[Cadı Kazanı] Temiz, adil, sağlıklı gıda- Nuran Seyhan Bayer

Tanzim satışlarda sunulan sebzeleri görünce, bu yazıyı yazmak şart oldu. Satılanların ne kadar temiz ve sağlıklı olduğunu bilmeden kapışılan, torba torba sadece daha ucuz diye alınan bu gıdaların yenmesinin bedeli tabi ki hastalık olarak geri dönecek ama kimse bu bedelden söz etmiyor. Yetkililer  (ne demekse) sadece “bakın biz size daha ucuz gıda sağladık!” diye bir de övünüyorlar ve bunu seçim malzemesi yapabiliyorlar. Oysa seçim malzemesi yapılacak tek şey, “temiz, adil ve sağlıklı gıda” sunmak olmalı. Çok ütopik görünen bu kavram aslında bir anayasal hak ve “yaşama hakkının” temeli. Bir de, ithal baklagilleri de satarak, yok edilmek istenen yerel üreticileri düşünün.

VANDANA SHIVA, Hindistan’da kurduğu ve bir biyo çeşitlilik hareketi olan NAVDANYA ile biri basmati pirinci diğeri hardal tohumu yağı için, Slow Food ile birlikte iki Koruma (Presidia: Slow Food’un zanaatkâr gıda üreticilerine doğrudan destek olmak ve biyo çeşitliliği korumak için yürüttüğü proje) oluşturdu. Vandana sadece, anavatanı olan Doon vadisinde yetişen aromalı Basmati pirincini korumak istiyordu, çünkü Teksas’lı şirket RiceTec, basmatinin aromasını, benzersiz tanesini ve hatta pişirme biçimlerini “icat” ettiğini iddia ederek bu pirinç üzerinden patent almıştı. WTO’nın (Dünya Ticaret Örgütü) , ticari, fikri mülkiyet haklarını koruma antlaşması, aslında Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşayan çiftçiler ve üreticilere ait olan yerel biyo çeşitlilikleri ve bilgileri, haksız bir şekilde sahiplenmeyi sağlayan bir aracı rolü oynamaktadır. Yakında SİYEZ BUĞDAYI ve bulgurumuzu Amerikan patentli olarak ithal edersek şaşırmayın.

VANDANA ayrıca, sözde hijyenik önlem adı altında hardal yağını yasaklayarak, Hindistan’daki büyük yemeklik yağ pazarını ele geçirmeye çalışan küresel soya endüstrisi ile mücadele etmek için de Hardal Koruması’nı oluşturmuştu.

Herhangi bir gıda güvenliği olmaksızın herkese zararlı, sağlıksız ve lezzetsiz gıdalar dayatma mekanizması olan, bizim de 1995 yılında üye olduğumuz WTO’nın ülkemizde neler yapabileceğini tahmin edebilirsiniz.

Tanzim satışlardaki sebzelerde ve mevsimsiz satılan domateslerde, pestisit (zirai ilaç) kalıntısına bakıyor mu acaba ilgili belediyeler? Yoksa Ukrayna’dan bile “sağlıksız” diye geri gönderilen domatesler mi bunlar? Kimseden çıt yok ve üç kuruş daha ucuz diye insanlar torba torba domates alıyorlar. İşin en ilginç yanı buralardan alışveriş yapan kişilerin çoğu 40 yaş üstü. Bu insanların yaşı gereği, ocak- şubat aylarında domatesin doğal yetişmeyeceğini bilen kişiler olması gerektiği ise ayrı bir garabet zaten.

Toprağın lezzetini bir kere bozarsak bunun geri dönüşü olmayacak. Açlık çeken insanların doyurulabilmesi için, genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanılması gerektiği söylenmekte. Oysa yapılan araştırmalar, biyo çeşitliliğe dayanan ufak ölçekli çiftliklerin bile daha fazla üretim yapabildiğini göstermiştir. Aynı yalan endüstrileşen tarım için de geçerli. Rakamlar tamamen organik tarıma geçildiğinde de insanların doyacağını söylüyor çünkü. Üretilen tüm yiyeceklerin üçte birinin yenmediği düşünülürse, bu gerçeklik reddedilemez.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  

Hannah Arendt

Nuran Seyhan Bayer