Radikalliğin Geçmişi, Bugünü ve Geleceği: Jonathan Israel’in Kitabı Üzerinden Birkaç Söz – Çağdaş Dedeoğlu

Bu yazı, Jonathan Israel’in Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Radikal Aydınlanma ve Modern Demokrasinin Kökenleri (A Revolution of the Mind: Radical Enlightenment and the Intellectual Origins of Modern Democracy) isimli kitabı üzerinden radikallik konusunu masaya yatırmaktadır. Söz konusu kitap hakkında iyi bir yazı Zeynep Şenel Gencer çevirisiyle Aralık ayında sosyalbilimler.org’ta yayımlandı. Ayrıca 2011-2014 yılları arasında akademik dergilerde kitap hakkında yayımlanmış beş farklı kitap eleştirisine rastladım. Bunlar arasında Mark R. Correll’ın ve Dan Edenstein’ın eleştirilerini daha doyurucu buldum. İkinci eleştiri, aynı zamanda oldukça sert. Bu ve diğer eleştirilere aşağıda değinmeye çalışacağım ama öncelikle bu yazıyı yazma amacıma kısaca değineceğim. Burada, öncelikle, “iyi bir çeviri olursa Türkçe okumayı tercih eden” Yeşil Gazete okuyucusu için bir tartışma sunmayı amaçlıyorum. Ahmet Fethi Yıldırım’ın akıcı çevirisi de bu tartışmayı mümkün hale getiriyor. İkincisi, kitabın detaylı bir tanıtımından ziyade radikalliğe dair kitaptan yola çıkarak söylenebileceklerle ilgileniyorum. Çünkü dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlar yumağı, radikallik hakkında düşünmeyi daha da gerekli kılıyor.

İlk olarak, bu kitabın Jonathan Israel külliyatındaki yerine değinmek istiyorum. Entelektüel tarihçi Israel’in kendi entelektüel tarihini ikiye ayırmak mümkün: Genelde sömürgecilik tarihiyle, özelde Flemenk Cumhuriyeti tarihiyle ilgilendiği 2000’lere kadarki dönem ve radikal aydınlanma teması çerçevesinde hacimli üçlemesini yayımladığı 2000’ler ve sonrası (2001-2006-2011). Muhakkak ki her biri bir öncekini aşan uzunluktaki üç kitabın toplamda 2500 sayfanın üzerinde oluşu, entelektüel tarihçinin nasıl bir bagajla çalıştığını hatırlatıyor ve bu nedenle belki de bölünmeyi 1990’ların ortasından yapmak gerekiyor. Radikal Aydınlanma ve Modern Demokrasinin Kökenleri ise genel okuyucu için kaleme alınmış, üçlemenin ilk iki kitabının meşrulaştırdığı, kısa ve vurucu bir eser olarak 2010’da dünyaya geldi. Kitabın etkisi de aldığı eleştiriler de muhtemelen kısa olmasına rağmen güçlü iddialarda bulunmasından kaynaklandı.

Israel, kitaptaki amacını “düşüncelerin fiili ortaya çıkışını tarih ve kültür bağlamlarında açıklamak” şeklinde özetliyor (s.9). Kitabın, Önsözü izleyen ilk bölümünün adı, aynı zamanda Israel’in ilk iddiasını aktarıyor: Aydınlanma geleneği kendi içerisinde radikal ve ılımlı (moderate) kanallara sahip. İlk kanal Spinozacı (ve Bayleci), tekçi (monist) bir materyalizmden beslenirken ikinci kanal insana temas eden meselelerin en azından bir bölümünde daha tutucu bir tavır takınan statükocu düşünürleri barındırıyor. Israel, Ansiklopedicilerden (Encyclopedistes) d’Holbach, Helvetius ve Diderot’u, ayrıca Thomas Paine’i ilk grupta ele alırken Montesquieu ve Voltaire ile İskoç Sağduyu Okulunu ikinci gruba yerleştiriyor. Mark R. Correll, Israel’in, Rousseau ve takipçilerini bu iki grubun dışında gördüğünü ifade ediyor. Bu yorum kitapta net görülmese de Rousseau’nun zamanla değişen aydın kimliğinin (ki bu durum Diderot ile arasında kırılmaya da yol açmıştı) onu ayrı bir kanalda değerlendirmeye izin verdiği söylenebilir.

