Daha kısa duşları unutmayın – Ahmet Batal

“Aklı başında bir insan evladı çöpe atılmış işe yarar eşyaları toplamanın Hitler’i durduracağını düşünür müydü, ya da kompost yapmanın köleliğe son vereceğini,” diyerek başlıyor Derrick Jensen,Daha kısa duşları unutun gitsin” adlı yazısına (1). Kapitalist zihniyetin çevresel sorunlara karşı bireysel çözümleri önererek bizi asıl çözümden, yani toplumsal politik direnişten uzaklaştırdığını iddia ediyor. Üretene ses çıkarmayan, bütün sorumluluğu tüketene atan bu bireyselci zihniyet, tüketimini azalt diyerek bizi kandırıyor, sorunu yaratan asıl çarklar dönmeye devam ederken buna engel olabilecek toplumsal direniş hareketini pasifize etmiş oluyor böylece diyor kısacası.

Elbette sorunu üreten çarkları görmezden gelmek olmaz ama bireysel çabanın toplumsal aktivizme dinamo olduğunu ve zemin oluşturduğunu gözden kaçırmak, hatta onu bir pasivizm şekli olarak tanımlamak da affedilemez.

Jensen’e ilk olarak şunu sormak lazım: Çevresel sorunları yaratan sisteme karşı durup onu değiştirmek için eyleme geçecek kişilerin bu çevresel hassasiyete hangi yolla ulaşmış olmalarını beklemeliyiz? Kişilerin sadece bilgi edinerek böyle topyekün bir harekete geçecek hassasiyete ulaşacağına inanmak fazla naif bir düşünce şekli değil mi?

Sorun şu ki Hitler ve kölelik birçok kişinin derdiydi ama çevre birçok kişinin derdi değil. Dert derken problem olarak görmeyi kastetmiyorum elbette, yoksa neredeyse herkes problem olarak görüyor çevre sorununu. Dert derken gerçek anlamda dert etmeyi, bunun sıkıntısını çekmeyi kastediyorum. Birçok kişi bu anlamda dert etmiyor meseleyi. Ne yazık ki dert etmeyince derman da çıkmıyor. Ve dert de salt bilgiyle değil eylemle kazınıyor kişinin kalbine.

Bilgi bombardımanına tutulduğumuz çağımızda çoğu bilgi bir kulağımızdan girip diğerinden çıkar. Bilgiyi iki kulak arasındaki bu yolundan çekip onu beyne ileterek idrak etmemizi sağlayan süzgecin kendisi zaten hassasiyet dediğimiz şeydir. Öncelikle belli bir hassasiyetin içimizdeki varlığı alınan bilgiyi idrake çevirir. Bunun yanında idrakin de hassasiyeti artıran bir yanı vardır elbet ama bu makasın bir bıçağı olabilir sadece. Diğer bıçak, yani eylem olmadan, idrake dönüşmüş bilgi hassasiyet yaratma konusunda yetersiz kalır ve gitgide sönümlenir. 

Mesela plastiğin çevreye ve hayvanlara verdiği zararla ilgili bir haber ya da belgesel izlemiş olabilirim. Midesinden onlarca kapak çıkan kuşlar, torbalara dolanıp ölmüş balıklar içimi acıtabilir. Değerli olan bu acıdır. Burada seçilebilecek yollardan biri bu sistemsel bir sorun, benim küçük tasarruflarımla, pratiklerimle düzelecek bir mevzu değil diyerek acıyı içimizden uzaklaştıracak psikolojik bir ağrı kesici almaktır. Diğer yol ise her alışverişimizde ürettiğimiz atıkları gördükçe o başlangıçtaki acının içimize daha da yayılmasına izin vermek; artan iç huzursuzluğumuz neticesinde de ürettiğimiz atıkları azaltmak adına pratiklerimizde değişikliğe gitmektir. İlki acıyı unutma yöntemidir, ikincisi ise canlı tutma. İdrakin acısını eylemle harmanlamadan içinde tutmayı kim başarabilmiş? Ve hangi acıdan arındırılmış bilgi bir şeyleri değiştirmek yönünde insanları harekete geçirebilmiş? Oysa dünyayı değiştirenler dert edinmekten kaçmayıp onla yaşayanlar, ondan derman çıkaranlar değil midir?

