Veronika’nın İkili Hayatı, kaybolan hatıralar ve kaybolan gelecek – Ayşe Uyduranoğlu

Krzysztof Kieslowski, Polonya’nın dünya sinemasına büyük bir armağanıdır. En büyük tutkusu sigara içmek olan yönetmen, edebiyatın sinemadan çok daha üstün olduğunu ifade etmiştir. Böylece sadece filmleri ile değil, bu beyanatı ile de kalbimi çelmiştir. Bir çoğumuz, Kieslowski’yi Fransız bayrağının renklerine atıfta bulunarak çektiği “Üç Renk” serisi ile tanırız; Mavi, Beyaz ve Kırmızı. Daha az bilenen filmleri ise, On Emir’den esinlenerek çektiği “Dekalog” serisidir. Ama benim gönlüme “Veronika’nın İkili Hayatı” ile taht kurmuştur. Bu filmi neden çok sevdiğime dair onlarca neden sayabilirim.  Düşünün, bir film için iki farklı son çeken dahi bir yönetmenin filminden bahsediyoruz. Biri Amerikalılar için, biri Avrupalılar için. İki farklı kültür, iki farklı yaşam tarzı ve iki farklı sonla biten bir film.

Maruz kaldığımız değişim baş döndürücü. Yaşadığımız şehirlerin sokaklarına ait hatıralarımız, yaşanmışlıklarımız hızlı bir şekilde kayboluyor.  İstanbul, artık Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” ya da “Huzur” romanlarında bahsettiği İstanbul değil. Kendi doğasına, tarihine, hatıralarına uymayan ne varsa hepsinden fazlası ile nasibini alıyor ve sanırım almaya da devam edecek.  Elli-atmış yıl boyunca insanların hayatında olan, onlarla birlikte büyüyen bir ağaç yeni yapılacak bir bina için birdenbire kesilebiliyor. Sabah o sokaktan işe gitmek için yürüyorsunuz. Akşam iş dönüşü sokağa girdiğinizde, ağacın kesildiğini, dallarının hatıralarınızla beraber darmadağın olduğunu görüyorsunuz. Ahmet Haşim’in en sevdiği vakit, akşam vakti imiş. Şair, akşam karanlığının çirkinlikleri sakladığını düşünürmüş. Maalesef akşam karanlığı, bütün bu çirkinlikleri saklayacak kadar kudretli değil, saklayamıyor. Astım hastası iseniz, göğsünüzün üstündeki baskıyı hissediyorsunuz. Sokağın başında oturan, ömrünün tamamı nerede ise bu sokakta geçen yaşlı bir kadına inme iniyor. Bir anda, hatıralarınız sizden zorla alınıyor, tarumar ediliyor. Her şey ama her şey, öyle hızlı ve çirkin bir şekilde değişiyor ki yıllardır yaşadığınız şehri tanıyamaz hale geliyorsunuz.

Kieslowski, “Veronika’nın İkili Hayatı”nda birbirini hiç tanımayan, ama tıpatıp birbirinin aynı olan, biri Paris’te, diğeri Varşova’da yaşayan iki genç kızın hikayesini anlatır. İkisi de aynı yaştadırlar, sanatçıdırlar ve ikisinin de kalbinde sorun vardır. Film, metaforlar üzerinden ilerler. Filmin müzikleri, “Üç Renk”in müziklerini de yapan Zbigniew Preisner’e aittir. Varşova’da yaşayan Veronika, sahnede kalp krizi geçirerek bu dünyadan göçer. Paris’te yaşayan Veronika, Varşova’da yaşayan Veronika’dan habersizdir. Ama bir yerlerde diğer yarısının yaşadığını hep hisseder. Parisli Veronika, diğer yarısının ölümünü de hisseder ve buna bağlı olarak bir seçim yapma aşamasına gelir. İktisat derslerinde fırsat maliyeti konusunu anlatırken her seçimin, her tercihin aynı zamanda bir vazgeçiş olduğundan bahsederiz. Veronika, sağlık problemi nedeni ile opera sanatçısı olmaktan vazgeçer. Bu kararı çok zorlanarak almıştır. Bu kararın onda yarattığı etkiyi azaltabilmek için hatıralarına ve çocukluğuna sığınmak ister; teselli bulmak için baba evini ziyaret eder. Baba evinin yeri aynıdır. Ve film biter. Bu son, Kieslowski’nin Avrupalılar için çektiği sondur.

İstanbul’da doğup, büyüyenlerin baba evi diye bildikleri bir çok bina yıkıldı. Yıkılan binaların yerine yenileri yapıldı. İnsanların hatıraları yok edildi ve insanlar, doğup büyüdükleri şehre yabancı oldular. Eğer biz, zor durumlarda hatıralarımıza, çocukluğumuza sığınamıyorsak, neye sığınacağız? Bizi, diğer canlılardan ayıran bilincimiz ve hatıralarımız değil midir? Bu değişim, maalesef İstanbul ile sınırlı değil. Bu kadar hızlı değişim, insanları kendi geçmişlerine yabancı eder ve nesiller arasında çok büyük uçurum yaratır. Çocuklarımız, baba evinin ne anlama geldiğini bilmeden, kendi geçmişlerine yabancılaşmış olarak büyüyorlar.

Ne yazık ki kaybolan sadece hatıralar ve geçmiş değil, aynı zamanda bu çocukların gelecekleri de çalınıyor. İklimler değişiyor. Gelecek nesiller, önlem alınmadığı takdirde iklim değişikliğinden çok kötü etkilenecek. 16 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde yaptığı konuşma ile hepimizin hayranlığını kazandı. Geleceğimizi bize geri verin, dedi. Thunberg, bununla yetinmedi, yoluna devam ediyor. Thunberg, bize çok önemli bir şeyi hatırlattı. Gençlerin, çocukların hem geçmişini hem de geleceğini aynı anda yok etmeye hakkımız yok.

.

Ayşe Uyduranoğlu