Israel’e göre, kanallar arasındaki fikirsel farklılıkları göstermek, aydınlanmayla Fransız Devrimi arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak için gerekli bir çaba. Bu çerçevede, kitap, söz konusu farklılıkların aydınlanma geleneğinin yönetim-yönetilen ilişkisini ele alışına, iktisadî fikirlere bakışına, savaş ve şiddet anlayışına ve genel ahlak arayışına nasıl yansıdığını gözler önüne seriyor. Yazar bunu yaparken modern insanın genel eğilimini yansıtır biçimde radikal-ılımlı ikiliğinin altını dolduruyor. Bir tarafta tek töz diğer tarafta iki töz öğretisi, bir tarafta felsefe ve akıl diğer tarafta teoloji ve onunla beslenen ahlak ölçütleri ve tabii ki bir tarafta Spinoza diğer tarafta Voltaire… İkilikler üzerinden düşünme hali yazarın bazı noktaları gözden kaçırmasına, görmezden gelmesine yol açmış gibi. Dan Edenstein, Israel’in, Voltaire’in Candide’sini en son ne zaman okuduğunu merak ettiğini dahi yazıyor. Öyle ki yazarın Voltaire’in adalet ve dinsel tolerans savunusunu görmezden geldiğini düşünüyor. Benim bugünün kimlik sorunları bağlamında daha çok önemsediğim nokta ise Israel’in neredeyse tek töz öğretisiyle çatışacak düzeyde, materyalist aklın rehberliğine güvenip radikallik için bunu yeterli görmesi. Bu durum, bağnazlığı dinsel bağnazlıkla sınırlandıran (s.18), teolojik ölçütlerden kurtulmanın meseleleri halledeceğine inanan (s.62) ve özetle “mucizelerin olabilirliğine” (s.33) inanmaktan vazgeçen bireylerden kurulu bir toplumun sorunların üstesinden geleceğini düşünen bir eğilimi yansıtıyor. Bu eğilimi, farklı varoluş biçimlerini görmezden gelip toplumun bir arada kalabilmesinin temel şartı olan “tanımayı” fiilen geçersiz kılması nedeniyle tehlikeli buluyorum.        

Israel’e yöneltilen bir diğer eleştiri, fikirlerle devrimler arasındaki ilişkiyi sosyo-ekonomik ve politik bağlamından yalıtılmış biçimde kurması. Ben, bu eleştiriye katılmıyorum—en azından yalıtılmış görünen bu ilişkilendirmenin yazarın diğer kitaplarındaki detaylı analizlerle ortadan kalktığı kanısındayım. Ayrıca yazarın fikirler tarihine önem verişi, zaten bunu yeterince yapmadıklarını düşündüğü analiz biçimlerine—örneğin Marksist, postmodern veya kültürel analizlere—bir cevap niteliğinde olduğu için bu yöne ağırlık vermesini doğal buluyorum. Ancak söz konusu eleştiri bana fikirlerle devrimler arasındaki ilişkiye dair bir çift söz söyleme fırsatı veriyor. Açık ki fikirler kendi kendilerine devrime yol açmıyor. İnsanlar, fikirler için mücadele ederlerse devrim olarak nitelenen anlar mümkün hale geliyor. Kimse “iyi-kötü” işleyen bir sistemin yerine belirsizliği de tercih etmiyor. Ilımlı aydınlanmanın tarihe yön verir gibi görünmesini bu açıdan düşünmek gerektiği kanaatindeyim. İnsanlara ılımlı olanı neden seçmemeleri gerektiği anlatılmıyor. Ilımlı, yani ortayolcu fikir, her şeyden önce, kötünün iyisi olduğu için tercih edilmemeli, denmiyor. Şunu hayal edelim: Politik fikirler cetvelinin bir ucunda iyi, diğer ucunda kötü bir fikir yer alıyor. Ilımlı olmak, bu ikisinin “ortasında” yer almak anlamına geliyorsa bu çoğu zaman kabul edilebilir olmaktan uzak. Mesela, köleliğin devamını savunan bir fikri düşünelim; diğer uçta da radikal bir fikir duruyor: köleliğin kaldırılması. Ilımlı görüş bu ikisinin ortasında “köleliği kaldırmayalım ama düzenleyelim” dediğinde bu düzenleme köleyi mi köle sahibini mi daha çok memnun eder? Bu sorunun cevabı, ılımlı aydınlanmanın mı, radikal aydınlanmanın mı tarafında durulacağına işaret ediyor. Tarih maalesef uzunca bir süre köle sahibinin arzu ettiği yönde yazıldı.  