Hassasiyet bilginin idrakini sağlar. İdrak eylemsel değişimle canlı kalır. Eylemsel değişim ve idrak de hassasiyeti daha da derinleştirerek döngüyü tamamlar. Çevre ya da herhangi başka bir konu olsun, kanımca sistemsel dönüşümü gerçekleştirecek toplumsal iradenin yapı taşları, içinde bu döngüyü canlı tutan bireylerdir. Demirel “Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz” derken toplumsal sorunların çözümü hakkında ne kadar yanlış bir tavsiyede bulunuyorsa da bireysel rahatlama açısından o kadar haklı bir tavsiye veriyordu aslında. Meseleleri kendilerine dert etmekten kaçanlar için meseleler bir noktada kendileri için artık mesele olmaktan çıkar ve bu bireyler toplumsal sorunu topyekün çözme güçlerini yitirirler. Oysa toplumsal sıkıntıyı çözme gücünü elinde tutmayı, meseleleri önce kendilerine dert edinmekten kaçmayan ve içselleştirdikleri bu derde bireysel bazı adımlar atarak önce kendinde derman arayan kişiler başarabilir. O yüzden Jensen’e kanıp “daha kısa duşları” unutmamak lazım. Çünkü bugün daha kısa duşlar almayı unutan kuvvetle muhtemeldir ki yarın su sorununu toptan unutacaktır. Hatta soruna yönelik daha toplumsal bir çözüm üretecek mevkiye, imkana ya da bilgiye ulaştığında bu konuda yeterli hassasiyeti geliştirmediği için elindeki bu fırsatı önemsemeyecek ya da görmeyecektir bile. Mesela keşke Trump daha az sera gazı üretmek için mümkün olduğu kadar toplu taşıma kullanmayı ya da hayvansal yerine bitkisel beslenmeyi hayatında pratik eden biri olsaydı. Bugün Amerika da Paris İklim Anlaşmasından çekilmemiş olurdu böylece.

Elbette toplumsal dönüşüm, hassasiyete ve güce sahip kişilerin tepeden etkileriyle olur sadece demiyorum. Toplumsal direniş ve aktivizmle yataydan da toplumsal işleyiş değişebilir. Tam bu noktada da Jensen’e ikinci sorumuz geliyor: Çevresel sorunları yaratan sisteme karşı durup onu değiştirmek için eyleme geçecek kişilerin hangi yolla bir araya gelmiş olmalarını beklemeliyiz? Bu noktada da bireylerin eylemsel dönüşümü bu bir araya gelişin en büyük kaynağı gibi duruyor. Ürettiğimiz atıkların çevreye verdiği zararı bilip kendi pratiklerinde bunu azaltmaya çalışan muhtemeldir ki benzer hassasiyetleri olanları bulacak, onlara pratikte ne yapabileceğini danışacaktır. Ya da etrafına örnek olarak çevresinde de benzer hassasiyetlerin oluşmasına sebebiyet verecektir.  Bireysel eylem bu anlamda hem belli bir konuda hassasiyeti olanları bir araya getirerek mıknatıs görevi görür hem de hassasiyeti çevremize yayma konusunda etkileşim zemini oluşturur.

Mesela hayvan özgürleşmesi aktivizmini ele alalım. Sokağa dökülüp (tüm) hayvanların özgürleşmesi adına eylem yapanları bir araya getiren ve tanışıklıklarını sağlayan mıknatıs direk aktivizmden önce bu kişilerin ilk olarak kendi hayatlarından hayvan sömürüsünü çıkarma çabası oluyor. Kendimden örnek verecek olursam ben sokakta hayvan özgürleşmesi aktivizmi yaptığım arkadaşlarımı vegan pikniklerde ya da sosyal medyada, öncelikle hayvan sömürüsünü hayatından çıkarmaya çalışan kendim gibi insanları bulmaya çalışırken tanımışımdır. Ve bu aktivizmlere katılanlar arasında ilişkileri önceye dayanan ve biri diğerinin pratiğinden etkilenerek benzer hassasiyet geliştirmiş anne-oğul, abla-kardeş, karı-koca ya da yakın arkadaş çiftleri çoktur.  Özetle bireysel dönüşüm ileride kitlesel harekete geçecek bireyleri bir araya getirme ve yenilerini yaratma açısından da elzemdir.

Son olarak temel bir sorum daha var. Ama bu soru Jensen’e değil sadece, hepimize: Bireysel eylemlerimizle çevreyi ya da hayvanları topyekün kurtaramayacağız, çabamız çölde bir kum zerresi olarak kalacak diyip neden o birkaç ağacı, birkaç hayvanı da kurtarmaktan imtina ediyoruz ki? Biraz fazla mı idealistiz? Madem Demirel’le başladık İnönü ile bitirelim: Bir oy bir oy değil midir? Sonuçta tasarruf ettiğimiz su bir bitkinin kurumasına engel olacak belki, hava bir hayvanın ciğerlerine dolacak. Tüketmediğimiz plastik torba bir balığa da takılmayacak, midemize sokmadığımız her beden bir can taşımaya devam edecek. Varsın denizde damla çölde kum zerresi olsun, sonuçta o zerreler canlalara denk geliyor. Bir can bir can değil midir?

.

.

Ahmet Batal