Bize ortak hedef gerek

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Finike’ye bağlı Kızılcık Yaylası’nda sedir ve çam ağaçlarından oluşan ormanlık alan. 12 taşocağı çalışıyor, 13’üncü yolda

Profesyonel, sivil toplumcu, siyasetçi ve gazeteci olarak içinde oldum ekoloji mücadelesinin. Şimdi geriye dönüm baktığımda, görüyorum ki, AKP İktidarının kendini tanımladığı dönemlerle benim geçişlerim de aynı olmuş.

İktidarın kendisini çırak tanımladığı 2000’li yılların başında, benim de profesyonel yönetici olarak çalıştığım alanlarda, daha çok “Çevre” diye ifade ettiğimiz “Ekoloji”, birer ikişer gündemimize düşmeye başlamıştı. Özellikle AB Uyum süreci ile bazı mevzuat değişiklikleri, “sürdürülebilirlik” kavramı, “temiz enerji” “alternatif enerji” gibi kavramlar özel sektörün iştahını kabartırken, danışmanlara önemli bir alan açıyor, bunların denetlenmesi ile ilgili kurumlar kuruluşlar da mütevazı itirazlarını ortaya koyuyorlardı. Ama yaklaşan büyük yıkımın seslerini de duyanlar vardı.

Yıkımın düzenlemeleri

AKP iktidarının bugünkü ekolojik yıkım tablosunun tuvalini ortaya koyduğu yıllardı bunlar. Madencilikle, taş ocakları ile ilgili düzenlemeler, su kaynaklarının kullanımının özelleştirilmesi gibi yasalar bu dönemlerde şekillendirildi. O zamanlar ben de uluslararası taşımacılık alanında çalışırken “Yeşil Araçlar” diye tabir edilen TIR’larla tanışmış, HES’lerin “temiz enerji” olduğu algısı yaratılan yıllarda özel sektöre danışmanlık yaparak geleceğe bir felaket hazırlandığına tanık olmuş, uluslararası bir sosyal girişimcilik örgütünde Brezilya, Hindistan, Afrika Ülkeleri’nde bir gün Türkiye’de de karşılaşacağımız sorunlarla savaşan aktivistlerle karşılaşmış ve bir yandan da serbest zamanlı çalıştığım bir dergide dosya haberler yapmaya başlamıştım. Gelen felaketin boyutunu tam olarak göremesem de, biriktirdiklerim bazı şeylerin hiç de iyi gitmeyeceğine haber veriyordu. Bu yıllar iktidarın “kalfalık” dönemi diye tanımladığı yıllardı. Kendilerini toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmiş, AB ile seviyeli bir ilişki başlatmış, özellikle her alanda sivil toplumun bilgi birikimine danışır olmuştu. Ne güzeldi! Ama Tremor* hissedilmeyecek gibi değildi.

Buz gibi ter döktüm

Bir örnek vereyim: 2007 yılı sonuydu. Fortune Türkiye dergisi için, o günlerde fiyatları çok yükselen Metal Madenlerle ilgili bir dosya haber yapıyordum. Dönemin MTA Genel Müdürü röportajda “Ben 2005’te geldim, bir baktık ki MTA birçok tetkik rapor hazırlamış ama sandıklarda (arşivi kastediyor) saklıyor, kimse faydalanamıyor. Çıkarttık hepsini nerede ne var diye baktık, dedik ki bunlar burada duracağına açalım, koyduk internete, yatırımcının beğenisine açtık”. O gün ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzlukla sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşandığını hatırlarım hep. Bugün köstebek yuvasına dönen ülkede, hele ki taş ocakları felaketi, yine o yıllardaki madencilik düzenlemelerinin eseridir.

Ustalık döneminde ise siyasetçiydim. Kentsel dönüşüm, afet riski gibi kentllierin yaşam alanlarına çöken yasaların mahalleleri iyice huzursuz ettiği, HES’lerin suları gasp ettiği, insanların “acil kamulaştırma” yasasıyla yerinden yurdundan edildiği günlerdi. Tortum’daki HES mücadelesinin Alakır’la buluştuğu, Loç Vadi’sinin sarı yazmasının İstanbul’un eylemliliklerinde görülmeye başladığı zamanlardı. Siyasetçi olarak ve vatandaş olarak hayatım boyunca yaşadığım en muazzam direniş hareketi olan Gezi’yi gördüm.

 İktidarın turnusolu: Gezi

Bugün bağlamından koparılmak istenen Gezi, tam da iktidarın bu üçlemesinde kurguladığı yaşam alanı kıyımına karşı bir duruştu. İstanbul’daki kentsel dönüşüm ve afet riski bahanesiyle ranta kurban edilmeye çalışılan mahallelerin, termikler, HES’ler, yollar, barajlar yüzünden tarlasından, köyünden olanların, yaşam tarzı hedefe konan kadınların, gençlerin, eğitim hakları ellerinden alınan öğrencilerin, yaşam hakkı ihlal edilen herkesin koşup geldiği bir dayanışma alanıydı. Gezi, ustalık döneminin turnusolü oldu.

Sonraki dönemlerini ise tanımlamadılar artık. Çünkü bir yandan şiddet, bir yandan ihanet vardı. İhanet sözü en yüksek seviyeden ifade edildi. Ama şiddet ülkenin her yerine hızla sirayet ederken Gezi’yle yükselen ve sonrasında güçlenen ekoloji mücadelesini de sönümlendirdi. Ya da dağınık bıraktı diyelim. Benim de siyaset sonrası, savrulan demokratik toplum içerisinde mücadelem sürerken gözlemlediğim buydu en azından. Sorunlar o kadar ağırlaşmış, insan ve yaşam hakları ihlalleri o kadar artmıştı ki ekoloji bazı kitleler için yine göz ardı edilebilir, bekletilebilir hale gelmişti. Zaten asgari müştereklerde buluşmakta hep güçlük çeken ekoloji mücadelesi de muhalefetin bozulan insicamından payını almıştı.

Muhalefetin dağınıklığı hukuksuzlukla yöneten iktidarların en büyük avantajı. Zira her birlikteliğin kendi kitlesini konsolide etmiş iktidarı ne kadar sarstığını görüyoruz. Bunu çok kereler yaşadık. Sonuncusu yerel yönetim seçimleri oldu.

Bize ortak hedef gerek

Dağınıklık muhalefetin en çok şikayet ettiği, ama bir türlü de içinden çıkamadığı bir olgu. Ama bunu dağınıklık değil çeşitlilik olarak görüp ortak tehditlere karşı kenetlenen ama alanında mücadeleyi farklılıklarıyla sürdüren bir olumluluk olarak kullanmak gerek. Ekoloji alanında demokratik toplumun çeşitliliği bir avantaj ama dağınıklık önemli bir tehdit. Bu yeni dönemde aşılması elzem bir engel.

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Bu aylardan sonra gelen yazı ilk yazıydı. Bir girişti, bir bakış açısıydı. Bir yeniden kavuşmaydı. Bu köşenin de hedefi bir ortak hedef ve mücadelenin izini sürmek olacak.

(*Tremor: Frank Herbert’in yazdığı Dune adlı bilimkurgu serisinden uyarlanan ve Türkiye’de ‘Yeraltı Canavarı’ adıyla  gösterilen film. Filmin baş karakteri; toprak altında çok hızlı hareket eden, görmeyen, sadece duyarak hareket eden, önüne gelen herşeyi yıkan yiyen kum soluncanlarıdır.)

(Yeşil Gazete)