Hayvan hakları mı hayvan refahı mı? -Yağmur Özgür Güven

Mabel adlı kadın, 1 Haziran 1982’de doğdu.

Yaşadığı süre boyunca 6 hamilelik yaşadı ve bu hamilelikler sonucunda iki ölü bebek doğurdu. İki bebeği doğum esnasında öldü ve iki bebeği de canlı doğdu.  2 sezaryen operasyonu geçirdi. Bir kez rahim biyopsisi ve kontrol amaçlı laparotomi ( karın boşluğunun cerrahi yöntemlerle açılması) yapıldı. Hamileliği esnasında, rahmindeki fetüslere emg elektrodları takıldı. Yaşamı boyunca, tam 11 ameliyat geçirdi. Ölümünden bir süre önce çekilen röntgende, batın bölgesinde muhtemelen önceki ameliyatlarda unutulmuş bir metal tel tespit edildi. Ayrıca skolyoz (omurganın eğriliği) teşhisi konmuştu ve vücudunda çeşitli bakteri ve parazitler vardı. Sağ elindeki bir parmak ampute edildi (kesildi).  10 gün sonra, aynı eldeki diğer parmağı da kesilmek zorunda kalındı. Ağzında dişeti iltihabı vardı. Karnında da stafilokok enfeksiyonu tespit edildi.

                Hayır, Mabel’in parmakları sigara tiryakiliğinden oluşan kangrenden dolayı kesilmedi. Hemen hemen tüm doğumlarının problemli olmasının sebebi hamilelik esnasında yaptığı yanlışlar -yanlış beslenmesi-zararlı alışkanlıklarına devam etmesi-  değildi. Geçirdiği ameliyatların sonrasında neredeyse hiç ağrı kesici verilmemesinin sebebi, ilaç kullanmayı reddetmesi de değildi. Ağzındaki  iltihap, diş ve dişeti sağlığına dikkat etmediği için oluşmadı. Kısacası Mabel; üzücü şekilde sürekli bebeklerini kaybeden, çeşitli hastalıklara yakalanan, tüm bakteri ve virüslerin sanki onu bulduğu talihsiz-şanssız bir kadın değildi.

                Mabel’in en büyük talihsizliği, bir enstitü laboratuvarında doğmuş olmasıydı. Annesiyle neredeyse hiç vakit geçirmedi. 10 yıl 359 gün yaşadı ve bunun 1,613 gününü yalnız kendisinin sığabileceği büyüklükteki bir tel kafes içinde tek başına geçirdi. 11 ameliyattan sonra neredeyse hiç ağrı kesici desteği verilmedi, sadece bir sezaryenin ardından 1 gün süre ile ağrı kesici kullanabildi.  Rahminde 5 Ekim’de ölen fetüs, gözlemlemek için bilerek içeride bırakıldı ve 9 Aralık’ta mumyalaşmış halde sezaryenle alındı. Bu süreçte de hiç ilaç desteği alamadı. Tam 388 kez (24 farklı tip) ilaç uygulandı. 4 farklı tip mikrop ve 3 farklı tip parazitle enfekte edildi. Mabel, öylesine büyük bir psikolojik ve fiziksel şiddete maruzdu ki kendine zarar vermeye başladı ve parmağını yedi. Ve 10 gün sonra diğer parmağını. “Depresyondan kaynaklı uzuvlarını yiyor” diye not düşüldü dosyasına. Mabel ölmek istiyordu ama öyle bir imkânı dahi yoktu. Aynı enstitüdeki, hayatının %93’ünü yalnız geçirmiş Bonnie ile birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi: Bonnie de uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da “depresyon-mental hastalık” notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…

Mabel’in hikayesi, hayvan refahı ve hayvan hakları arasındaki keskin ayrımın, faydacılığın ve türcülüğün anlaşılmasına uygun örneklerden biridir.

 Faydacı görüşe göre,  Mabel’in yaşamı ve vücuduna yapılan müdahaleler ile insan sağlığı için bilgi ve kazanımlar elde edileceğini varsayımında -ki gerçekte öyle bir şey olmadı- bir yanlışlık  yoktur. Çünkü ahlaken yanlış sayılabilecek bir eylemin sonucunda sağlanacak olsa dahi, varılacak hedeften elde edilecek çıkarlar birinci plandadır. Evet Mabel çok acı çekmiştir ama diğerlerinin çekmemesi için önemli bir görevi de üstlenmiştir. Bu, faydacı yaklaşımdır.

