Umutsuz Asla – Özlem Çuhadar Koşal

“Adımı unutsan da umudu asla” Refik Durbaş      

 Bazen bir karamsarlık rüzgârı alıp savurur hassas yürekleri. Seyirci olmaya zorlanınca gözler bütün olup bitene ve de sıradanlaşınca artık tüm acılar, umut beyhude bir sözcüğe dönüşür o zaman. İşte ben de Nietzsche’nin umut konusundaki görüşlerine katıldığımı, artık bununla oyalanmak istemediğimi, hele de Albert Caraco’nun yazdığı “Kaos ’un Kutsal Kitabı” adlı eseri okuduktan sonra umuttan iyice uzaklaştığımı hatta bu kitapta da yazıldığı gibi bundan böyle umuttan söz edenleri düşman olarak göreceğimi itiraf ederken kendime; yine sevdiğim eserlere yaslanıyor, şiirlere sığınıyorum. Sakın unutma diyorum içimdeki çocuğa, umutsuz asla!   

 Ümit sözcüğünü, Ülkü Dergisi’nde yazdığı dönemde umut olarak kullanıp Türkçeye kazandıran Yaşar Kemal, “ İnsan, umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir” der. İnsanlık tarihi, zalimlerin yıkımlarına karşı mücadelenin de tarihidir unutma. Yaşar Kemal’in romanlarına baktığımızda da şartlar ne kadar çetin olursa olsun, hep bir iyiliğe, güzelliğe, aydınlığa yöneliş umudu görmez miyiz? Sanatçıyı, edebiyatçıyı ayakta tutan; ona yaşama ve üretme coşkusu veren tılsım, çoğunlukla daha farklı bir yaşam olabileceğini gösterebilme umudu değil midir? Küçük Kara Balık’la başlayalım mesela; bu masalı okuduğunda nasıl bir keşfetme arzusuyla dolduğunu, bize sunulan yaşamla asla yetinmememiz gerektiğini nasıl da sorguladığını sakın unutma!               

 “… balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikâyet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?”  

Çevresindeki insanların bütün uyarılarına, geleneklerin baskısına, yasaklara rağmen uçma denemelerinden vazgeçmeyen Martı Jonathan’ın özgürleşme mücadelesi sana ışık tutmaya devam etsin yine.     

“… yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı: öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.  Bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim.”

Her yaşta keyifle okunabilecek bir kitabın kahramanını, “Küçük Prens”i  hatırla.  Onun büyüklerin dünyasında neleri yadırgadığını, arayışlarını;  bir şeyi sahiplenebilmenin ona emek vermekle mümkün olabileceği çıkarımına nasıl ulaştığını sakın unutma!

 “…   herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgârın onu üşütmesini engelledim…”

Acılardan damıtılarak, yaşam tecrübesiyle harmanlanan dizeleri, şiirleri unutma. Unutma, direnişin ozanı Ahmed Arif’i! Oğlu Filinta’nın aktardığı bilgilere göre umutsuzluğa kapılanlara çok kızan Ahmed Arif, “umutsuzluk yasak” dermiş; “hele sanatçıysan, umutsuzluk yasak, bizatihi umudun kendisi sen olacaksın.”

“Biz ki, yarınıyız halkın/ umudu yüz akıyız/ hıncı, namusu/ şafakları/ taaaa şafakları/ hey canım/ kalbim dinamit kuyusu”

“Sesimi Arıyorum” şiirinde, “Don vuran ağaç sürgün verecek / Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir,” diye haykıran umudun ve emeğin şairi Sennur Sezer’i ve onun özellikle de Sabah Türküsü adlı şiirini defalarca okumayı unutma!

(…)

“Hey hey de hey!/Bir sabahın üç kapısı var göğe/ Biri korku/ Çal yere/ Emek senin umut senin/ Korku ne?/ Yeter ki ellerin ellere kavuşsun.”

“yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” diye seslenen Nâzım’ın dizelerinde dolaşırken, havanın kurşun gibi ağır, toprak gibi gebe olduğunu sezmeyi; kurşun eritme çağrısına kulak vermeyi unutma

“karanfili elden ele dolaştırıp sevdayı büyütmenin” (*) ya da Ülkü Tamer’in deyişiyle “kar altında deniz düşü kurmayı” meslek edinmenin umut olduğunu sakın unutma.

Pandora’nın kutusunda saklı kaldığına inanılan, Kafdağı’nın ardında aranılan umudun aslında yaşamın her anında yanımızda olduğunu unutma. Bencilce duyguların ötesinde, bir simidi paylaşabilmek kadar heyecan verici olan umut; yine kana kana içip de bir çeşmeden doymamaya benzer. Umut;  boyacı fırçasında, simitçi tablasında, yaşamı var eden emekçinin ellerinde, alnının terindedir.  Bir çiftçinin tohum atarken toprağa yağmurudur, güneşidir ya da bir ressamın yaşamı naklederken tuvale konuşmasıdır renklerin diliyle…

Unutma! Yokluğun gölgesinde “ben” olma çabası, katıksız sofralarda başı dumanlı, savaşın ortasında, yoksulluğun girdabında ağlayan bir çocuğun her bir damla yaşında, direnişin çiçeği kardelendir umut.

Doğadaki muazzam evrimde gizlidir belki de. Açlığın kader olmadığına inanmak, sımsıkı sarılmak yaşama, kimseyi basamak yapmadan yükselmektir zirveye. Umut; haksız yere ekmeği elinden çalınanın, işini- ekmeğini istemesi kadar doğal,  vicdanın bireyde olması gerektiğini savunmak ve “çocuklar öldürülmesin” diyebilmek kadar haklı; Ruhi Su türkülerinde, şiirlerinde olduğu gibi daha eşit,  daha onurlu, daha insanca günlerin türküsünü tutturmak kadar güzeldir.

Hey, içimdeki çocuk! Umut tacirlerine inat, gülen gözlerindeki ışıltıyı kaybetmemen gerektiğini sakın unutma!

.

Özlem Çuhadar Koşal 

* Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil