[Bir Avrupa Macerası] Bu bir Feminist İsyan! – Mehtap Doğan

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü, İstanbul’da ilk kez, 2003 yılında, “Savaş ve İşgal” temasıyla gerçekleştirildi. “Savaşı çıkaran, savaş kararı alanların hepsi erkek, tesadüf mü!” diyen kadınlar, Taksim Meydanı’ndan Mis Sokak’a kadar yürüdüler. 2004 Yılının teması “Kadın Cinayetleri”, pankartı ise “Erkek vuruyor, devlet koruyor”du. Bundan bir yıl sonra yürüyüş Galatasaray’dan başlayıp, Taksim Meydanı’nda son buldu. Kadınlar bu defa “Erkek düzenine itaat etmiyoruz” diyorlardı.

2006 Yılında “Feminist başkaldırı”, 2007 yılında “Patriyarkaya karşı feminist mücadele”, 2008 ve 2009’da “Militarizme, kapitalizme, milliyetçiliğe, patriyarkaya karşı feminist mücadele”, 2010 yılında ise “Erkek egemen düzene karşı feminist mücadele” pankartları taşındı.

17 Yıldır benzer taleplerle, kesintisiz şekilde devam eden 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü, bu yıl polisler tarafından engellenmek istendi. Yoğun güvenlik önlemleri alan polis, Taksim Metro İstasyonu’nu ve İstiklal Caddesi’ne çıkan yolları kapatmakla kalmadı, alandaki kadınlara göz yaşartıcı gaz, plastik mermiler ve köpeklerle müdahale etti.

Kamera: Fatih Pınar

İstiklal Caddesi baştan aşağı inşaat çukurlarıyla dolu olduğunda da, bombalar patladığında da, Olağanüstü Hâl koşulları altında da 8 Mart’ta sokakları, meydanları boş bırakmayan kadınlar, bütün engellemelere rağmen bir kez daha Taksim’i mora boyamayı başardılar.

Sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz!

Tüm dünyada kadınların binler, on binler, milyonlar olup sokakları, meydanları doldurduğu, hayatı durdurduğu, hakları ve özgürlükleri için seslerini yükselttiği 8 Mart’a, bu yıl kadınların, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganı eşliğinde polise gösterdikleri direnç damgasını vurdu.

Polis ablukasına rağmen…

Zambak Sokak önünde barikat kuran polis, bir grup kadını Taksim Meydanı’na doğru sürüklerken, iki yönden sıkıştırdığı diğer gruba biber gazı ve plastik mermilerle saldırıldı. Ancak bütün bu müdahaleler kadınların sesini kısmaya, onları susturmaya yetmedi. Taksim Meydanı’nda başlayan feminist isyan Eminönü’ne doğru yayıldı. “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop”, “İnadına isyan, inadına özgürlük”, “Tayyip kaç kaç kadınlar geliyor”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” sloganları sadece Taksim’de değil, Galata, Cihangir, Eminönü sokaklarında da yankılandı.

“9 Mart, Solcu abilerin döviz eleştirme günü”

Tüm engellemelere rağmen Fransız Kültür Merkezi önünde toplanan kadınlar, 121 gündür tecridin kaldırılması talebiyle açlık grevi eylemini sürdüren Leyla Güven’i, Ankara’da tecavüz edilip bir gökdelenin 20’inci katından atılan Şule Çet’i, iyileşmek için donör bekleyen 3,5 yaşındaki Öykü Arin’i de unutmadılar

“Diktatör değil vibratör istiyoruz”, “Vajinam şekil, önümden çekil”, “La gardaş bu biseksüel size ne etti?”, “Sen onu benim kilitorisime anlat”, “Kalkıp bir bardak çay koymaz, 8 Mart’a geleceğim diyor” gibi birbirinden renkli dövizler ise bu yıl “Solcu abiler” tarafından en çok eleştirilecek dövizler arasına girdi.

Kadınlar mı, emekçi kadınlar mı?

Bazen, 8 Mart’ta solcu erkeklerden gelen mesajları cevaplamak, onların eleştirilerine karşılık vermek Taksim Meydanı’nda polise direnmekten daha yıpratıcı olabiliyor. Örneğin “8 Mart’a emek vermiş bir kadın olarak, emekçi kadınlar gününü kutluyorum” yazan bir mesaja, “Ben kadınları emekçi ve diğerleri diye ayırmayı doğru bulmuyorum” dediğinizde, en az üç gün sürecek bir tartışmanın fitilini ateşlemiş oluyorsunuz. Bir de bunu aynı gün içinde, birden fazla erkekle yaptığınızda çekilmez bir çileye dönüşüyor.

8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” mü, “Emekçi Kadınlar Günü” mü olduğu konusunda sadece solcu erkekler değil, elbette kadınlar ve örgütler arasında da görüş ayrılıkları var. Yaklaşımlardan biri, kadına yönelik şiddet, baskı ve ayrımcılığın sınıftan bağımsız olarak tüm dünya kadınlarının sorunu olduğu, dolayısıyla tüm kadınların günü olduğu, diğeri ise biraz da tarihselliği nedeniyle emekçi kadınların dayanışma günü olduğu yönünde.

Ben kadınlar günü diyenlerdenim. Neden mi?

8 Mart’a neden “Emekçi Kadınlar” değil de, “Kadınlar Günü” demeyi yeğlediğimi, aktivist olduğumu bilen Solcu arkadaşlardan aldığım kutlama mesajları eşliğinde açıklamaya çalışayım.

1. Mesaj: “AVM köşelerinde bugünü sulandıran, popüler kültüre meze eden kadınla, emeği uğruna yaşamını ölüme yatıran kadını aynı gözle göremiyorum.”

Zengin, fakir, işçi, patron fark etmeksizin bütün kadınlar herhangi bir ücret almadan erkeklere hizmet ediyorlar. Yemek pişirmek, temizlik yapmak, çamaşır, bulaşık yıkamak, çocuk, yaşlı, hasta bakmak gibi evdeki erkeklerin yapmadıkları işleri yapıyorlar. Fiziki, ekonomik, psikolojik ya da cinsel şiddet görüyorlar. Bu yüzden, 8 Mart’ı “AVM köşelerindeki” kadının da, “yaşamını ölüme yatıran” kadının da günü olarak görüyorum.

2. Mesaj: “Ben demiyorum ki 8 Mart kadınların değil, tabi ki kadınların. Ama sadece işçi kadın değil, evinde eline süpürge alan, çamaşır yıkayan kadın da emekçi. O yüzden emekçi kadınlar demeniz gerekiyor.”

Öncelikle şunu merak ediyorum. Acaba 17 yıldır Türkiye’de gece yürüyüşünü organize eden, katılan, kadına yönelik şiddete karşı aktivizm yapan, sadece 8 Mart’ta değil, Gezi’de, 1 Mayıs’ta, 25 Kasım’da polis copuna, gaz fişeğine, plastik mermiye, tazyikli suya maruz kalmayı, izdihamda ezilmeyi, işten atılmayı, TOMA önünde koşturmayı, horlanmayı, mimlenmeyi göze alan kadınlar solcu erkekler kadar kadın emeğine kafa yoramıyorlar mı? “Evinde eline süpürge alan, çamaşır yıkayan” kadının emeğini göremedikleri için “emekçi kadın” söylemine karşı çıkmaları mümkün olabilir mi? Emekçi olmayan kadın var mı?

5Harfliler sitesinde yayınlanan “Hangi 8 Mart’sınız? Kadınlar Günü mü? Emekçi Kadınlar Günü mü?” yazısında geçen şu cümle aslında durumu pek güzel özetliyor: “İşçisi, tuzu kurusu eciş bücüş adamlara direnmeyenimiz, emekleri kurda kuşa yem edilmeyenimiz mi var? 8 Mart’ı kapitalizme kaptırmamak için “emekçi” kelimesine muhtaç değiliz çok şükür. Ömrümüz dişlerimizle kazandığımız mevzileri savunarak geçiyor.”

Kadın mücadelesine emek veren biri olarak, ben kadınları emekçi ve diğerleri diye ayırmayı doğru bulmuyorum. Çünkü, “emekçi” denildiğinde akla ilk olarak ücret karşılığı bir işte istihdam edilen kadınlar geliyor. Dünya Kadınlar Günü söylemi ise sadece işçi kadınların emeğini değil, ev içi emeği de kapsıyor. Ayrıca Dünya Kadınlar Günü, sadece emek sömürüsünü değil, aynı zamanda cinsiyet üzerinden ezilmeyi de vurguluyor. Fabrika işçisi, seks işçisi, burjuva, ev kadını, hetero, lezbiyen tüm kadınlar aynı sorunları yaşıyor ve hayatın erkek bakışına, egemenliğine göre biçimlendirildiği, hane içinde kocanın, babanın, abinin üstünlüğünün kabul edildiği patriyarkal düzende eziliyorlar.

3. Mesaj: “Ben, ’Tayyip’in ikinci, üçüncü, beşinci eşi olmaya hazırım’ diyen kadınla, kadın hakları için hayatını riske atan kadını aynı kefeye koyamıyorum.”

Ben de koyamıyorum, çünkü söz konusu iki kadının aynı avantajlara, bilgi birikimine, sosyal ağa, aileye, direnç gösterecek güce sahip olduklarını düşünmüyorum. “Ben Tayyip’in eşi olmaya hazırım” diyen kadına ideolojik olarak katılmasam da, haklarını savunmamız gerektiğine inanıyorum.

Türkiye’deki okuryazarlık oranlarında cinsiyetler arası büyük bir eşitsizlik söz konusu. 2016 Verilerine göre, ülkemizde 6 yaş ve üzeri nüfus içerisinde yaklaşık 2,5 milyon kişi okuma yazma bilmiyor. Bu nüfusun içerisinde kadınların oranı ise yüzde 84. 6 Yaş üstü kadın nüfusun yüzde 5,9’u okuma yazma bilmezken, erkeklerde bu oran yüzde 1,1. Rakamlar arasındaki uçurumun en önemli nedeni ise kadınlara erkeklerle aynı fırsatların sunulmuyor olması.

Türkiye’de aileler erkek çocuklarına okula gitmeleri için gerekli imkânları sağlarken, kız çocuklarını maddi imkânsızlığı gerekçe göstererek okuldan alıyor. Kızlardan kardeşlerine bakması, tarlaya tapana gitmesi, ev işlerini yapması beklenirken, oğlanlar top peşinde koşturuyor.

2016 yılında gerçekleşen toplam evlilikler içerisinde 16 veya 17 yaşında evlendirilen kız çocuklarının sayısı 27 bin 637. Tabi bu rakama dini nikâhlar dâhil değil. Reşit olmadan evlenen erkeklerin sayısı ise bin 319. Daha 18’ine girmeden kendisinden yaşça büyük adamlarla evlendirilen çocuklardan önce kadınlık ve gelinlik, sonra da analık yapmaları isteniyor. “Mutfakta aşçı, yatakta fahişe, sokakta hanımefendi” olması, yazgısına boyun eğmesi, erine itaat etmesi, “eksik etek” olduğu için her yere gitmemesi, elinin hamuruyla her işe karışmaması, “saçı uzun, aklı kısa” olduğu için fikir beyan etmemesi tembihleniyor. Hayatı boyunca türlü baskılara ve şiddete maruz kalmış, erkekliği otoriteyle özdeşleştirmiş bir kadının hane erkeklerinin desteklediği bir partiyi desteklemesinden, Erdoğan gibi bir diktatöre hayranlık duymasından ve böyle bir adamın eşi olmayı istemesinden daha olağan ne olabilir ki? Bu yüzden öfkemizi bu kadına değil, onu bu hale getiren sisteme yönlendirmemiz gerekiyor. Benim sorunum Tayyip’in eşi olmak isteyen kadınla değil, benim sorunum kadını kadına düşman eden, kadını ezen, haklarını elinden alan patriyarkayla. Bu yüzden 8 Mart sadece emekçi ve Solcu kadınların değil, o kadının da günü olmalı diyorum.

4. Mesaj: “8 Mart’ın kadınlar günü olarak kutlanması, bu özel günün içinin boşaltılmasına neden oluyor.”

8 Mart’ın tarihi 1857’de New York’taki dokuma işçisi kadınların daha iyi çalışma koşulları için başlattıkları greve ve 1908’de işçi kadınların meşhur ‘Ekmek ve Gül’ sloganıyla giriştikleri eylemlere kadar uzanıyor. “Ekmek” ekonomik adaleti ve güvenceyi, “Gül” ise daha iyi yaşam koşullarını simgeliyordu.

1909’da Amerikan Sosyalist Partisi şubat ayının son pazarının “Kadın Günü” olarak kutlanmasına karar verdi. Bundan bir yıl sonra yani 1910’da da Kopenhag’da gerçekleştirilen 2. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın Uluslararası Kadın Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Louise Zeitz’ın Gleicheit’ta yazdığı kadınlar günü önerisini Clara Zetkin bu toplantıda önerge haline getirdi. Günün 8 Mart olarak kararlaştırılması ise 1913’leri buldu.  

25 Mart 1911’de New York’taki bir gömlek fabrikasında çıkan yangında çoğu İtalyan ve Yahudi olan 140 kadının, önlemlerin yetersizliği nedeniyle, yanarak ölmesinin ardından, yaklaşık 100 bin kişi sokağa döküldü. 8 Mart Rusya’da ilk kez 1913’de, Türkiye’de ise 1921’de kutlandı. 8 Mart 1977’de Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Kadınlar Günü olarak tanındı. Bu kararın ardından da Türkiye’de ilk kitlesel kadın yürüyüşü yapıldı.

80’lerde feminist hareketin ortaya çıkışıyla birlikte de “8 Mart kimin?” kavgası başladı. Çünkü feminist hareket, kadınları ezenin erkek egemen sistem olduğunu ve tüm kadınların ortak bir ezilmişlik yaşadığını, dolayısıyla da kadın kurtuluş mücadelesinin öznesinin sadece işçi kadınlar değil tüm sınıflardan kadınlar olduğunu söylüyordu.

TÜİK Kasım 2017 Temel İşgücü Göstergeleri veri tabanına göre ülkede 15 yaş ve üzeri toplam nüfus 60 milyon 223 bin. Bu nüfusun 30 milyon 399 bini kadınlar ve 29 milyon 824 bini de erkeklerden oluşuyor. İşgücü olarak nitelendirilen nüfus ise 31 milyon 790 bin; bu sayının 10 milyon 287 bini kadınlar, 21 milyon 503 bini ise erkekler.  İstihdam edilen nüfus içerisinde de toplam 8 milyon 904 bin kadın ve 19 milyon 612 bin erkek var. Bu sayılar oransal olarak değerlendirildiğinde büyük bir eşitsizlik göze çarpıyor; çünkü 15 yaşın üzerindeki toplam nüfus içerisinde istihdam oranı erkeklerde yüzde 65,8 olmasına rağmen, kadınlarda bu oran yüzde 29,3 seviyesinde kalıyor.

Ayrıca kadınların işsizlik oranı da erkeklerinkinden daha fazla. Erkeklerde işsizlik oranı yüzde 8,8 iken, kadınlarda bu oran yüzde 13,7. Kadınların yaklaşık 11 milyonu, “ev işleriyle meşgul” olduğu için iş gücüne katılım sağlayamıyor. Türkiye’de yüksek öğretim mezunu olmak da yetmiyor. İstatistikler yüksek öğretim mezunu kadınların da yüzde 21,3’ünün işsiz olduklarını gösteriyor. AB’ye üye ülkelerde ise bu oran sadece yüzde 5,1.

Rakamlardan da anlaşılacağı üzere kadınların büyük bir kısmı evde, bir kısmı da hem evde hem de işte mesai yapıyor. Üstelik evde yapılan mesaiden maddi bir kazanç sağlanmıyor. Ücret karşılığı çalışan ya da çalıştığı işte hak ettiği ücreti alan kadın sayısı ise oldukça az. Kısacası, “Kadınlar Günü” söyleminin, 8 Mart’ın içini boşalttığı fikrine kesinlikle katılmıyorum. Aksine ücretli emeğe, ücretli emek sömürüsüne işaret eden “Emekçi Kadınlar Günü”nden daha kapsayıcı olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü daha geride bıraktık. Taksim Meydanı’nda toplanmaya çalışan kadınlara engel olunmuş, gazla, plastik mermilerle, köpeklerle müdahale edilmiş, basın açıklaması yapmalarına izin verilmemiş, saatler 21.30’u gösterdiğinde cadde tamamen boşaltılmış olsa da biz kadınlar sesimizi yükseltmeye, feminist isyanı büyütmeye ve Taksim’de toplanmaya devam edeceğiz.

Susmuyoruz, korkmuyoruz ve feminist isyana yapılan bu müdahaleyi kabul etmiyoruz.

Yaşasın 8 Mart. Yaşasın feminist mücadelemiz.

Mehtap Doğan

[email protected]