Böyle bir durumda da ahlaki kaygıları mümkün olduğunca bertaraf etmek ve vicdani yükten kurtulmak için bir takım kısıtlamalar yapma yoluna gidilir. Hayvanların korunmasıyla ilgili oluşturulan yasal metinlerdeki “hayvan refahı” vurgusunun altında yatan sebep budur. Refahçı yaklaşım, Mabel’in geçirdiği operasyonlar, vücuduna enjekte edilen maddeler ya da rahminde bırakılan fetüsle ilgilenmez. Tek kaygısı, Mabel’in (eğer uygunsa) ağrı kesici alabilmesi, (mümkünse) yalnız olmaması ve kafesinin boyutudur. Eğer deney çalışmasına negatif bir etkisi olacaksa, ağrı kesici de önemli değildir. Sınırları insan tahakkümüyle çizilen hayvan refahının anlamı budur.

Türcülük ise, 3. paragrafta Mabel’in bir insan olmadığının anlaşılmasıyla duyulan rahatlığın adıdır; insanmerkezcidir. Türcülük; Mabel’in yalnızlığı, kafesinin boyutu, gerçekleştirilen deneysel prosedürler, çektiği acı-stres ve hatta çalışmadan bir fayda sağlanıp sağlanmadığıyla  ilgilenmez. Mabel bir insan olmadığı müddetçe tüm bu ayrıntılar önemsizdir. İnsandışı hayvanlar arası türcülükte ise fare Mabel ile kedi Mabel ya da inek Mabel ile köpek Mabel için verilecek tepkiler farklı olabilir. Mabel bir fare ise faydacı, tavşan ise refahçı, köpek ise deney karşıtı yaklaşım gözlenebilir.

                Hayvan hakları ise daha büyük kafesleri değil, boş kafesleri hedefler. Mabel’in orada neden-nasıl-ne şartlarda bulunduğuyla, yaşadığı acının katlanabilir olup olmadığıyla ilgilenmez, Mabel’in orada oluşunu kayıtsız şartsız reddeder. Mabel’in hangi türe mensup olduğunun da hiçbir önemi yoktur çünkü hayvan hakları savunusunda türler arasındaki farklar ya da türlerin insanla benzerlikleri, onlara davranışlarımızı negatif ya da pozitif yönde şekillendirebilecek etkenler değildir. Her hayvan özgür doğmalı ve özgürce yaşamalıdır. İnsanla diğer türlerin çıkarlarının çatıştığı durumlarda ise “altın kural” geçerlidir: Başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davran. Kişisel menfaatlerimiz, karşı tarafın hakları ile teraziye konulduğunda daha ağır basmaz. Hayvan hakları yaklaşımındaki net ve keskin çizgiler, onu hayvan refahından ayırır:

Hayvan Refahı:

Hayvanları öldürmemiz gereken durumlarda, onlara acı çektirmemeliyiz.

Hayvan Hakları:

Her ne sebeple olursa olsun, hayvanları öldürmeye hakkımız yok.

Menfaatlerin eşit olarak önemsenmesinden yola çıkarak ırkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı yapılan itirazı, çoğu zaman hayvanlar konusunda yapmaktan kaçınırız:  Feministin, sütü için sömürülen ineğin yaşam hakkını savunmaması türcülük ise (ki öyle), eşitlik ilkesinin savunucuları da bunu sadece insanla sınırlandırmayı tercih etmektedir.

Irkçılık, cinsiyetçilik ve türcülük arasındaki en temel benzerlik; üyesi olduğumuz topluluğa atfettiğimiz bir takım üstün özelliklere, diğer topluluğun üyelerinin sahip olmadığı inancıdır. Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı kitabında şöyle der: “Bir bütün olarak topluluk, varlığını sürdürebilmek için narsisizme gereksinim duyduğu sürece topluluk narsisist tutumlarını arttıracak, bu tutumları özellikle gayet haklı ve erdemli tutumlar olarak gösterecektir”. Hayvan hakları savunucusu Çetin Nerse ise bu “türcü narsisizm”in altında yatan sebebi, kişinin yüce bir türün üyesi olması dolayısıyla kendisinin de yüce bir kişi olacağını düşünmesi olarak açıklar ve kendi türüne duyduğu hayranlığın altında yatanın aslında kendine duyduğu hayranlık olduğunu savunur.

Kendimizi ve üyesi olduğumuz türün oluşturduğu topluluğu sevmemiz, hayvanların haklarını savunmamıza bir engel değil. Ayrıca, nasıl ki çocuk haklarını savunmak için çocuk sahibi olmak gerekmiyorsa, hayvanların haklarını savunmak için de bir hayvanla birlikte yaşamak gerekmiyor. Türcülükle beslenen insan şovenizminden sıyrılıp (tür ayrımı yapmaksızın) tüm hayvanların gasp edilen hakları için sesimizi yükseltmek ve kaçınılmaz olarak yaşamımızda da bu yönde bir takım değişiklikler yapmak zorundayız…

#HayvanaŞiddetSuçtur 

change.org/HayvanaSiddetSuctur