Günün ManşetiKöşe YazılarıManşet

Borçlu olduklarımız: Gözlerine bakabilmek ve şükran duymak – Abdullah Onay

Köleliğin hukuku tarihi açıklayamaz
(Murathan Mungan: Oyunlar, İntiharlar, Şarkılar)

Tarihin bir kesitinde yaşayıp giderken, kimlere şükran duyarız? Kullandığımız geçmiş kuşaklarca üretilmiş, kültürel, maddi değerler, yollar, köprüler, demiryolları, kamu binaları, hastaneler, ibadet yerleri vb. “uygarlık” diye adlandırılan tüm bu “miras” için gönül borcu duyar mıyız?

Düşünce ve inançlara göre değişir verilecek cevaplar. Dindarlar için “bütün bu nimetleri” veren yaradandır; ona şükredilir. Milliyetçi düşünceye sahip olanlar için ise minnet duyulan atalardır. Fetihler ya da işgallere karşı mücadeleler vardır, ama hep savaş üzerinden  şükran duyguları ifade edilir.

Sol düşüncede ise emekçilerdir şükran duyulacak olanlar. Brecht’in “Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiirinde dile getirdiği gibi:

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?
Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.

Çağımızın hegemonik ideolojisinin “birey”i ise kimseye şükran mükran duymaya gerek duymaz. Bireyin kendi ellerindedir her şey, ne yaptıysa odur. İlla bir minnet duygusu olacaksa, miras bırakan ailesine olabilir. Devletin görevi ise zenginlik’i yaratacak bireyin önünü açmaktır. (*)

“Serveti anonim bir kabile ürünü olarak görmek ve onun ‘yeniden dağıtımından’ bahsetmek ahlâken iğrençtir. Zenginliğin ayrım gözetmeyen, ortak bir işlemin sonucu olduğu, hepimizin bir şeyler yaptığı ve kimin ne yaptığını söylemenin imkânsız olduğu ve bu nedenle bir tür eşitçi ‘dağıtımın’ gerekli olduğu görüşü, bir vahşiler sürüsünün sadece fiziksel güç ile kayaları hareket ettirdiği ilkel bir orman için geçerli olabilirdi (orada bile birisinin hareketi başlatmış olması ve organize etmesi gerekirdi). Bu görüşü bireysel başarıların açık bir şekilde kayda geçirildiği endüstriyel bir toplumda savunmak öylesine aptalca bir kaçamakçılıktır ki ona şüphe ile yaklaşmak bile bir edepsizliktir.” (Ayn Rand, Kapitalizm Nedir?, çeviren: Necdet Kandemir)

Farklı düşüncelerden örnekleri sürdürebiliriz elbet. Ama konumuz ayrımları değil, ortaklaştıkları önemli bir nokta.

Tüm bu düşünceler, birilerine borçlu hissedip hissetmeseler de uygarlık sürecindeki hayvan emeğini yok sayma konusunda benzer bir tavır içindedir.

Oysa ulaşmış olduğumuz “uygarlık”ın önemli bir bölümünü hayvanlara borçluyuz. İnsanlık tarihi boyunca yaratılan özel ve kamu mülklerinde hayvanların ağır sömürüsü vardır.

“İnsanın avcılık ve yiyecek toplayıcılığı yoluyla maddi gereksinimlerini karşılama mücadelesi verdiği on binlerce yılın birikimi sonucunda, birtakım yaban hayvanlarını ve yaban bitkilerini evcilleştirerek ‘uygarlaştığını’ biliyoruz. (…) avcılık ve yiyecek toplayıcılığından hayvancılığa ve tarıma, yani yiyecek üretimine geçiş, ilk ekonomilerin ortaya çıkışını, diğer bir deyişle uygarlığın temelini simgeliyorsa…” (Fikret Şenses, Bir Başka İktisada Giriş, s. 35-36) (**)

Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde neredeyse ekonomi ve hayatın yeniden üretimi hayvanlar üzerinden gerçekleştiriliyordu. Tarımsal üretim o koşullarda ancak hayvanların çalıştırılması ile mümkündü. Atlar, katırlar, öküzler, vd.’nin taşıma, çift sürme işlerinde olmaz ise olmaz bir emeği vardı. Sırf Avrupa’da geç bir tarihte, 18. yüzyılda bile tarımda 20 milyon civarında at ve 20 milyon civarında öküz kullanılırdı.

Yine insanlar, hayvanların, etinden, sütünden yağından yararlanarak beslenebiliyorlardı. Ulaşım da tamamen hayvanlar sayesinde gerçekleştiriliyordu.

Kapitalist sermaye birikiminde hayvan sömürüsü

Kapitalist sermaye birikimi de ağırlıklı olarak hayvanlar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Sömürgecilik döneminde Avrupalılar fethettikleri yerlerde yalnızca doğal kaynakları ve köleleştirdikleri yerli toplulukları değil, hayvanları da yağmalamışlardır.

Michael North, Hollanda sanatını incelediği kitabında, bunu ekonomi ile ilişkilendirirken Hollanda ticaretinin büyümesini ringa balığına bağlar:

“Ringa balığı ticareti tuz ticaretinin de nedenidir; tuz ve ringa balığı ticareti bir anlamda bu ülkenin tüm Baltık Denizi ticaretini ele geçirmesi anlamına gelir, Hollanda balıkçıları, Avrupa’da yakalanan toplam ringa balığının yaklaşık yarısına denk düşen, 200 milyon ringa balığı yakalardı.” (Michael North, Hollanda Altın Çağı’nda Sanat ve Ticaret, çeviren: Taciser Ulaş Belge)

Yine Amerika kıtasının fethi ile kıtanın hayvan faunası gerçek anlamda kazınmıştır. “Altına hücum” çağını bu maden üzerinden biliriz; ama hayvan sömürüsünün sisteme hükmedecek bu gücün temelindeki rolünü pek düşünmeyiz:

“Avrupalılar Kuzey Amerika’ya ilk geldiklerinde mavi, uzun kuyruklu zarif güvercinler o kadar çoktular ki, bir göçmen şunları yazıyordu: ‘Hayal edemeyeceğiniz kadar yabani güvercin oluyor… o kadar çoktular ki gökyüzünü gölgeliyorlardı.’ Çok kolay avlanabiliyorlardı. Yavru güvercin eti popüler oldu. 1850’lerde demiryolları açılmaya başladığında yalnızca New York’a yılda 300 bin güvercin gönderilebiliyordu. Rakamlar git gide arttı. 1874’te Oceana ilçesi doğudaki piyasalara günde 1 milyon güvercin gönderdi. Van Buren 7.5 milyon güvercin gönderdi piyasalara. Katliam tüm hızıyla sürüyordu. Sonuç: Bir zamanlar sayıları 5 milyara yaklaşan türün son temsilcisi 1914 yılında tutsakken öldü…” (Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi, çeviren Ayşe Başçı-Sander)

Rusya’daki sermaye birikiminde de yoğun bir hayvan sömürüsü görülür. Nitekim Lenin’in Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’nde de kürk ve dericilik önemli bir kalem olarak yer alır.

“Rusya’da kürk katliamları 13. yüzyıla kadar gider. Dinyeper Havzasında 1204’te hiç kürklü hayvan kalmamıştı. 16. yüzyılda kapanların kurulmadığı tek yer Sibirya’ydı ve oraya hücum başladı. Kürk temel ticaret ve para birimi haline geldi. 17. yüzyılın ortalarında Rus devletinin toplam gelirinin üçte birinden fazlası kürk ticaretinden geliyordu. Sibirya’ya ilk gidenler şaşkındı kakım ve diğer hayvanlar insana yaklaşıyorlar ve elle yakalanabiliyorlardı. Bir bölgeyi tüketince avcılar doğuya doğru gidiyordu. Nitekim 18. yüzyılda Sibirya’da bile kürklü hayvanlar tüketilmişti. Milyonlarca hayvan kürkünden ötürü öldürüldü ve nesilleri tüketildi.” (Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi)

Bu örnekleri arttırmak mümkün, ama o zaman yeni bir tarih, sömürülenlerin tarihini yazmak gerekir.

Hayvan sömürüsüne dayalı dev endüstrilerin doğuşu

Geleneksel toplumlarda elbette hayvan sömürüsü içeriyordu, Fakat daha gerçek bir “ihtiyaca” dayanıyordu. Kendine yeterliğe dayalı bir ekonominin sınırları kadar.

Teknolojideki büyük gelişmeler, hayvan sömürüsüne dair önemli değişikliklere yol açtı. Tarımdaki makinizasyon hayvan emeğine ihtiyacı azalttı. Ulaşımda da bu gereklilik ortadan kalktı. Bunlar daha çok  Güney’in yoksul ülkelerinde mevcut.

