Dış Köşe

Otomobil: Sokakları bizden çalan hırsız – Eser Atak

Otomobil, yüzyıllardır insana ait olan sokakları ondan çalan bir hırsız, fosil yakıt tüketicisi bir kirleticidir. Şehrin en değerli alanlarının yol ve otoparklarla işgal edilmesine neden olan bir metal yığınıdır. Sahip olduğu hız nedeniyle kentlerde ulaşım güvenliğini tehdit eden kaza ve ölüm makinesidir. Reklamlarda gösterildiği gibi boş şehir ve kır yollarında gitmez, bizatihi kendisinin yol açtığı sıkışık trafikte yol alır.

[email protected]

“Ulaşım, salt bir ulaşma sorunu değildir, nasıl bir yaşam istiyoruz” sorusunun yanıtlarından biridir.

İnsan psikolojik ve toplumsal bir varlık olarak içine doğduğu toplumun inançları ve kültürü ile şekillendiriliyor. Doğru ve gerçek olduğuna inandığımız (inandırıldığımız) her şey büyük ölçüde toplumun genel kabullerine dayanıyor ve bunları sorgulayan insanlar azınlıkta… Toplumsal yaşam bütünü içindeki inanç, tercih ve yaşam tarzlarımız bugün yaşadığımız pek çok sorunun da kaynağını oluşturuyor.

Kent ve ulaşım da bu toplumsal konulardan birisi… Trafik ve ilişkili sorunların özel otomobil kullanımının artışından kaynaklandığı, sürdürülebilir ilkeleri savunan kent plancıları ve ulaşım uzmanlarınca uzunca bir süredir kabul edilen bir gerçek… Ancak, toplumun büyük çoğunluğu olarak ise otomobile hiç toz kondurmuyor, trafik sorunlarına otomobilin içinden bakarak yolların genişletilmesi, trafik ışıkların kaldırılarak katlı kavşak yapılması gibi ‘çözüm’lerin bulunmasını istiyoruz. Bu verili istekler, aslında otomobille ilgili toplumun genel kabulleriyle yakından ilgili…

Otomobil ya da ‘araba’ imgesi

Otomobil ya da araba kelimesinin zihnimizde yarattığı imgeye baktığımızda çoğunlukla gördüğümüz şudur: “Otomobil özgürlüktür, konforludur, hızlıdır. Farklı marka ve modelleriyle ulaşılmak/ sahip olunmak istenen bir statüsü ve üstünlüğü vardır. Gücün simgesidir. Kapıdan kapıya bireysel ulaşım sağlar. Dolayısıyla iyi, verimli ve faydalıdır.”

Böylece otomobilin yaşamın arzu edilen bir çehresi olduğu kabulü ile yola çıkarız. Ürettiğimiz ve üretilmesini istediğimiz ulaşım çözümlerinde de farkında olarak ya da olmayarak buna odaklanırız. Buna halk, yerel yöneticiler, teknik insanlar ve politikacılar da dâhil…

Eğer bir şeyleri farklılaştırmak istiyorsak öncelikle “otomobil” kelimesinin zihnimizde yarattığı imgenin değişmesi gerekiyor. Yukarıda sıraladığımız kabullere zıt biçimde şöyle bir bakış açısıyla bakabilir miyiz?

“Otomobil, yüzyıllardır insana ait olan sokakları ondan çalan bir hırsız, fosil yakıt tüketicisi bir kirleticidir. Şehrin en değerli alanlarının yol ve otoparklarla işgal edilmesine neden olan bir metal yığınıdır. Sahip olduğu hız nedeniyle kentlerde ulaşım güvenliğini tehdit eden kaza ve ölüm makinesidir. Reklamlarda bize gösterildiği gibi boş şehir ve kır yollarında gitmez, bizatihi kendisinin yol açtığı sıkışık trafikte yol alır. Ortalama 50-80 kg. ağırlığındaki tek bir insanın şehir içindeki hareketi için yaklaşık 1200 kiloluk bir metal ağırlığını oradan oraya taşıtan mantık dışı bir makinedir. İlk satın alım maliyeti, vergi, kasko, sigorta, yakıt parası, park yeri ücreti, trafik cezası, kaza masrafları, vb. düşünüldüğünde ulaşım için son derece pahalı bir araçtır. Dolayısıyla otomobil verimsiz, kötü ve zararlıdır.”

Teknik kısımları dışında sağlık, sosyoloji ve psikoloji alanlarındaki olumsuz etkileri de eklendiğinde bu liste daha da uzatılabilir. Oysa kapitalist sermayenin aktörleri bize bu kısımlarını değil, genelde gösterişli ve güzel taraflarını gösterir, bilinçaltımıza iyi imgeler işlenir ve biz de buna sorgusuz sualsiz teslim oluruz. İşte aslolan bu imgeyi, bu kabulü değiştirebilmektir. Farklı bir bakış açısıyla soruları sorduğumuzda çözümler de farklılaşacaktır.