Konunun bir başka boyutu ise fikirlerin zaman yolculuğuyla ilgili. Kendi zamanının “radikal” fikirlerinin birçoğu bugün merkezde, hatta bazen tutucu safta savunulur durumda. Radikallik ise fikrin ne olduğundan ziyade ortaya çıktığı zamanın yerleşik düzeniyle (statükosuyla) ilişkisine dair bir olgu. Bu nedenle, radikal bir fikrin radikalliğinden zamanla eser kalmadığı durumlardan bahsedilebilir. Dinsel toleransı ele alalım ve bunun önündeki engel olarak görülen kiliseyi. Kilise tabii ki bir engeldi ve Fransa özelinde düşünürsek 1882 yılına ait Ferry Yasası ile 1905 yılındaki kilise-devlet ayrımına ilişkin yasaya giden mücadele yolu buna karşı radikal bir cevaptı. Böylece Fransız devletinin (ve vatandaşlığının) Katolik kilisesiyle akdinin bozulması sağlanmıştı. Bu ve benzeri laikleştirme hamleleri başka ülkelerde de gerçekleşti. Ancak toplumların dogmalarından kurtulmaları için bunlar yeterli olmadı. Feyerabend, örneğin, Yönteme Karşı isimli kitabında kilise ve devletin ayrılmasının bilim ve devletin ayrılmasıyla taçlandırılması gerektiğine çünkü bilimin en son, en saldırgan ve en dogmatik dinsel kurum olduğuna bu nedenle işaret etmişti. Bireyler üzerindeki tahakküm, bugün farklı biçimlerde sürdürülmek isteniyor ve buna karşı mücadelenin sadece, “ne olduğu belirsiz” aklın rehberliğinde gerçekleşemeyeceği aşikâr. Bunun için, bu rehberliğin bileşenlerinin tanımlanması ve toplumda tartışılması gerekiyor.

Özetle, Jonathan Israel, aydınlanmayı kendi içerisinde ayrıştırarak Fransız Devrimi sırasında ve sonrasında yaşanan sorunları aydınlanmanın belirli bir kanadına mal etme ve aydınlanma içerisinde radikal olarak tanımladığı kanadı aklama çabasıyla yazdı. Zaten 2014 yılında yayımladığı bir başka kitapla da Robespierre’in terörünü, radikal aydınlanmanın devrimci fikirlerinden ayırma çabasına bir yeni halka ekledi. Onun bu çabaları, bir bakıma, Jürgen Habermas’ın “bitmemiş bir proje” olarak modernlik tezini de hatırlatıyor. Bu tezin ardındaki “nasıl bir modernlik” sorusu, Israel’in de zihnini meşgul ediyor gibi ve bu soru, bugün hala geçerli. Fakat gerçekliğin, modern insanın konuşmayı sevdiği ikiliklerle açıklayabildiğinden uzakta, çoklu biçimlerde ortaya çıktığı kabulü bugün artık akademiden akademi dışına doğru yayılıyor. Radikalliğin de bu etkileşimli gerçeklik temelinde, dayatmacı olmayan bir öğreti halini alması gerektiği kanısındayım. Radikal aydınlanmayı, geleceğe ışık tutan fikirler demeti olarak tanımlarsak, bugün radikallik, insanlar arasında inanç, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmayan, bununla birlikte, doğanın insan olmayan üyelerini de insanlarla eşit kabul eden bir öğreti ve bunun gerçekleşmesine hizmet edecek eylemler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu nedenle, mesela, ekolojik vatandaşlık (ecological citizenship) ya da küçülme (degrowth) bugünün radikal fikirlerinden ikisi olarak nitelenebilir. Öte yandan küresel eğilimler bu “radikal” fikirlerin merkeze doğru ilerleyişini mümkün ve de gerekli kılıyor. Bu durum biraz da Anna Tsing’in ifade ettiği gibi, güvencesizliğin (precarity) bugün “cepleri dolu olanlar” da dahil herkesi etkilemesiyle ilgili. İklim değişikliğinden göç konusuna, teknolojinin neden olduğu belirsizlikten adaletsizlik ve çatışmanın çeşitli biçimlerine birçok mesele söz konusu güvencesizliği daha da hissedilir hale getiriyor. Bu açıdan, radikal tavrın hangi fikirler temelinde ortaya konulduğu çok önemli. Yine de değişim, sorunların bilincindeki insanların ortak mücadele azmine bağlı.

Sonuç olarak, bu kitabı okurken hissettiğim duygunun bir adı var mı, bilmiyorum. Yoksa da olmalı. Nadiren geldikleri için adları olmayan duyguları benzetme yoluyla anlatmak mümkün. Mesela bu kitapla ilgili hissimi daha önce Marshall Berman’ın “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor”unu okuduğumda da hissetmiştim. Okuyup anlama çabalarıyla geçen yılların ardından gelen damıtılmış yorumlar, bu tip kitapların temel özelliği… Bu yorumlara yönelik eleştirilerin olması çok doğal ancak bunlar kitabın değerini azaltmıyor. Aksine kitap söylemediklerinden ziyade söyledikleriyle ve işaret ettiği kaynaklarla zaten aydınlanma tarihine meraklı olanın önüne yeterince uzun bir liste koyuyor. 

Çağdaş Dedeoğlu

Siyaset bilimi doktoru (Twitter: @CagdasDedeoglu)