Ama sanayileşme, artan insan nüfusu, kentlere yığılan yoksulların beslenme sorunu, hızlanan hayat temposu fast-food kültürünü doğurdu ve dolayısıyla hayvan sömürüsünü arttırdı. Emeğin yeniden üretimi için yoğun hayvan sömürüsüne gerek duyuluyordu. Foer’in Hayvan Yemek kitabında bir et üreticisinin 50 senedir aynı fiyattan et yediriyorum, sözleri bunun ifadesi. 20. yüzyıl başındaki kişi başına düşen et tüketimi, yüzyıl sonuna gelindiğinde 10 misline çıkmıştı. Endüstriyel et üretimi ABD’den başlayarak çığ gibi büyüyordu. Tabii sermayenin kâr hırsına dayalı bu ucuza mal etme yolları, hayvanlar için korkunç işkencelere dönüşüyordu. Sonuçta teknoloji hayvan sömürüsünü azaltacağı yerde, çoğalttı. Pompalanan et tüketimi ile her yıl milyarlarca hayvanın parçalandığı bir korku tüneline girildi.

Evet bu korkunç endüstrinin hayvanları “görünmez kıldığı” bir dönemde yaşıyoruz ama, mesela, Türkiye’nin 1980’lere kadar nüfusunun yarıdan fazlası köylerde yaşıyordu. Yani günümüzde yaşayanların çoğunda görünür hayvan emeği var. Sütünü içmiş, yumurtasını, etini yemiş ya da satmış. Eğitim, sağlık masraflarını hayvanlar karşılamış. Yani hayvan emeği ile büyümüş çok kişi.  Görünmez değil yani, bunun sömürü olduğu ise bir bilinç sorunu. Yine de o görünürlüğün yarattığı başka bir ilişkiden söz edebiliriz. 1990’larda Meclis’te hayvan hakları yasası görüşülürken  milletvekili Cevdet Erdöl bunu dile getirmiş; en azından bir kadir kıymet bilme durumu diyebiliriz:

“Etiyle, sütüyle, derisiyle, yumurtasıyla, canlarıyla, kanlarıyla bizlere hizmet eden, yük taşıyarak bizlere hizmet eden ve karşılık beklemeyen, sadece sevgi ve sadece bir okşanma bekleyen bu canlılara, bizim çok daha saygılı olmamız lazım.”

Desmond Morris 1990’da yazdığı Hayvan-İnsan Sözleşmesinde (çeviren Mehmet Harmancı) insanın hayvan ile yaptığı sözleşmeyi bozduğunu, hayvanların  ağır bir sömürü yaşadığını anlatır. Bütün bu sömürünün bitirilmesinde hüzünlü bir son görür:

“Onları minnet ve sevgiyle uğurlamalıyız. Bu hayvanlar bizi 10.000 yıl beslemişler, yaşam ve ölümü bizimle paylaşmışlar ve hep bize, bizim onlara verdiğimizden çoğunu vermişlerdir. Onlar olmasaydı, uygarlık da olmayacaktı.”

Artık insan türünün yaptığı bir dünyadan söz edebiliriz. Bu dünyada hayvan sömürüsünü sürdürebilir kılan hiyerarşik ideoloji ve kapitalizmin metalaştırma dinamiği; yoksa artık insan türü, hayvan sömürüsü olmadan da hayatını sürdürebilir mevcut birikimiyle. Kapitalizmin karşısına gerçekten bir alternatif konacaksa, başlangıç noktası da bu olabilir. Bunun da insanlık tarihi kadar eski bir birikimi var: Eşitlik ve özgürlük düşüncesi bir adım ileriye götürülebilir.

Öncelikle hayvanlara olan borcun kabulünün bile sembolik bir anlamı olacaktır. Madem ki çağımız “özür” çağı, hayvanlardan özür dilendiğini gösteren anıtların dünyanın belli başlı merkezlerine dikilmesi önemli bir adım olabilir.

Evet Morris’in önerisi hüzünlü bir veda. Ama mutlaka daha iyisini yapabilir İnsanlık. Yeter ki, yüzlerine bakıp, “Kardeşlerimiz, bugüne değin sizden aldıklarımız için şükran borçluyuz, bizi affedin” diyebilelim!

Hayvanlar sezgileri güçlü ve yüce gönüllüdürler, muhtemelen türümüzü affedeceklerdir!

(*) Bu ideolojinin hayvan sömürüsünün inanılmaz boyutlara varmasındaki rolü, başka bir yazının konusu olsun.

(**) Hayvanlar konusunda bir duyarlılığı olan Server Tanilli’nin bilinen kitabı Uygarlık Tarihi’nde uygarlığın gelişiminde hayvanların rolü geçmez mesela. Üstelik İlhan Selçuk’tan alıntıyla “Şimdiye dek tüm uygarlıklar sömürü düzenleri üstüne kurulmuştur” der haklı olarak, ama bu hayvan sömürüsünü kapsamaz.

.

Abdullah Onay