Sorunlara farklı bakmak nasıl olacak?

Kent merkezinde otomobile yer bulmak için “otopark sorunu” diye başlarsanız otomobili teşvik edersiniz. Oysa soruna “otomobil fazlalığı” diye bakarsanız çözüm yolu da değişecektir.

Otomobillerin daha hızlı ulaşmasını bir hedef olarak ortaya koyarsanız yolların darlığını sorun yaparsınız, çözüm olarak yolları genişletmeye, kentleri daha fazla bölmeye devam edersiniz, oysa ‘makinelerin fazlalığı’, ‘kaldırımların darlığı’, ‘bisiklet yolunun eksikliği’ derseniz başka bir çözüm düşünürsünüz.

Bireysel konforu öncelerseniz çözümünüz farklı, toplumsal konfor ve yaşanabilirliği hedeflerseniz farklı çözümünüz olur.

Kentlerdeki konut, işyeri, hastane, AVM, kreş, okul gibi kullanımları herkesin araba sahibi olduğu varsayımıyla -sadece otomobille ulaşılabilecek biçimde- çok uzak ya da parçacı biçimde planlarsanız otomobil merkezli ulaşımı güçlendirirsiniz; oysa bu kullanımları toplu ulaşım aksları üzerinde planlarsanız bu bağımlılığı azaltırsınız.

Öte yandan, araba reklamını/propagandasını her gün ve her yerde görür, toplu taşıma ya da bisiklet propagandasını/reklamını ise neredeyse hiç göremeyiz. “Toplu taşıma çağdaşlıktır”, “Bisiklet en sağlıklı, temiz ve bedava ulaşım aracıdır”, “125 otomobilin taşıdığı insanı üç otobüs ya da bir tramvay dizisi taşıyabilir”, “Arabanın içindeysen trafikten şikâyet etme!”, “Otomobil kullanmak trafiktir” gibi bilgilendirici/genel kabullere aykırı sloganlara ise çok az rastlarız.

Yeni sorular sormalıyız

Bu durumda toplum ve birey olarak yeni sorular sormak zorundayız: “Ne için ulaşıyoruz, nereye ulaşıyoruz, nasıl ulaşmalıyız? sorularının diyalektik bir tartışma zemininde ele alınmasına ihtiyaç var. Parçalanan kentlerin ve otomobile dayalı ulaşım eğilimi ile gerçekten mutlu olacağımız, yaşamak istediğimiz bir kent yaratıyor muyuz? Bireysel hareketliliğimiz ve konforumuz için yapılan devasa yatırımlar, bir süre sonra toplum olarak tümden hayatımızı kısırlaştırıp, kentlerimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı daha yaşanmaz bir noktaya mı sürüklüyor?

Nasıl bir kent yaşamı istiyoruz?: Bireyselleşen yaşamların yol açtığı toplumsal, mekânsal ve çevresel sorunları görmezden gelip bu sorunlara hep beraber katlanmak mı? Yoksa daha sürdürülebilir, zevkli, sosyal ve renkli kent yaşamı için hep birlikte bireysel konfordan biraz vazgeçebilmek mi?

Yeni çıkan her teknolojiyi sorgusuz sualsiz yaşamımıza sokacak mıyız? Buna gerçekten ihtiyacımız var mı? Yoksa sanal (yalan) bir gerçeklik mi oluşturuluyor? Yaşamımızı kolaylaştırdığı iddia edilen her aygıt, araç ve sistem, aslında toplumsal olarak bizlere neleri kaybettiriyor? Farklı bir yaşam biçimi mümkün olabilir mi? Kapitalist üretim ve tüketim kalıplarının ne kadar farkındayız?

Bu soruların tartışılması, daha yaşanabilir kentlere ulaşmakta da önemli ipuçlarını ortaya koyacak kuşkusuz… Bu noktada “tüketim toplumu” kalıplarının dayatıldığı mevcut ekonomik sistemin de sorgulanması zorunlu hale geliyor. İnsanların yaşam biçimi tercihlerini belirleyen kültürel ve ekonomik kodların yeniden inşa edilmesine ihtiyaç var. Dolayısıyla çözüm sürecinde teknik uzmanlar ve bilinçli kent yöneticileri bir noktaya kadar etkili olabilir. Köklü ve gerçek çözüm için içinde felsefi ve sosyolojik dolayımlar da olan daha temel bir tartışma yapmalıyız.

(GazeteDuvar’dan alınmıştır)

Kategori: Dış Köşe