaç kurtları bir çamın gövdesine saldırıyordur ve iri gövdeli çam yakınındaki arkadaşlarına saldırıya maruz kaldığını haber edip onlara “savunmaya geçin” diyordur belki. Savunma silahlarını hazırlayan bu çamlarda olup kurtların hasta ettiğinde olmayan bir silah hazırlıyorlardır şimdi. Ve ben orman kanunlarının içinde olmayan; sadece geçip gitmekte olan ve sessiz kalmayı beceremeyen bir insanım.  Kendi içimdeki kurtlara karşı bir savunmam bile yok henüz. Emecik’ten yürüyüşe başlayalı beş saat oldu. Çakal’a varmak üzereyiz. Deniz daha sakin bugün ve yarım ay şeklindeki koyların bitişinde başlayan ağaçların rengini alıyor. Dağ yollarından serin ve gerçek manzaralardan geçiyoruz. Karia yolu hem zor hem nefes kesici…

Saatlerce, günlerce hatta aylarca devam edecek bir yürüyüş için hiçbir sözcük yardım edemez bazen cesaretlendirmek için. Kimi zaman sadece gözü kapalı atlamak gerekir. Yol, yürüyüşü öğretir.

Kutsal arazisini son metre karesine kadar tellerle örten ve bizim gibi aylaklarla paylaşmak istemeyen birinin, denize sıfır evinin arka bahçesinden dolanıp uzunca toprak yollarda yürüdükten sonra, Hüseyin abinin fiyakalı yelkenlisine vardık. On iki saattir yürüyoruz…  Tatsız tuzsuz makarnamızı pişirip birazını da tavuklarla paylaşıp yedik vardığımızda. Onlar ağaç dallarına uçup horozlarla kendi eğlencelerine baktılar, biz de yelkenli yapımıyla uğraşan Hüseyin abinin işi bitince küçük yelkenli misafirhanesine geçtik. Ayakkabılarım ve üstüm başım çamura bulandı. Beş senedir bana eşlik eden ayakkabılarımı emekli etmeyi düşünüyorum burada. Daha güzel emeklilik yeri olamaz onun için; bey abilerin tekne gıcırdattığı, balıkçı teknelerinde Bob Marley dinlendiği doğal, keyfe keder bir balıkçı koyu… Hey gidi…

Son gecemizde ‘’Haaa! O mu? İzabelllaaaa…’’ şarabının kırmızı üzüm likörüne yakın tadını paylaştı bizimle Hüseyin kaptan. Kızıl denizde batık gemi çıkaran, arabesk sevmeyen kaptan bir dalgıç o.

Evim dediğim Datça’nın son sabahından yazıyorum. Güney’den, Kuzey’e tüm kıyılarını gördüğüm bu güzellikler kraliçesi yarımadaya evim diyorsam, günlerdir evimin bahçesini geziyordum yani. Sert rüzgarına boyun eğdim ağaçlar gibi, eski komşularım Karia’lılara misafirliğe gittim 11.yüzyıla dönüp. Çıplak ayaklarımla yürüyüp; zeytin dedim, toprak dedim, şarap dedim, aşk dedim, özgürlük dedim…

Abim, dünyanın en iyi insanıdır! Sabah asıldı karada yatan mavi sandalın küreklerine, açık denizde gözüne kestirdiği bir koya doğru akıntıya kaptırmadan çevirdi rotayı. Kumsala vurmuş bir denizyıldızı, kardeşim ve ben varız. Denizin maviliği kadar, soğuğu da buz gibi. Sandalın kıçına dalgalar vurdukça kapı gıcırtısı gibi sesler geliyor. Açıkta küreklere daha fazla yüklendik, yönümüzü koruyup yol aldık ine çıka. Küçük ama tehlikeli kayalıklara yanaşmadan, çatı limanının arkasındaki koylardan birine girdik.

Deniz soğuk, sakin…

Çok düşünmeden çok beklemeden atlamalı insan bu anlarda. Ayağım denize değdiği an daldım dibe… Soğuk ustura gibi kesti vücudumu. Çizik ellerim, bacaklarım bu yolda güzellikler kadar yaşanabilecek sıkıntıları da çektiler. Deniz suyu, iyileştirecek yaralarımı acıtarak. Gözlerimi açtım en dibinde denizin, önümde sonsuz bir mavilik… Daldığım zaman dibe, gülümserim. Balıklar şahit…

Patlamışsa yaşam kalbimizin uykusundan,  büsbütün yollar devam eder. İyi yolculuklar!

(Yeşil Gazete)

Kategori: Doğa